Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darvinizm - Alparslan Aydar

Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darvinizm


Önsöz 

“Modern Batı tarihi ikiyüzlülüğün bütün örneklerini sergilemiştir. Kendi ülkelerinde Hristiyanlığa savaş açarken, sömürgecilik sürecinde işe yarıyor diye, diğer bölgelerde misyonerlik faaliyetlerini örgütlemişlerdir. Kendi ülkelerinde bile, başta Müslümanlar olmak üzere, farklı inanç ve kültürel değerlere sahip olanlara hayatı zehretmişlerdir.  

Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darvinizm
Atila Doğan
Küre Yayınları
Misak Dergisi

Sayı: 375 / Şubat 2022

Teslisle şirke düşmüş vahye dayandığını iddia eden Hristiyan düşüncenin temsilcileri olan ruhban sınıfı kilise örgütlenmesiyle serfler üzerinde yaklaşık bin yıllık bir tahakküm kurmuştu. Bu tahakküme karşı, ticaret sayesinde yükselen orta sınıf (burjuvazi) ‘akıl ve bilim’ üzerinden son iki yüz yıla damgasını vuran bir hâkimiyeti gerçekleştirdi. Ruhban sınıfının varlığı ve insanı Tanrı ve din üzerinden açıklamasına karşılık olarak, burjuvazi Newton ve Darwin gibi bilginlerin teorilerini ileri sürdü. Newton evrenin mekanik bir şekilde kendiliğinden işlediğini iddia etti. Darwin ise insan dâhil bütün canlıların hayatta kalma mücadelesi sonucunda evrimleşerek meydana geldiklerini savundu. Dolayısıyla insan, mekanik bir evrende mekanik bir şekilde evrimleşme sonucunda kendi gücüyle meydana gelmiş ve o gücüyle hayatta kalabilme mücadelesi veren bir varlığa dönüşmüştü.

1789 Fransız İhtilali'nden hemen sonra yaşanan Napolyon Savaşları, arkasından Sanayi Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ve ulusal boyuttaki kaos ve kargaşa ve bireysel hak ve özgürlükler adına yapılan 1848 Devrimi'nin kanlı bir şekilde bastırılması, 18. yüzyıl Aydınlanma felsefesinin bir dünya cenneti yaratma hayallerini suya düşürmeye yetmişti. Diğer taraftan her zaman İngiliz burjuvazisinin yanında yer almış aydınlardan Malthus'un ‘nüfus teorisi’, Spencer'ın ‘en iyinin hayatta kalması’ anlayışı ve nihayet Darwin'in ‘doğal ayıklanma’ temelli biyolojik evrim teorisi dünyada eşitlik ve kardeşliğin değil, gücün ve güçlünün yanında olmayı, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, yaygın bir düşünce haline getirmiştir. Bu anlayışın yerleşmesinde en önemli rolü evrene dair bütüncül bir açıklama getirme iddiasındaki Darwin'in doğal ayıklanmacı evrim teorisi ve onun popülerleştirilmiş sloganları olan ‘yaşamak için mücadele’ ve ‘en iyinin hayatta kalması’ düşüncelerinin toplumsal alana uyarlanması oynamıştır. ‘Sosyal Darwinizm’ olarak adlandırılan bu anlayışın, Batı düşünce dünyasında oldukça etkili olduğunu, 20. yüzyılın ‘medeni’ Batı dünyasında yaşanan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve ulusal düzeyde yaşanan iç karışıklıklar sonucunda kimi verilere göre yüz altmış ve kimilerine göre yüz seksen milyon insanın hayatına mal olması açıkça göstermektedir. Batı düşünce dünyasına yönelik bu okumadan yola çıkarak, Osmanlı modernleşmesini aynı paralelde incelemeyi gerekli gördük. Çünkü 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başlarında Batı düşüncesinde yaşanan bu gelişmeler, Osmanlı modernleşmesi ve Osmanlı aydınının zihniyet dünyasında yaşanan değişmeler için çok büyük bir anlam ifade etmekteydi. Bu dönemde, Batıcı Osmanlı ‘aydını’ Batı'nın ortaya koyduğu düşünceleri mutlak doğrular olarak ele aldı. Fakat genel anlamıyla ‘yaşamak için mücadele’ ve ‘en iyinin hayatta kalması’ düşünceleriyle tanımlanan sosyal Darwinist düşüncenin Osmanlı aydını tarafından kendi toplumuna uyarlanması çok da kolay bir iş olmayacaktır.”

 

Materyalizmden Darwinizme: Çatışma ve Evrim Düşüncesi

“İngiliz dünyasının sanayi ve ticaret alanında gerçekleştirdiği hızlı gelişme ortamı, ekonomi alanında 18. yüzyılın ikinci yarısında David Hume, Adam Smith ve Thomas Robert Malthus gibi klasik ekonominin önemli kuramcılarının yetişmesine neden olmuştur. Malthus'un 1798 yılında yayımladığı çalışması 19. yüzyılda çok ciddi tartışmalara neden olmuştu. Malthus, ‘nüfus prensibi’ diye adlandırdığı teorisinde, insan ırkının maruz kaldığı baskılar ve zorluklara işaret etmekteydi. Ona göre, nüfus geometrik olarak çoğalırken kaynaklar aritmetik olarak artmaktaydı. Dolayısıyla hızlı nüfus artışının kıtlık, hastalık, fakirlik ve savaş gibi öldürücü faktörler yanı sıra doğum kontrolü, kürtaj ve insanların az çocuk yapma yönünde eğitimi yoluyla kontrol edilmesi gerekmekteydi. Malthus, burada kapitalist ekonominin çalışma ahlâkını meşrulaştırmaya çalışmakta ve gerçek dünyanın hızlı nüfus artışı ve yiyecek için sürekli olarak mücadele gibi kaçınılmaz problemlerle uğraşmak zorunda olduğunu iddia etmekteydi.

