Türkiye- ABD İlişkilerinin Eğitim Boyutu ve Fulbright Programı - Alparslan Aydar

Türkiye- ABD İlişkilerinin Eğitim Boyutu ve Fulbright Programı

Amerika Birleşik Devletleri'nin “yeni bir dünya kurmak" düşüncesiyle 1946 yılından itibaren geliştirdiği dünyanın geri kalanı ile eğitim ve kültür iş birliği anlaşmaları, ABD kongresinde dış ilişkiler komisyonu üyesi ve eğitim iş birliği anlaşmalarının mimarı Senatör James William Fulbright'ın adı ile bilinmektedir. W. Fulbright, eğitim alanında iş birliği yolu ile Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası alanda yumuşak güç etkisi oluşturma stratejisini geliştirmiştir. İkili anlaşmalar ve eğitim bursları yolu ile dünyanın geri kalanında ABD ideallerini benimseyen eğitimli insan yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu insan kaynağının, uluslararası ilişkilerindeki etkisi ve önemi, siyasi ilişkilerdeki değişim dönemlerinde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. 

Türkiye- ABD İlişkilerinin Eğitim Boyutu ve Fulbright Programı  
Halil İbrahim Çelik
NOBEL Akademik Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 403 / Haziran 2024

Önsöz

Modernleşme döneminde Türkiye; İngiltere, Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'yle siyasi ilişkilerin yanında eğitim, kültür ve sanat alanlarında da yoğun iş birliğine girmiştir. Bu devletler içerisinde ABD-Türkiye ilişkileri diğer devletlerle olan ilişkilere kıyasla daha kapsamlı ve belirleyici olmuştur. Kökenleri XIX. yüzyılın başlarına dayanmakla birlikte Amerika Birleşik Devletleri-Türkiye ilişkileri 1946 yılından itibaren yoğunluk kazanmış ve stratejik ortaklık seviyesine ulaşmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin “yeni bir dünya kurmak” düşüncesiyle 1946 yılından itibaren geliştirdiği dünyanın geri kalanı ile eğitim ve kültür iş birliği anlaşmaları, ABD kongresinde dış ilişkiler komisyonu üyesi ve eğitim iş birliği anlaşmalarının mimarı Senatör James William Fulbright'ın adı ile bilinmektedir. W. Fulbright, eğitim alanında iş birliği yolu ile Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası alanda yumuşak güç etkisi oluşturma stratejisini geliştirmiştir. İkili anlaşmalar ve eğitim bursları yolu ile dünyanın geri kalanında ABD ideallerini benimseyen eğitimli insan yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu insan kaynağının, uluslararası ilişkilerindeki etkisi ve önemi, siyasi ilişkilerdeki değişim dönemlerinde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye kamuoyurda programın mimarı W. Fulbright'ın adı ile bilinen, Türkiye ile ABD arasında eğitim kültür alanında iş birliği, karşılıklı öğrenci ve öğretim üyesi değişimini öngören ikili anlaşma ve uygulamaları kamuoyu ilgisinin aksine yeterince incelenmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin gelişim sürecinde eğitim alanında yapılan çalışmalarda ABD'nin etkisinin incelendiği bu kitapta ABD'nin uluslararası eğitim programlarının amiral gemisi olan Fulbright Programı ayrıntılı olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Giriş

XVI. yüzyılda Fransa'nın güçlü olduğu dönemde; Osmanlı Devleti'nin dış siyasetinde etkin Batılı devlet Fransa olmuştur. Bu yüzyılda Osmanlı Devleti'nin diğer müesseselerini olduğu gibi eğitim sistemi ve müesseselerini etkileyen ve yönlendiren siyasi ve kültürel güç Fransa'dır. XVIII. yüzyılda Osmanlı eğitim sistemi, Osmanlı Devleti tarafından İstanbul'a davet edilen Fransız eğitimciler, Fransa'da öğrenim gören Türkler ve Fransa'dan getirilen ve Türkçeye tercüme edilen kitaplar yolu ile Fransız etkisine açıktır. XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başında Osmanlı dış siyasetinde ve buna bağlı olarak iç işlerinde İngiltere de etkili olmaya başlamıştır. XX. yüzyılın başında ise Almanya, dünya siyasetinde yeni bir güç olarak ortaya çıkmış ve siyasi hedeflerine uygun bir şekilde Osmanlı Devleti ile her alanda sıkı ilişkiler kurmuştur. Ancak Osmanlı Devleti'nin dış siyasetinde yukarıda yapmış olduğumuz dönemsel tespitlerde etkilenme süreçlerini kesin hatları ile ve belirgin tarihler ile birbirinden ayırmak mümkün gözükmemektedir. Süreçler, birbirini etkileyerek ve birbirine bağımlı olarak devam etmiştir.

Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyıl boyunca Türk-ABD ilişkileri “uzak ilişkiler” olarak sürmüştür. İki devlet arasında ticari faaliyetler ve Osmanlı topraklarında kurulmaya başlayan Amerikan yardım kuruluşları tarafından finanse edilen protestan okulları dışında herhangi bir siyasi ve askeri ilişki kurulmadığı söylenilebilir. ABD, 1823 yılında ilan ettiği Monroe Doktrini ile Avrupa'daki siyasi süreçlere ve mücadelelere müdâhil olmayacağını ilan etmiştir. ABD'nin dünya politikaları ile yakından ilgilenmesinin, “dünya jandarmalığına” soyunmasının Theodore Roosevelt”in başkanlığı ile gündeme geldiği tespiti yapılmaktadır. Ancak bu tespit, Amerika'nın dış politikaları ile uyumlu değildir. Çünkü 1850'li yıllarda okyanus ötesinde Doğu Akdeniz sahillerine (Beyrut vb.) misyonerler gönderen, eğitim ve sağlık kurumları tesis eden bir devletin emperyal hedefleri olmadığını ifade etmek gerçekçi gözükmemektedir.

Misyonerlerin dünyada kabul görmek ve yayılmak için seçtikleri yollardan birincisi eğitim, ikincisi ise sağlık hizmetleridir. Bu hizmetleri ile hedeflerine ulaşmanın daha kolay olduğunu değerlendirmişlerdir. Osmanlı coğrafyasını hedef alan misyonerlik çalışmalarında aynı yol takip edilmiştir. Bu yol, yetişmiş insan gücüyle eğitim sistemi üzerinde etki oluşturmuştur.

ABD'nin Türkiye'ye ilişkin politikalarının tarihsel kökenlerinin tespiti, eğitim alanındaki iş birliğinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Amerika'nın Türkiye'de gördüğü hüsnü kabulün tarihi kökenlerinin bilinmesi önemlidir. İkinci grup heyetlerin uluslararası politikanın en önemli unsurlarından olan yumuşak güç “Soft Power” olarak işlev görmesi, Türk milletinin gönlünün kazanılması bakımından etkili olmuştur. “Türk milletiyle uzun yıllardır savaştığı için artık yıpranmış olan İngiltere ve Fransa ile savaşta yenilmiş olan Almanya yerine yeni bir Batılı müttefik olarak ABD boşluğu doldurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nin deniz aşırı ülkelerde sert ve soğuk yüzünü donanma güçleri temsil ederken sempatik ve sevecen yüzünü misyonerler ve yardım kuruluşları temsil etmiştir. Sağlık ve eğitim alanına özel bir önem veren misyonerlerin çalışmaları, Amerika'nın insanlık için çalışan devlet algısını güçlendirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler, özellikle Sovyetler Birligi'nin yayılmacı politikası, hem Avrupa ülkelerini tedirgin etmiş hem de ABD'nin Avrupa ve Asya politikasını değiştirme düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Savaş boyunca ABD, müttefiklerine ve Almanya ile ittifak kurmasını istemediği tarafsız devletlere silah ve mali yardımlarda bulunmuştur. Savaş sonrasında ise ABD'den borç alan devletlerden hiçbirisinin ekonomik yapısının borçlarını ödeyebilecek durumda olmadığı görülmektedir. Bu durumda ABD, hem Avrupa'daki ekonomik gerçeklik hem de Sovvet Rusya yayılmacılığı nedeni ile yeni bir siyasi ve diplomatik planlama yapmak zorunda kalmıştır. 11 Mart 1941'de Başkan Roosevelt”'in talebi ile çıkarılan “Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu” ile Türkiye dâhil birçok Avrupa ülkesine yapılan yardım ve verilen borçların geri ödenmesinin mümkün olmadığı görülmüştür. ABD, borçlu devletler ile yaptığı anlaşmalarla alacaklarından belli koşullarda vazgeçmiştir”.

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin 15 Mayıs 1947 tarihli kararı ile Türkiye ve Yunanistan'a yardım için 400 milyon dolarlık bir tahsisat ayırması önemli dönüm noktalarından birisidir. Yardım için ayrılan ödenek miktarının düşüklüğüne karşın ABD, sıcak savaş durumu olmayan bir dönemde Avrasya bölgesindeki ülkelerin ekonomik ve askeri durumlarına müdâhil olmuştur. Bu kongre kararı ile ABD Rusya'yı çevreleme politikasına bütçe ayıracağını ilan etmiştir. Türkiye ve Yunanistan'a yardım kararı, ABD'nin dünya gücü ve önderi olma yolunu da açmıştır. Yeni dış politikanın gereği olarak ortaya konulan Sovyetler Birliği ile komşu ülkelere askeri ve mali yardım uygulamaları bu tarihten itibaren de kalıcı olarak sürdürülmüştür.

Türkiye ile ABD arasındaki siyasi yakınlaşma ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın siyasi yapısı, Türk üniversitelerini de doğrudan etkilemiştir. Bu yeni atmosfer, üniversite özerkliğini kaldırarak üniversite ve fakülteleri Milli Eğitim Bakanlığına bağlı herhangi bir mektep seviyesine indiren 1933 Üniversite Kanunu'nun getirdiği yapının sürdürülmesini imkânsız hâle getirmiştir. 1946 yılında üniversitenin özerkliği yeniden konuşulmaya başlanmıştır. Nihayet Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yahudi asıllı Alman Profesör Ernst Eduard Hirsch'in “Üniversite Muhtariyeti” başlıklı raporu özerk üniversitenin akademik dayanağını hazırlamıştır. Bu rapor dikkate alınarak 13 Haziran 1946 tarihli Üniversite Kanunu yasalaşmıştır. Bu kanun ile üniversite; özerkliği ve tüzel kişiliği olan yükseköğretim kurumu olarak tanımlanmıştır.

Yeni Türkiye'nin üniversite reformlarında Batılı akademisyenlerin önemli etkisi olduğu görülmektedir. 1933 üniversite reformu Albert Malche'nin raporu esas alınarak gerçekleştirilmişti. 1946 Üniversite Kanunu'nun en önemli yeniliği olan özerk üniversite ise Ernst E. Hirsch'nin raporuna göre hazırlanmıştır. 1961 Anayasası'nda üniversite öğretim üyelerine siyaset serbestliği getirilmesi ile özerk, bağımsız ve özgür üniversite kurulmasına yönelik önemli bir adım atılmıştır.

Türkiye-ABD ilişkilerindeki tam ittifak dönemi Türkiye'nin askeri, ekonomik ve siyasi alanlarını etkilediği ölçüde eğitim-öğretim kurumlarını da etkilemiştir. 27 Şubat 1946 tarihinde Kahire'de imzalanan kredi anlaşması ve bu anlaşmaya bağlı olarak imzalanan 27 Aralık 1949 tarihli kredinin kullanılması ve kullanma koşullarını belirleyen anlaşmalar, Türkiye’de eğitim sisteminde etkisi görülen anlaşmalardır. Amerika'nın yardımlarının eğitim ve kültür alanlarında kullanılmasını öngören ve bu kredilerin kullanılmasını şartlı denetime bağlayan anlaşmalar, Türk eğitim sisteminde ABD etkisinin görülmeye başlamasını da sağlamıştır. ABD'nin Türk eğitim sistemine ilgisi; Carnagie, Ford, Rockefeller ve Fulbright Vakıflarının sağladığı eğitim bursu imkânları ile desteklenmiştir.

Türk eğitim sisteminde ABD etkisinin incelenmesinde Fulbright Vakfı Burslarının ayrıntılı değerlendirmesinin üç temel sebebi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Fulbright Eğitim Burslarının diğer burs sistemlerinden farklı olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosuna bağlı olarak çalışmakta ve bütçesi büyük oranda ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilmesidir. Diğer eğitim vakıflarının Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ile Fulbright Vakfına benzer yasal-resmi bağları bulunmamaktadır. İkinci olarak Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu, ABD Üniversitelerinin Türkiyedeki temsilciliği görevini de ifa etmektedir. Üçüncüsü ise Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu diğer burs vakıflarından farklı olarak iki devlet arasında yapılan bir anlaşma hükümlerine göre sürdürülmektedir. Aynı zamanda 165 ülkede yaygın bir eğitim programıdır. Bu nedenler ile Fulbright Programı, Türk eğitim sisteminde ABD etkisinin değerlendirilmesini sağlayabilecek bir içerik ihtiva etmektedir.