Malthus'un bu düşüncesi çerçevesinde yapılan tartışmalar fakirliğin insanın önemli karakterlerinden biri olduğu, dolayısıyla fakirlere yardım edilmemesi gerektiği şeklinde bir düşünceyi doğurdu. Ayrıca kaynakların arttırılması yoluyla fakirliğe çözüm bulma çabalarının kesinlikle başarısız olacağı, çünkü üretimin artmasının daha fazla nüfus artışına neden olacağı iddia edilmekteydi. Bütün bunlar gerekçe gösterilerek İngiltere'de 1834 yılında Yoksulluk Yasası'nda reformlar yapıldı.’ 19. yüzyılın başlarından başlayarak devam eden bu düşünceler sonucunda 1859'a gelindiğinde fakirlere, güçsüzlere ve yoksullara yapılan yardımlar aleyhinde, sosyal rekabet ve en ‘uygun’un hayatta kalması gibi fikirler çok genel bir model haline getirilmişti.

Evrim teorisini Darwin'den önce sistematik bir şekilde geliştiren Fransız Jean Baptiste Lamarck'tır. Lamarck, mevcut bütün türlerin tek hücreli bir canlıdan evrimleşerek meydana geldiğini ileri sürmekteydi. Lamarck'a göre canlılarda yaşanan bütün gelişme ve değişmeler değişen çevreye adaptasyon sürecinde ortaya çıkmaktaydı. Lamarck insanların da doğanın bir parçası olduğunu ve onun kanunlarına boyun eğdiğini iddia etmekteydi. Lamarck'a göre, insanın diğer canlılardan sadece nicel bir farkı vardı. İnsan daha gelişmiş ve daha karmaşıktı. Lamarck'ın ortaya koyduğu bu teori ciddi bir araştırmaya dayanmadığı ve bu düşünceye muhalif bilim adamları olduğu için çok fazla yankı bulmadı.’

Bu dönemde Lamarck'ın bu teorisi çok fazla bir yankı uyandırmamasına rağmen daha sonra Darwin'in ‘çatışmacı evrim düşüncesi’nin özellikle toplumsal alanda meydana getirdiği büyük tartışmalar, onun ‘çevreye adaptasyoncu evrim düşüncesi’ni önemli kıldı. Çünkü Darwin'in evrimci düşüncesi doğa bilimlerinden çok daha fazla etkiyi toplum bilimleri alanında gösterdi.

Fransız Aydınlanmacı düşüncesi İngiliz Aydınlanmacı düşüncesinden farklı olarak, Kiliseyle ve genel anlamda da Hristiyanlıkla çok sert ve yıkıcı bir çatışmanın içerisine girmiştir. İngiltere bilimsel alanda yaşanan gelişmeleri hızlı bir şekilde pratik alana aktararak bunlardan faydalanmayı başardığı için çok sert bir kırılma yaşamadan sembolik de olsa geçmişe olan saygıyı ayakta tutmayı başarmıştı. Onun için bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkan durumu meşrulaştırmanın yollarını aramaktaydı. Fransa'da ise, bilimsel alanda yaşanan gelişmelerin, pratik hayata yansıtılmasından çok araçsal olarak sert bir şekilde geçmişle hesaplaşmak ve tamamen reddetmek şeklinde kullanılması nedeniyle toplumsal yapıyı daha da kaotik hale sokmuştur. Bu nedenle Fransız aydınının varılan bu kötü durumu meşrulaştırması diye bir şey söz konusu olamazdı. Onun yapacağı tek şey rüştünü ispat etmiş aklın önderliğinde özgür, eşit ve kardeşçe bir dünya yaratmanın ütopyasını kurmak olacaktır. Bunun kaçınılmaz sonucu, bütün Avrupa'yı sarsan 1789 Devrimi olmuştur. Devrimden sonra Napolyon'un önderliğinde geçen 25 yıl, bu ütopyaları gerçekleştirememiş olsa gerek ki, Saint-Simon ‘Batı Toplumunun Yeniden Organizasyonu’, adlı eserini yayınlama (1814) ihtiyacını duymuştur. Simoncu ruh bütün Avrupa'da ilerlemeci ve seküler radikal hareketlere ilham kaynağı olmuştur. Saint-Simon'a göre gelecek, maddi standartlar, okuma yazma, planlama ve aktif sosyal bilimlerde yükselişe sahne olacaktır. Bunlar insan davranışı için doğal prensipler emredecektir. Bu prensiplere dayanarak insanlığın birliği kurulacaktır. Aile, kabile, şehir, ulus-devlet ve en sonunda bütün insanlığın birliği ancak bu sayede sağlanacak ve insanlık bu son aşamada sevgi, uyum ve barışı gerçekleştirecektir. Bu da en mükemmel aşamaya gelmiş Avrupalı üstün ırkın bütün küreye yayılmasıyla ve söz konusu ırkın içindeki teknokratların, bilginlerin ve sosyal mühendislerin yönetimiyle olacaktır. S.35-40

 

Darwin'in Evrim Teorisi ve Düşünce Dünyasında Yarattığı Etkiler

“Darwin'i bilim ve düşünce dünyasıyla tanıştıran, tartışmalara ve polemiklere neden olan ve bu özelliğiyle 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran eseri ‘Türlerin Menşei'dir. Darwin'in bu yapıtı materyalizm tarihinde yeni bir çağ açma olarak görülmüştür. Darwin burada biyolojik evrimi, kendinden öncekilerin ifade ettiklerinden oldukça farklı şekilde ‘doğal ayıklanma’ya bağlamıştır. Malthus ve Spencer gibi Darwin'e göre de canlılar her zaman yiyeceklerden daha fazla üremektedir. Bu nedenle canlılar birbirleriyle sürekli mücadele etmek zorundadır. Bu mücadele türün kendi bireyleri arasında daha şiddetli olmakla birlikte, diğer türlerle de söz konusudur. Mücadelede galip gelen bireyler hayatta kalırken mağlup olanlar yaşama haklarını kaybetmektedir. Hayatta kalan bireyler, türün en güçlüleri olduğu gibi mücadele esnasında rakibine galip gelmek için yeni özellikler de geliştirmekte; bu özellikler verasetle yavrulara aktarılmaktadır. Bunların uzun bir zaman diliminde birikimi sonucunda yeni türler meydana gelmektedir. Bugün doğada mevcut bütün türler bir yaratma sonucunda değil; en basit canlının bu şekilde evrimleşmesi sonucunda meydana gelmiştir. Evrimleşmenin bir diğer unsuru da canlıların olumsuz çevre şartlarına karşı vermek zorunda oldukları mücadele ve çevreye adaptasyondur.

Eserin yayımlanmasındaki kaygının birbiriyle ilintili iki nedeni vardı: Birincisi, bu teori yaptığı açıklama ile canlıların bir Tanrı tarafından ‘yaratılma’ anlayışını inkâr etmekteydi. Bunu herkesin anlayacağı bir dilden ve oldukça basit bir şekilde yapmaktaydı. Dolayısıyla Darwin, teorisinin kilise çevrelerince oldukça sert muhalefetle karşılaşacağını da bilmekteydi. Beklediği bu tepkileri azaltmak için insanı bu sürece açıkça dâhil etmemiş, bitki ve hayvanlarla sınırlı tutmuştu. Çünkü Hristiyanlığa göre Tanrı tarafından yaratılmış kutsal bir varlık olarak kabul edilen insanın bu sürece dâhil edilmesi bu tepkileri daha da arttıracaktı. Aynı zamanda bu düşüncenin devamının bir sonucu olan ve Darwin'i kaygılandıran ikinci neden, bütün canlılar için geçerli bu evrimleşme sürecini doğal ayıklanma gibi toplumsal yaşam için son derece sakıncalı bir teoriyle açıklamasıydı. Dolaysıyla evrim teorisi insanlık için son derece sakıncalı iki önemli sonuç doğurmaktaydı: Bunlardan birincisi, Batı toplumunda ahlâkın temel dayanağı olan Hristiyanlık dininin temelinin sarsılması; ikincisi ise, toplumsal yaşamın esası olan ahlâk anlayışını yıkmakla kalmayıp onun yerine ‘yaşamak için mücadele’ye dayanan doğal ayıklanmayı ikame etmesi ve bunu evrimleşmenin, yani ilerlemenin temeli olarak ileri sürmesi idi. Nitekim doğal ayıklanma, ‘sosyal Darwinizm’in temelini oluşturmuştur. Batı ülkeleri içerisinde evrim teorisinin, hem materyalist düşünceyi yaymak hem de doğal ayıklanmanın toplumsal yaşamda da geçerli olduğunu savunmak amacıyla kullanıldığı ülke Almanya olmuştur. Diğer önemli nokta ise, sanayileşmenin ve ticaretin en hızlı geliştiği bir aşamada yaşamak için mücadelenin ve buna bağlı ayıklanmanın gerekliliğinin savunulmasına ve bu anlayış üzerine fazlaca argümanların geliştirilmesine çok uygun bir ortam olması idi. Evrim teorisinin, materyalist düşüncenin geniş kitlelere yaygınlaştırılarak seküler düşünceyi güçlendirme amaçlı kullanılması ile doğal ayıklanma fikrinin toplumsal hayat için geçerli olduğu düşüncesinin ülkelere göre yansımaları farklılık göstermiştir. Örneğin Almanya'da her ikisi birlikte kullanılırken Rusya'da sadece materyalist düşüncenin yaygınlaştırılması için kullanılmış; fakat doğal ayıklanma reddedilmiştir. İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde de doğal ayıklanma öne çıkarılarak teorinin materyalist boyutu Hristiyanlıkla uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu temel çerçevede yaşanan tartışmaların doğal ayıklanmayı merkeze alan ve sosyal Darwinizm'in temel sloganlarını oluşturan ‘yaşamak için mürcadele’ ve ‘en iyinin hayatta kalması’ şeklinde özetlenebilecek boyutu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Birbiriyle oldukça iç içe geçmiş bu iki unsur ve bunun uzantıları göz önüne alınmadan sadece sosyal Darwinizmi ve etkilerini anlamaya çalışmak mümkün değildir.