Türk Eğitim Sisteminde ABD Etkilerinin Görünümü

Kapitülasyonların verdiği ayrıcalıklardan ve Osmanlı Devleti'nin zayıf durumundan yararlanılarak açılan misyoner okulları, önemli ölçüde devlet denetimi dışında kalmıştır. Osmanlı Maarif Nezareti'nin bu okulları salnamelere bile kayıt etmediği görülmektedir. Yabancı okullar teftiş ve murakabeye dâhil edilememiştir. Hatta ders programları bile denetim dışı idi. Maari-i Umumiye Nizamnamesinin (1 Eylül 1869) 129. maddesiyle hem Türkler tarafından açılan hem de yabancılar tarafından açılan özel okul statüsündeki mekteplere düzenleme getirilmek istenmiştir. Ancak İstanbul'daki Batılı ülkelerin elçilikleri Osmanlı Devleti'nin bu düzenlemesine karşı olduklarını ifade etmişlerdir. Sadece İtalya elçiliği Osmanlı Maarif Nezareti'nin okullarını denetlemesine karşı resmi yazı ile cevap verirken özellikle Osmanlı coğrafyasında çok sayıda mektebi bulunan; Fransa, İngiltere, Almanya, Avusturya ve ABD cevap bile vermemişlerdir”. II. Abdülhamid döneminde 129. maddenin uygulanabilir hâle gelmesi için nizamname üzerinde tadilat yapılması için komisyonlar oluşturulmuş ancak bu çalışmalar sonuçsuz kalmıştır. Ahmed Cevdet Paşa, “Frenkler bir şeye azıcık tırnak iliştirirlerse uğraşa uğraşa bir rahne açarlar” ifadesi ile yabancı okulların durumunu özetlemiştir. Yabancı okullar, Islahat Fermanı, I ve II. Meşrutiyet dönemlerinde kapitülasyonların da etkisiyle Osmanlı topraklarındaki varlıklarını artırmışlar ve devletin otoritesi dışında eğitim müesseseleri olmuşlardı.

Türkiye'de 1950 yılından itibaren uluslararası ilişkilerin gelişmesi ile her alanda artan yabancı dil bilen kamu ve özel sektör personeli ihtiyacını karşılamak üzere, yabancı dilde eğitim veren ortaöğretim kurumları açılmıştır. Maarif Kolejleri, Türk eğitim sisteminde ABD etkisinin görüldüğü eğitim kurumları arasında değerlendirilmektedir. 24 Şubat 1955 tarihli ve 6483 sayılı kanun ile İstanbul, İzmir, Eskişehir, Samsun, Konya ve Diyarbakır'da Vaarif Koleji açılışı için düzenleme yapılmış, bu okulların açılışları 1956 yılına kadar tamamlanmıştır. Kuruluş ve kadro düzenlemelerine ilişkin kanunda özel bir isim zikredilmemesine karşın yukarıda sayılan altı şehirde açılan bu okullara dönemin gazetelerinde “lisan lisesi”, “Amerikan Koleji” gibi isimler verilmiştir. Demokrat Eskişehir gazetesi, Eskişehir'deki okulun açılışını “Amerika ile eğitimde iş birliği yapacağız” başlığı ile okuyuculara duyurmuştur. Maarif Kolejleri; bir yıl yabancı dil hazırlık eğitimi verilen, ortaokul ve lise seviyelerinin birlikte eğitim gördüğü yatılı okullar olarak kurulmuşladır. Bu okullarda yabancı dil (İngilizce) ile birlikte, matematik ve fen dersleri (fizik, kimya, biyoloji) İngilizce olarak okutulmuştur. Bu derslere de yine yabancı öğretmenler görevlendirilmiştir. 1955-1956 yıllarında Büyük Britanya kökenli öğretmenler görev alırken bu dönemden sonra Türkiye'nin ABD ile ilişkilerindeki gelişime uygun olarak Amerikalı öğretmenlerin sayıları artmıştır. Fulbright Programı, Barış Gönüllüleri projesi gibi ABD'nin dünyada eğitim yolu ile yumuşak gücünü artırıma çalışmalarından en çok yararlanan Türk eğitim kurumlarından birisi de Maarif Kolejleri olmuştur. Esasen Maarif Kolejleri, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin gelişmesi ile eş zamanlı olarak ortaya çıkan İngilizce bilen eleman ihtiyacını karşılamak ve ABD desteği ile kurulan Orta Doğu Teknik Üniversitesine öğrenci kaynağı olması hedefleri ile kurulmuştur. 1970 yılından itibaren ise Ankara, Bursa, Erzurum ve Adana'da Maarif Kolejleri açılarak okul sayısı 10'a çıkarılmıştır. 1975 yılından itibaren Maarif Kolejleri Anadolu lisesine dönüştürülmüş, kesintisiz 8 yıllık zorunlu eğitim kapsamında ortaokul bölümü kapatılmış, hazırlık sınıfı eğitimi ise kaldırılmıştır. Maarif Kolejlerinin açılış süreci, yabancı dil eğitimi ve yabancı dille eğitim uygulamaları ve okulların müfredatları, fiziki yapıları, eğitim etkinlikleri, sosyal faaliyetleri ve başarı istatistikleri Mehmet Gündüz tarafından doktora tezi olarak çalışılmıştır. Çalışmanın kapsamı içerisinde Maarif Kolejlerinde Amerika Birleşik Devletleri etkisi değerlendirilmiştir.