Darwin'in, evrim teorisinin karşılaşacağı tepkileri dikkate alarak Türlerin Menşei adlı eserinde insandan hiç bahsetmemesine rağmen, bu eserden hemen sonra birçok düşünür evrim teorisinin insanı da kapsadığını belirterek onu referans alan toplumsal projeler geliştirmeye ve çeşitli eserler yayınlamaya başladılar. Bu durumdan cesaret alan Darwin de evrimci bakış açısıyla insan ve toplumsal hayatı değerlendirdiği ‘İnsanın Türeyişi’ eserini 1871'de yayınlamıştır. Darwin bu eserinde evrim teorisinin temel taşını oluşturan doğal ayıklanmanın insanı da kapsadığını ve insanların maymunlarla ortak bir atadan geldiğini iddia ederek insanlığın ayrı olarak yaratıldığı inancını sadece ‘kibirli’ ve ‘önyargılı’ olanların taşıyabileceğini ileri sürmekte ve hayvanlarla insanlar arasında devamlılık olduğu noktasında ısrar etmekteydi. Darwin'e göre, hayvanlarla insanlar arasında nitelik değil nicelik olarak farklılıklar mevcuttur. Bu nicel farklılık sadece fiziksel özelliklerde değil; dil, akıl, hayal ve ahlâk için de söz konusudur. Ahlâkın menşei konusu, Darwin'in evrim teorisinde en önemli noktalardan birini oluşturmaktadır. Darwin evrim teorisinde, ahlâkı hayvanlarda varolan ‘sosyal içgüdülere’ dayandırarak, hem ahlâkın menşeinin din olduğu anlayışını yıkmakta hem de ilk canlıdan insanlığın ulaştığı o günkü noktaya kadar geçen süreci kendince açıklamaktaydı. Çünkü Darwin'in birçok çağdaşları için ahlâk sadece insanlara özgüydü. Darwin'e göre, insan sosyal bir hayvandır ve özgecilik ve mertlik duygularına sahip bireylerin kabilelerine faydası tartışılmazdır. Bu durum onları hayat mücadelesinde daha da başarılı kılmaktadır.

Çünkü 17. ve 18. yüzyılda yaşanan gelişmelerin sonucu olarak bir dünya imparatorluğu haline gelen İngiltere, bütün dünyada hakimiyet alanını genişletmiştir. İngiliz devleti için hedef, bu sürecin güçlenerek devam etmesidir ve İngiliz düşünürlerinin görevi de mevcut durumu meşrulaştırmaktır. Darwin'in doğal ayıklanma teorisi bu durumun meşrulaştırılmasından başka bir şey değildi. Sosyolojinin kurucularından kabul edilen Spencer'a göre de, sanayi ile birlikte toplumsal hayatta çatışmalar azalacak ve gelecekte daha dayanışmacı ve ahlâki bir toplumsal yaşam gerçekleşecektir. Bununla birlikte Spencer'ın en çok öne çıkan düşüncesi ‘en iyinin hayatta kalması’dır. Bu dönemin realitesi güç ve yaşamak için mücadeledir. Darwin'in evrim teorisi de, inorganik dünyadan organik dünyaya ve ekonomik hayattan ahlâki hayata bütün her şeye o günün anlayışına uygun açıklamalar getirmektedir. Dolayısıyla evrim teorisi, materyalist düşüncenin gelişmesi sonucunda büyük oranda temelleri sarsılmış dinlerin ve metafizik açıklamaların yerini dolduracak yeni bir ‘din’dir. Bishop Wilberforce'ye göre, bu ‘kirli dinin peygamberi’ Charles Darwin'dir.” S.41-49

 

Doğal Ayıklanma Düşüncesine İlişkin Tartışmalar

“Doğal ayıklanmayla ilgili tartışmalar, biyolojiden çok toplumsal alanda yaşanmıştır. Biyoloji alanında yaşanan tartışma özetle hayatta kalmanın dışında hiçbir amaçlılığı olmayan mücadele sonucunda nasıl son derece düzgün ve mükemmel organizmalar meydana geldiği şeklindeydi. Asıl sorun hayatta kalabilmek için rakibin yok edilmesinin esas olduğu bir anlayışta, toplumsal düzenin nasıl sağlanacağı konusunda yaşanmıştır.

Evrim teorisinde doğal ayıklanma sonucunda canlıların ve belirli fonksiyonları yerine getiren organlarının nasıl oluştuğu ve şekillendiği çok önemlidir. Çünkü organik dünya bu oluşum ve şekillenme sonucunda ilerleyerek bugünkü gelişmişlik düzeyine ulaşmıştır. Eğer canlıların nasıl ve ne şekilde evrimleştiğini anlayabilirsek onun bir parçası olan insan türünün toplumsal evrimleşmesinin de nasıl gerçekleştiğini anlayabiliriz. Çünkü doğadaki bu evrimleşme süreci onun bir parçası olan insan toplumu için de geçerlidir ve hatta olmazsa olmaz şartıdır. Bu durum bir ihtiyaç sonucunda oluşmuştur. 18. ve 19. yüzyılda yaşanan sanayileşme ve buna paralel olarak yükselen ticari kapitalizm ve sömürgecilik sonucunda eski durağan toplumlar yerlerini dinamik bir yapıya bırakmaya başlamıştır. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde yönetilmesi çok zor hızlı değişim ve dönüşüm, eskiye ait her şeyi yıkmış ve yerlerine yenilerinin kurulmasının gerektiği çok sancılı bir dönemi getirmiştir. Aslında Aydınlanma yüzyılı olarak adlandırılan 18. yüzyılın ‘ilerleme’ fikri bu değişim ve dönüşümün ifadesinden başka bir şey değildir. Nitekim 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Comte, Marx ve Spencer'ın yaptıkları bu ilerlemenin ‘nasıl’ının proje haline getirilmesidir.

Doğal ayıklanma teorisini Darwin'in ortaya koyduğu şekilde kabul eden, Darwinizmin ve sosyal Darwinizmin en büyük temsilcisi olarak kabul edilen ve kendi ülkesi olan Almanya'nın yanı sıra Rusya, Latin Amerika, Arap dünyası ve Osmanlı aydınları arasında da etkili bir isim olan Ernst Haeckel'dir. Haeckel'e göre, Darwin'in evrimci bilime en önemli katkısı doğal ayıklanma teorisidir. Haeckel, doğal ayıklanma teorisiyle doğadaki değişikliklerin Tanrı'nın düzenlemesi sonucunda değil, ‘kör bir kontrol edici’ eliyle gerçekleştiğini kabul etmesine karşılık; toplumsal hayat için ‘yaşamak için mücadele’ yerine ‘geçim araçları için rekabet’ ifadesini kullanmaktadır. Doğayı değerlendirmesinde barışçıl birliktelik için herhangi bir inanca yer olmadığını; hırs ve bencilliğin -bilinçli veya bilinçsiz- her yerde hayatı motive eden bir güç olduğunu ifade etmektedir. Haeckel'e göre doğada ‘ahlâki bir düzen’in varlığının kabulü, güçlü olanın haklı olduğunun ve kör tesadüfün göz ardı edilmesinin sonucudur. Bununla beraber bu ‘amaçsız birbiriyle çatışan olaylar dizisi’ ile ilerleme gerçekleşmektedir. Yaşam mücadelesi, özellikle aynı tür içinde ayakta kalmanın toplumsal hayat için zorunlu görevlerinden birini veya birkaçını yapmayı gerektirmesinden dolayı toplumsal yaşamda uzmanlaşma, farklılaşma ve mükemmelleşmeyi gerçekleştirmektedir. Haeckel, ‘evrensel tarih’i ‘doğal ayıklanma’ ile açıklamaktadır. Bu süreç fiziksel-kimyasal bir süreçtir. Böylece bireylerin alınyazısı mekanik nedenler tarafından ‘demir gereklilik’ ile idare edilirken ulusların ve ırkların kaderi de bütün organik dünyanın tarihinde olduğu gibi aynı ‘ölümsüz demir yasalar’ tarafından belirlenmektedir.

Darwinizmi, doğanın insanlara ahlâki ve siyasal faaliyetleri için rehberlik edebilecek bir model sunması olarak gören Haeckel, doğal ayıklanmayı ‘kör bir kontrol edici’ olarak tanımlamasına rağmen, tarihi, bir şans ve kaza eseri veya ileriyi tahmin edilemez olarak görmemektedir. Düzen ve yaratma düşüncesini reddetmesine rağmen Haeckel, doğada bir düzenin olduğunu kabul etmekte; ‘tam ve doğru bir doğaya ve doğal ilişkilere geri dönüşü’ savunmaktadır. Söz konusu olan düzen, biyolojik kanunlardan oluşmaktadır ve böylece insanlık uzak ve belirsiz yüzyılların kanunlarına göre değil, fakat doğanın bilgisinden çıkarılan rasyonel prensiplere göre idare edilecektir. Dolayısıyla mevcut siyaset, ahlâk ve adâlet anlayışının doğa kanunlarına uygun olarak değişmesi gerekmektedir.” S.49-61

 

Doğal Ayıklanma Düşüncesinden Sosyal Darwinizme

“19. yüzyılın ortalarında bilimin âdeta kutsandığı ve her türlü sorunu çözmede temel referans olarak algılandığı bir dönemde biyolojik evrim teorisinden kaynaklandığı belirtilen sosyal Darwinizm ile ilgili herkesin kabul edebileceği ortak bir tanım yapılması güçtür. Çünkü evrim teorisinin itiraz edilemez bilimsel bir gerçek olarak sunulduğu (ve büyük bir çoğunluk tarafından kabul gördüğü) ve her bilim dalının, düşünce akımının ve düşünürün ondan kendisi için bir şeyler bulma çabasında olduğu (ve bulduğu) bir ortamda bu mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla bu durum, sosyal Darwinizmi oldukça karmaşık bir hale sokmakta ve sosyal Darwinizm kavramı ile ilgili birbirinden oldukça farklı tanımlar yapılması sonucunu doğurmaktadır.

Sosyal Darwinizmin en genel tanımını Hofstadter yapmıştır. Hofstadter sosyal Darwinizmi, Darwinizmin en popüler sloganları olan ‘yaşamak için mücadele’ ve ‘en iyinin hayatta kalması’ düşüncelerinin toplumsal yaşama uygulanması şeklinde tanımlamıştır.” S.61-70

 

Osmanlı Aydınlarının Etkilendiği Ülkelerde Darwinizm ve Sosyal Darwinizm

"Sosyal Darwinizm açısından Osmanlı aydınlarının etkilendiği ülkeleri iki ana başlık altında ele alacağız. Birincisi sosyal Darwinist düşüncenin etkili olduğu ülkelerdir. Bu ülkelerden Almanya birinci sırada gelmektedir. Burada Darwinizmin ve sosyal Darwinizmin en önemli temsilcileri Ludwig Büchner ve Ernst Haeckel olmuştur. Osmanlı aydınları üzerinde, Darwinist ve sosyal Darwinist düşünce açısından bu iki isim etkili olmuştur.