Barış Gönüllüleri Projesi Türk eğitim sisteminde, yenilikler oluşturacak büyüklükte bir proje olarak değerlendirilemez. Uygulanma süresinin kısa olması da bu yargıyı desteklemektedir. Ancak ABD yetkililerinin proje ile ilgili söylemlerinin Fulbright Programı'nın amaçları ile benzerlik hatta ortaklık göstermektedir. Diğer yandan proje; Türkiye'ye ABD tarafından gönderilen Amerikalı eğitimciler tarafından kurulan ve iki dönem rektörlüğünü ABD'li öğretim üyelerinin sürdürdüğü ODTÜ'nün Barış Gönüllüleri Projesine sahiplenmesi hatta yerel ayağını oluşturmaya çalışması bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu projeyi ABD hegemonyasının kurulması çabalarının farklı uygulamaları olarak değerlendirilebilir.

John Dewey Raporu

Genel Eğitim Sistemine İlişkin Raporlar Eğitim siteminin genel yapısı, öğretmen yetiştirme, okul mimarisi, okul sosyal ortamı, öğretim müfredatı gibi geniş bir içerik barındıran John Dewey ve Amerikan Heyeti Raporları, diğer uzman raporlarından farklı olarak eğitim sisteminin tümüne yönelik tespit ve öneriler içermektedir. John Dewey Raporu, Türk eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasında önemli dönüm noktalarından birisi olarak değerlendirilmektedir.

John Dewey'nin raporu, Maarif Vekâleti tarafından 1939 tarihinde yayınlanmıştır. Tüm tartışma, eleştiri ve iddialara karşın John Dewey'in raporunda yer alan önerilerin Maarif Vekâleti tarafından 1927 yılından sonra önemli ölçüde uygulandığı görülmektedir. Raporun kamuoyu tarafından ilk tanınması 1925 yılında Maarif Vekâleti Mecmuasında yayınlanması ile gerçekleşmiştir. Rapordaki önerilerin uygulama imkânı bulması ise Mustafa Necati Bey'in Maarif Vekili olmasından sonradır.

Türkiye'ye gelen yabancı uzmanlardan rapor hazırlayanların yanında doğrudan icraatın içinde bulunanlar da olmuştur. Ancak yabancı uzmanlardan hiçbirisinin eğitim düşünceleri Dewey kadar etkili ve uzun süreli olmamıştır. John Dewey, Türkiye'de kısa süre kalmış olmasına karşın raporundaki önerilerin önemli bir kısmının uygulamaya konulduğu yukarıda ifade edilmişti. Ancak Dewey'nin eğitim görüşünün Türkiye'deki etkisini tavsiyelerinin uygulanması ile sınırlı görmek doğru değildir. Onun görüşlerinin Türk eğitim uzmanları arasında silinmeyen izler bıraktığı görülmektedir. Türkiye'de eskinin ortadan kaldırıldığı, yeninin ise tam anlamı ile teşekkül etmediği bir dönemde Türkiye'ye gelen ABD'li uzmana, Türkiye'nin kurucu liderlerinin ilgisi önemlidir. Cumhuriyetin modernleşmeci ideolojisinin ihtiyaçları, Dewey tarafından ifade edilmiştir. Toplumsal değişim için eğitim ve okulun bir kaldıraç olarak kullanılabileceği gerçeği, Cumhuriyetin kurucularını etkilemiştir. Gelenek ile radikal bir kopuşu ifade eden yenileşme çalışmalarında eğitimin lokomotif olduğunu değerlendiren John Dewey'nin görüşleri, yeni Türkiye'nin kurucu ideolojine entelektüel destek sağlaması bakımından olumlu görülmüştür. Dewey'nin önerileri soyut anlamda özgün ve yenilikçi değildir. Ancak bu önerilerin geliştirilmesine hizmet eden felsefe, aydınlanma düşüncesinin Türkiye'de gelişmesine katkı sağlamıştır.