Bu bölümün ikinci başlığında sosyal Darwinizme eleştirel yaklaşan Fransa ve Rusya'da yaşanan Darwinizm ve sosyal Darwinizmle ilgili tartışmalara yer vereceğiz. Fransa'da devlet ve akademik çevreler konjonktür gereği, sosyal Darwinizme sıcak bakmamıştır. Ancak akademik çevrenin dışında Osmanlı aydınları açısından da önem arz eden iki önemli sosyal Darwinist düşünür vardır. Bunlardan birincisi Gustave Le Bon'dur. Le Bon özellikle Abdullah Cevdet sayesinde Osmanlı aydınlarının en iyi tanıdığı düşünürlerden birisi olmuştur. İkinci önemli isim ise Edmond Demolins'dir. Le Play düşüncesinin temsilcisi olan Demolins, Prens Sabahattin aracılığıyla Osmanlı aydınlarını etkilemiştir. Rusya ise, sosyal Darwinist düşünceye karşı daha mesafeli durmayı başarmıştır. Ancak materyalist düşüncenin yaygınlaşmasında Darwin'in biyolojik evrim teorisi etkili bir rol oynamıştır. Bu anlamda Darwinci düşüncenin en etkili olduğu üniversitelerden birisi Petersburg Üniversitesi'dir. Bu üniversiteden mezun olan Hüseyinzâde Ali, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul'a gelmiş ve büyük ilgi görmüştür. Materyalist düşüncenin Osmanlı aydınları arasında yaygınlaşması için Hüseyinzâde Ali, Darwin'i etkili şekilde kullanmıştır. Ayrıca Rusya'yı bizim için önemli kılan bir diğer faktör de Darwinci düşüncenin bu ülkede yarattığı etkinin Osmanlı'yla paralellik arzetmesidir. Şöyle ki, Rusya'da pozitivizm, Darwinizm ve materyalizm birbirleriyle iç içe geçmiştir. Burada öne çıkan Comte, Haeckel, Büchner, Hartmann, Vogt ve Bernard gibi isimler, Osmanlı aydınları üzerinde de etkili olmuştur. Bir başka husus da, Almanya'da sosyal Darwinizm konusunda yapılan çalışmalarda ismi hiç geçmeyen Hartmann'ın, Rusya'da etkili olan isimlerden biri olmasıdır. Rusya ile Osmanlı arasındaki bu benzerlikler, Darwinci düşüncenin Osmanlı'ya taşınmasında Hüseyinzâde Ali'nin etkin bir rol oynadığını akla getirmektedir.  S.73-74

 

Sosyal Darwinizm'e Mesafede Duran Ülkeler /Fransa

“Fransa'da sosyolojik düşüncenin gelişmesinde bir yanda Montesguleu'den Rousseau'ya, Condorcet'den Malthus ve Spencer'a uzanan toplumsal Darwinciler; diğer yanda Saint-Simon'dan Comte'a, oradan Durkheim'a uzanan iki ayrı çizgi vardır. Comte'un çalışmaları Fransa dışındaki diğer Avrupa ülkelerinde, Amerika'da ve özellikle de Latin Amerika'da önemli sayıda taraftar bulmasına rağmen Fransa'da görece daha az dolaysız etkide bulunmuştur. 1870'lerde gelenekçiler hâlâ düşünsel ve siyasal arenalarda etkiliydiler ve bu sebeple pozitivizm gibi laik öğretilere üniversite çevrelerinde kötü gözle bakılmaktaydı.

Darwin, Türlerin Menşei adlı eserini yayımladığı zaman Fransa sosyo-ekonomik ve siyasal olarak zorlu bir dönemden geçmekteydi. Sınıf ayrılıkları, yerellikler ve hızlı endüstrileşme ve şehirleşmenin toplumu parçalayıcı etkilerine karşı Fransız düşünürlerin ve sosyal kuramcıların -siyasal tercihleri ne olursa olsun- tek amaçları toplumsal birliği sağlamaktı. Bu anlayış çerçevesinde Fransız politikacılar, akademisyenler ve yazarlar tarafından tanımlanan ‘resmi kültür’ ve okullarda verilen eğitim, Fransa'da çatışma eksenli bir sosyal Darwinizm akımının etkili olmasını önledi. Sosyal Darwinizmin Fransa'da etkili olmamasının bir diğer nedeni de transformasyoncular arasında evrimde, mücadeleyi değil çevreye uyumu esas alan Lamarckizmin hâkim olması idi. Bu durum Fransa'da sadece sosyal Darwinizmin değil, aynı zamanda Darwinci biyolojik evrim teorisinin de kabul görmemesine neden oldu. Evrim teorisi 1865 yılına gelindiğinde bütün Avrupa'da hızla yayılırken Fransa'da yayılması 1880'lerden sonradır. Bununla birlikte Fransa'da katı bir anti-sosyal Darwinist düşünce de oluşmadı.” S.111-122

 

Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Aydınının Biyolojik Evrim Teorisi ile ‘Tanışması’

“Hilmi Ziya Ülken'e göre, II. Meşrutiyet yılları âdeta ‘tekâmül’ ve ‘terakki’ kavramlarının ‘kötüye kullanılacak’ derecede gündelik basına yayıldığı bir dönem idi. Toplumsal sorunlara Batı düşüncesinden hareketle cevap vermeye kalkan yazarlar, bu kavramları âdeta bütün kördüğümleri çözen sihirli bir anahtar gibi sunuyorlardı. Hiçbir felsefi tenkide ve tartışmaya tâbi tutulmadan her olgunun evrim ve ilerleme kanunlarına bağlı olduğu, bir postula olarak kabul ediliyordu. Öte yandan söz konusu Osmanlı aydınlarının evrimden anladıkları, yalnız Darwin teorisi ile gelişen ve 20. yüzyıl başında hüküm sürmüş olan Spencer evrimciliği idi. Spencer bütün varlıkların basitten bileşiğe, bir cinsliden ayrı cinsliye doğru bir miktar birikmesi halinde ağır bir değişme, bir evrim geçirdiğini söylüyordu; yani Spencer'a göre evrim mekanik idi.

Osmanlı aydını Darwin'e yoğun bir ilgi göstermiş ve II. Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra elde ettikleri özgürlük ortamından faydalanarak Darwin ve düşüncelerini yazdıkları makalelerle geniş kitlelere tanıtmayı amaçlamışlardır. Bunun tek nedeni Darwin'in biyoloji bilimi alanında gösterdiği başarı değildi. Birçok ülkede olduğu gibi 18. yüzyıl Aydınlama düşüncesiyle başlayan ve 19. yüzyılın ortalarında Comte, Marx ve Spencer tarafından ideolojilere dönüştürülen ‘toplumsal ilerleme’ düşüncesini -mutlak doğruluğuna inanılan pozitif bilime dayanarak- destekleyici basit, mekanik ve kapsayıcı bir felsefe olması idi ki, Osmanlı aydını yer yer evrim teorisini ‘tekâmül felsefesi’ olarak da adlandırmaktaydı. Belki de evrim teorisinin bu özelliğinden dolayı, hemen bütün düşünce akımları kendi düşüncelerinin haklılığını onunla desteklemeye çalıştılar. Nitekim Osmanlı aydını da biyolojik evrim teorisini tamamen içinde bulunulan toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm amacıyla incelemekteydi. Nitekim Edhem Necdet'in Tekâmül ve Kanunları adlı eseri bunu açıkça göstermektedir.

Büchner ve Haeckel, Darwinizmin popülerleştirilmesinde en önde gelen iki isim, Haeckel ise sosyal Darwinizmin en büyük temsilcisiydi. Haeckel'in bu başarılarının nedeni, evrim teorisi üzerine geliştirdiği monizm felsefesi idi. Büchner de eserini Darwin'in Türlerin Menşei adlı eserinden önce yayımlamış olmasına rağmen daha sonraki baskılarında esere Darwinci düşünceyi de dâhil etmiş ve böylece Darwinizmin ve materyalist felsefenin vulgarize edilmiş yorumuyla geniş halk kitlelerine yayılmasında büyük bir başarı göstermişti. Bu iki düşünürün diğer birçok ülkede olduğu gibi Batıcı Osmanlı aydınları arasında da yoğun bir ilgi görmesinin arkasında yatan neden bu özellikleriydi.

Osmanlı'da 1870'lerde Ahmed Midhat'la birlikte tartışılmaya başlayan evrimci ve sosyal Darwinist yaklaşımlar II, Abdülhamid döneminde de tartışılmaya devam etmiştir. Ancak II. Abdülhamid'e karşı yükselen muhalefette sosyal Darwinist düşüncelere sıklıkla yer verilmesine rağmen biyolojik evrim teorisi II. Meşrutiyet'e kadar çok açık bir şekilde ifade edilememiştir. Osmanlı aydınlarının biyolojik evrim teorisiyle tanışması, gerek Osmanlı düşünce ikliminin bu teori için uygun olmaması gerekse yoğun sansür nedeniyle 20. yüzyılın başlarını bulmuştur. II. Meşrutiyet ile birlikte, yukarıda vermeye çalıştığımız biyolojik evrim teorsiyle ilgili yapılan çalışmalarda, evrimde çevreye uyumu savunan Lamarck ve doğal ayıklanmayı savunan Darwin'in düşünceleri bir bütün olarak Osmanlı aydınları tarafından kabul görmüştür. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan siyasal ve toplumsal çalkantıların da etkisiyle, Osmanlı aydınının bir bütün olarak kabul ettiği biyolojik evrim teorisinde doğal ayıklanmacı düşünce daha da öne çıkmıştır.” S.177-205

 

Darwinist Felsefe ve Osmanlı Aydınları

“Batıcı Osmanlı aydınları ve özellikle tıbbiyeliler üzerinde en çok etkili olan düşünür, ‘Madde ve Kuvvet’ adlı eseriyle Darwinizmin önde gelen popülerleştiricilerinden Büchner'di. Darwin'in Türlerin Menşei adlı eseri biyolojik evrim teorisini ortaya koyarken Büchner'in Madde ve Kuvvet'i de evrimci düşünceyle bütün kâinatı açıklamakta ve yeni bir yaşam felsefesi kurmaktaydı. Dolayısıyla Osmanlı aydınının düşünce dünyasının şekillenmesinde, insanın, hayatın ve kâinatın dini referansların dışında yeniden tanımlanıp anlamlandırılmasında en önemli rolü genelde evrimci düşünce ve özelde de bu eser oynamıştır.