Cumhuriyet Döneminde ABD Misyoner Okulları

Lozan Anlaşması'nda yabancı okullar ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Lozan Anlaşması sırasında İsmet Paşa, Fransız temsilci Generaj Pelleb'e 24 Haziran 1923 tarihli bir mektup vermiştir. Bu mektupta 30 Ekim 1918 tarihinden önce Osmanlı Devleti'nde bulunan yabancı okulların eğitimlerini sürdüreceklerine ilişkin ruhsat vardır. Bu mektup daha sonraki yıllarda anlaşmanın bir maddesi gibi uygulanmıştır. Lozan görüşmeleri sırasında verilen bu garanti ile Türkiye topraklarında kurulu bulunan; İngiltere, Fransa ve İtalya'ya ait okulların varlığı tanınmıştır. Diğer ülkelerin okulları ise fiili olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu okullardan Türk öğretmen çalıştırma, Türkçe ve Tarih derslerinin Türkçe okutulması ve okullarda dini sembollerin kullanılmasına ilişkin hükümlere uymayanlar maarif vekâletince kapatılmıştır. Kapatılan mektepler, çoğunlukla Anadolu'da bulunan mali yapı ve öğrenci sayısı bakımından küçük mekteplerdir. İstanbul ve İzmir'de bulunan mali yapısı güçlü yabancı okullar, maarif vekâletinin belirlediği şartlara belirli ölçülerle de olsa uyarak tedrisata devam etmişlerdir. Lozan Anlaşması'ndaki yabancı okullar hakkındaki mektup “maarif alanında kapitülasyonların devamı” olarak değerlendirilerek eleştirilmiştir.

1926-1927 eğitim öğretim yılında 13.400 Türk öğrenci, yabancı okullarda okuyordu. 1926 yılından itibaren yabancı okullar sıkı bir denetim altına alınmaya çalışılmış, Türkçe ve Tarih derslerinin Türk öğretmenler tarafından okutulması kuralı denetlenmiştir.

Türkiye ABD eğitim değişim programları ve eğitim bursları ABD eğitim yardımları ve öğrenci eğitimci değişim programları ABD Eğitim Yardımları ve Öğrenci-Eğitimci Değişim Programları Türk Eğitim sisteminin yeniden inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem Avrupa merkezli modernleşme yerine ABD merkezli modernleşmenin güçlendiği süreçtir. Bu süreçte Türk kamuoyunun gündemine ABD tarafından Türk öğrencilere sağlanan eğitim bursları girmeye başlamıştır. ABD Hükümeti'nin Türk öğrencilerinin ABD üniversitelerinde eğitim alması amacı ile verdiği çeşitli eğitim bursu programları bulunmaktadır. Bu burslar; Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı, Milletlerarası İş birliği İdaresi (ICA) ve Eisenhower Burs Programı ve Fulbright Programı aracılığı ile verilmektedir.

ABD eğitim bursları içerisinde; uluslararası ikili anlaşmalara göre yürütülmesi, sürekliliği, çift yönlülüğü, çoklu iş birliği süreçleri, Türkiye dışında başka ülkeler ile de yine ikili anlaşmalara dayalı olarak sürdürülmesi ve ABD'nin sistemli uluslararası eğitim programlarının öncüsü olması nedenleriyle Fulbright Programı, daha önemli ve etkili görülmektedir. Yukarıda kısaca tanıtılan burs programları, Fulbright Programı'nın dünyada uygulanmaya başlamasından sonra devreye girmiş ve Fulbright Programı'nı tamamlayıcı olmuşlardır. Öğretim üyesi ve öğretmen yetiştirmeye yönelik güçlü destekleri nedeni ile Fulbright bursları, eğitim sürecini diğer burs programlarından daha kapsamlı ölçüde etkilemiştir. Dahası Fulbright Programı'nın, ABD'nin, Türkiye'deki eğitimle kontak noktası olarak işlev görmesi, uygulayıcıları tarafından ABD'nin yurt dışı eğitim çalışmalarının “amiral gemisi” olarak isimlendirilmesi dolayısıyla ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Fulbright Eğitim Programları

Fulbright Eğitim Programları ABD Arkansas Senatörü J. William Fulbright'ın liderliğinde, kültür ve eğitimde uluslararası iş birliğinin desteklenmesi gayesi ile düzenlendiği ifade edilen Fulbright Eğitim Programları, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 165 ülkede uygulanan, ABD ile diğer ülkeler arasında karşılıklı öğrenci, akademisyen ve yönetici değişimine dayalı eğitim ve tecrübe paylaşımı programıdır. ABD ile diğer ülkeler arasındaki eğitim ve kültür iş birliği anlaşmaları ve bu anlaşmalara göre kurulan vakıflar, programın fikir babası ve mimarı J. William Fulbright'ın adı ile anılmaktadır.