II.Meşrutiyet yıllarında Batıcı Osmanlı aydınları, evrimci ve sosyal Darwinist düşünürlerin eserlerini tercüme etme ve felsefelerini aktarmanın yanısıra kendileri de evrim teorisini referans alan toplumsal projeler geliştirme çabası içine girmişlerdir. Fakat bu çaba Batı'da olduğundan farklı bir durum arz etmektedir. Örneğin bir taraftan Marksist düşünce çevreleri bilinçli bir varlık olan insan için doğal ayıklanmanın söz konusu olamayacağını belirtirken, diğer taraftan Kropotkin önderliğinde bir grup düşünür de Darwin'in Türlerin Menşei (1859) adlı eserinden çok İnsanın Türeyişi'ni (1871) öne çıkararak canlıların evrimleşmesinde doğal ayıklanmanın değil işbirliği ve dayanışmanın esas olduğunu ve dolayısıyla toplumsal yaşamda da dayanışma ve işbirliğinin geçerli olduğunu savunmaktaydı. Söz konusu tartışmaların bir boyutu da Fransa merkezliydi. Toplumsal birlik ve bütünlüğün önem kazandığı 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da, Darwinci doğal ayıklanma karşısında çevreye uyumu esas kabul eden Lamarck'ın düşüncesi daha çok rağbet gördü. Bu tartışmaların bir diğeri de doğal ayıklanmanın bilimsel mantık içerisinde sorgulamaya tâbi tutulmasıydı. Ağırlıklı olarak Rusya ve Almanya'da yaşanan tartışmada varlıkların ve olayların oluşumunun kaosla değil, belirli kurallar çerçevesinde meydana geldiği; dolayısıyla da toplumsal yaşamın kurallar doğrultusunda yaşanması gerektiği şeklindeydi. Son olarak bu tartışmaların oldukça farklı bir boyutu Almanya'da, katı bir sosyal Darwinist olan Haeckel ile Hristiyanlığı evrimci bir bakış açısıyla yorumlayıp sevgi ve kardeşliği öne çıkaran Bölsche arasında yaşandı. Haeckel'in eserleri beş yüz bin satarken Bölsche'ünkiler bir milyon beş yüz bine varan satışlara ulaştı. Batı'da yaşanan bütün bu tartışmalar, evrimci düşüncenin topluma uyarlanmasını daha sağlıklı bir boyuta taşımada rol oynamakla birlikte Birinci Dünya Savaşı'na kadar sosyal Darwinist düşünce etkili olmaya devam etti, özellikle uluslararası alanda ve ırklar temelinde genel geçer bir kural olarak kabul gördü. Nitekim Celal Nuri, Hristiyan Avrupa ve Amerika'nın, devletler hukukunu kendi aralarında uyguladıklarını, Osmanlı'nın Avrupalı ve Hristiyan olmadığı için söz konusu hukuk kurallarının uygulanmasını talep etme hakkının olmadığını ileri sürdüklerini belirtmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde vermeye çalıştığımız ve yukarıda kısaca özetlediğimiz evrim teorisi ve onun sosyal alana taşınmasında yaşanan tartışmalar, düşünce geleneği ve pozitif bilim mantığı olmayan Batıcı Osmanlı aydınları arasında yaşanmamıştır. Osmanlı'da gerek evrim teorisi, gerek doğal ayıklanmayı esas alan Darwinci yaklaşım, gerekse çevreye uyumu temel kabul eden Lamarckçı yaklaşım ve teorinin tamamlayıcı unsurları olan kullanılan organların gelişip değişmesi veya kullanılmayanların dumura uğrayıp yok olması, cinsel ayıklanma ve sonradan kazanılan karakterlerin verasetle aktarımı gibi prensiplerle birlikte bir bütün olarak kabul edilmiştir. Böylece bir bütün olarak evrimci düşüncenin toplumsal alana uyarlanması Osmanlı aydınında, bir taraftan biyolojik indirgemeciliğin daha ağır basmasına neden olmuş, diğer taraftan ciddi ikilemlerle karşı karşıya kalınmıştır.” S.211-239

 

Sonuç

“Osmanlı aydınının en önemli çıkmazı, evrim teorisini Darwin'in doğal ayıklanma ve Lamarck'ın çevreye uyum yaklaşımıyla birlikte bir bütün olarak benimsemesidir. Batılı aydınlar evrimleşmede söz konusu yaklaşımlar arasında bir tercih yaparken, Osmanlı aydınları bu tür bir seçimden kaçınmışlardır. Osmanlı aydını için önemli olan evrimin (tekâmül) varlığıdır. Onlara göre, evrimin ne şekilde olduğuna ilişkin tartışmalar önemli değildir. Onlar için önemli olan ilerleme olgusunu merkeze koyarak toplumu bu yönde bilinçlendirmektir. Zira toplum ancak evrimin varlığını kabul ettiği andan itibaren ilerleme söz konusu olabilecektir.

Osmanlı aydını evrimin varlığını şüpheli hale getiren tartışmalardan uzak durmak için doğal ayıklanma ve çevreye uyumun her ikisini birden evrimin nedeni olarak kabul etmesine rağmen gerek canlıların evrimleşmesinde gerekse toplumsal ilerlemede doğal ayıklanmacı ve sosyal Darwinist yaklaşımı her zaman için öne çıkarmıştır. Ancak uyum ve toplumsal dayanışma adına ihtiyaç duyduğu anlarda çevreye uyum düşüncesini kullanmıştır. Dolayısıyla bir yandan insanlığın ilerlemesini doğal ayıklanmayla açıklamaya çalışmış, diğer yandan da birlik ve beraberlik temalarından vaz geçememiştir. Bu ikilemi bir türlü aşamayan Osmanlı aydını bir ‘organizma’ olarak gördüğü toplumun kendini korumak için her türlü mücadeleyi -hiçbir kural ve değer tanımadan- vermesini gerekli görmüştür. Oysa Batı'da bu ikilemden kurtulmak için doğal ayıklanmacı düşünceye karşı çevreye uyum düşüncesi alternatif olarak ileri sürülmüştür.

Osmanlı aydınının temel sorunu, ‘tekâmül’ kavramının kendisidir. İlerlemeyi zorunluluk olarak gören Osmanlı aydını için istikrar gerileme anlamına gelmektedir. Sürekli değişen şartlara uyum sağlamak ise ilerlemedir. Dolayısıyla ilerlemenin önceden çizilmiş bir hedefi yoktur. Şartlara göre değişecek hedeflerin öncülüğünü ‘elit’, yani yeni bilgilerle donanımlı daha gelişmiş insanlar yapacaktır. Zira sürekli aynı kurallara bağlı yaşamak, gerileme anlamına gelmektedir. Bu da bir anlamda değişimin öncüleri olarak ‘elit’in kurallara uymaması demekti.

Modermleşmeci Osmanlı aydınının bir diğer çıkmazı da hemen bütün referanslarını ‘tekâmül kanunu’ndan yaparken içinde yaşadığı toplumsal değerlerden de tam olarak kopamamasıdır. Örneğin Darwinist temaları geleneksel insan tanımıyla iç içe kullanmaktadır. Bir taraftan sosyal Darwinist yaklaşımla insanın ihtiyaçlarını karşılamak için her şeyi yapabileceğini ifade ederken, diğer taraftan modern dünyada insanların birbirlerine acımasız şekilde davrandıklarından şikayet edilmektedir.

Osmanlı-Türk modernleşmesinin düşünsel arka planında yatan bu kavramsal çıkmazlar modernitenin sıkıntılı geleceğine işaret etmektedir.” S.285-289

Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 375 / Şubat 2022