W. Fulbright, eğitim değişim programını, bütçe ve nicelik olarak mütevazı ancak hedefleri bakımından dünyayı değiştirecek nitelikte bir çalışma olarak değerlendirmiştir. Fulbright Programı'nın en önemli hedefi, toplumlar ve kültürler arasındaki ön yargıları yıkmak ve engelleri ortadan kaldırmaktır. Bu hedef, dünya barışının sürdürülmesini sağlayacak yeni bir anlayışın geliştirilmesine yöneliktir.

ABD ve diğer ulusların yaşam kalitesinin artması, eğitim, ticaret, müzik, sağlık ve bilim alanlarında iş birliğini güçlendirmesinin hedefleyen program, ABD Dışişleri Bakanlığı Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu ile ilişkili bir yönetim kurulu tarafından yönetilmektedir. Washington'da bulunan Fulbright ABD Komisyonu yönetimi; başkan, başkan yardımcısı ve 10 üyeden oluşmaktadır. Yönetim kurulu üyeleri emekli ya da aktif olarak çalışan üniversite mensupları arasından seçilmektedir. Yönetim kurulundan ayrı olarak programın işleyişini sürdüren görevliler bulunmaktadır. Washington merkezli olmak üzere burs bürosunda müdür, müdür yardımcısı, genel sekreter ve yardımcı personel görev yapmaktadır. Fulbright ABD yönetiminin idari yapılanması ile komisyon bulunan ülkelerdeki komisyonların idari yapılanmaları uyumludur. 49 ülkede bulunan Fulbright Komisyonları, ABD'deki merkezi komisyonun izdüşümü durumundadır. Aradaki farklılık, ABD dışındaki ülkelerde ABD vatandaşı komisyon üyelerinin ve ABD büyükelçiliklerinin görev yapmasına karşılık, ABD'deki komisyonda sadece ABD vatandaşı üyeler görev yapmaktadır.

ABD'nin dünya hegemonik ilişkilerinin kurulmasında, kontrolünde ve sürekliliğinde ikili anlaşmalar çerçevesinde oluşturulmuş komisyonlar, yardım kuruluşları önemli ve öncü rol oynamışlardır. ABD'nin yönetim ve işleyişinde etkili olduğu; BM, NATO, OECD, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar, hegemonik yapının meşruiyet araçları olarak işlev görmüştür. Diğer yandan doğrudan ABD tarafından finanse ve kontrol edilen; Barış Gönüllüleri (Peace Corps), AID, Birleşik Devletler Haberleşme Ajansı, Fulbright Programı vb. yardım ve iş birliği programlarına ABD'nin yeni dünya düzeni politikasının yumuşak güç unsurları olarak misyon yüklenmişlerdir. Birleşmiş Milletler bütçesinin % 25'lik kısmının ABD tarafından karşılanması ve BM kararları üzerinde ABD'nin tartışılmaz hegemonyası, uluslararası kuruluşların işlevinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Birleşmiş Milletler çatısı altında örgütlü bulunan FAO (Gıda ve Tarım Organizasyonu), ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ve UNESCO (Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Örgütü) gibi kurumların da bütçelerinin önemli bir kısmı ABD maliyesi tarafından karşılanmaktadır. Bu kuruluşların kararları, uygulama standartları ya ABD üniversitelerinde Amerikalı akademisyenler tarafından ya da bu üniversitelerde eğitim almış diğer ülke vatandaşı akademisyenler tarafından belirlenmektedir. ABD üniversitelerinin dünyada Amerikan hegemonyasının kurulması için verdiği danışmanlık hizmeti ve fikir altyapısı, Washington'un diğer ülkelere düşünce, kültür ve yeni bir yaşam tarzı ihracını desteklemektedir. ABD'nin yönetim ve denetimindeki ulusal ve uluslararası kuruluşlar ABD'nin dünyanın geri kalanını modernleştirme politikasının uygulama araçları olarak görevlendirilmişlerdir.

Fulbright Türkiye Eğitim Komisyonu

Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu, resmi adı ile Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu, 1949 yılında Türkiye ve ABD arasında imzalanan ikili anlaşma ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 13 Mart 1950 tarih ve 5596 Sayılı Kanun çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Komisyon, Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri, sanatçıları ve kamu görevlilerini; eğitim, yaşam ve seyahat masraflarını kapsayan burslarla desteklemekte ve ABD'de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere eğitim danışmanlığı hizmeti sunmaktadır.

Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonunun faaliyetlerini denetleyen, kural ve politikalarını belirleyen bir yönetim kurulu bulunmaktadır. Yönetim kurulu üyeleri, dördü Türk, dördü Amerikalı olmak üzere sekiz üyeden meydana gelmektedir ve üyeler bir takvim yılı için seçilmektedirler. Üyelerin görevleri, müteakip seneler için uzatılabilmektedir.

Türkiye - ABD Eğitim Kültür Anlaşması (27.12.1949, 1950 Tarih ve 5596 Sayılı Yasa)

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imzalanan genel anlaşmaların tamamlayıcı bir parçası olan eğitim ve kültür alanlarında iş birliği anlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. 27 Şubat 1946 tarihinde Kahire'de imzalanan anlaşma ile Türkiye'ye şartlı hibe edilen bütçedeki paraların kullanılabilmesi için 16 Şubat 1950 tarihinde Dışişleri Bakanlığı ve Bakanlar Kurulu tarafından TBMM'ye Başbakan Şemsettin Günaltay imzası ile kanun teklifi verilmiştir. Bu kanun kamuoyunda Fulbright Programı'nın yasal çerçevesini oluşturmaktadır.

Kanun teklifinin gerekçesinde; Amerikan Hükümeti'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra elinde kalan ihtiyaç fazlası savaş malzemelerinin satışı için diğer devletler ile olduğu gibi Türkiye ile de anlaşma imzaladığı ifade edilmiştir. Ancak anlaşma imzalayan devletlerin bu silahların alımlarından kaynaklı ödemelerini dolar olarak yapmalarının mümkün olmadığı bilindiğinden; bu vesile ile Amerikan Kültürünü yaymak gayesiyle anlaşmalarda ortaya çıkan ABD alacaklarının borçlu ülkeler tarafından kültürel amaçlarla kendi ülkeleri için kullanılmasına ilişkin anlaşmanın imzalandığı ifade edilmektedir.

Türkiye-ABD arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan anlaşmaya göre 10 milyon dolarlık harp malzemesi satın alınmasının kabulü çerçevesinde ABD Büyükelçiliğinin teklifi üzerine iki ülke arasında kültür anlaşması projesi ortaya çıkmıştır.

Fulbright Bursiyeri olarak ABD üniversitelerine eğitim alan 6500 Türk vatandaşı bulunmaktadır. 6500 kişinin tamamına çalışmada yer verilmesi mümkün değildir. Diğer yandan ulaşılabilinen kaynaklarda Fulbright Bursiyerleri ne ilişkin tam bir liste de bulunmamaktadır. Bu nedenlerle, Fulbright Programı’nın Türk eğitim sistemine etkilerini incelemeye çalışılan bu kısımda tercih edilen isimler, Fulbright 65. Yıl Belgeseli, Türkiye Fulbright Komisyonu Web Sayfası, Fulbright Mezunları Derneği Web sayfası, The Turkish Fulbright Commission Newsletter, Fulbright Komisyonunun Arkansas Üniversitesi Fulbright Arşiv kayıtları ve Humphres News gibi çevrim içi kaynaklar ve Türkiye Fulbright Komisyonununun yayın organlarında isimleri bulunanlar arasından seçilmiştir. Bursiyer sayısı 1951 yılından günümüze kademeli olarak artış göstermiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde eğitim almış Türk vatandaşı bursiyerlerin mezuniyet sonrası durumlarını kabaca üç başlıkta incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi, çok az sayıda mezuniyet sonrası ABD de kalarak burada resmi kurumlar ya da özel şirketlerde görev yapan mezunlardır. Nicelik bakımından az sayıdaki bursiyerlerin, ABD'deki görevleri nedeni ile hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde nitelikleri ve etkinlikleri yüksektir. İkinci kısım ise Fulbright mezunu bursiyerlerin büyük bir çoğunluğunu kapsamaktadır. Bu kısıma dâhil olanlar Türkiye'ye dönmekte ve resmi ya da özel kurumlarda görev almaktadırlar. Fulbright Mezun Dernekleri ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Derneği, Çevre Dernekleri vb. sivil toplum kuruluşlarında da aktif olarak görev yapmaktadırlar. Bu kişilerin önemli bir kısmı, Fulbright networku ile bağlarını güçlü bir şekilde sürdürmekte ve W. Fulbright tarafından belirlenmiş ve Fulbrgiht Programı içerisinde değerlendirilen programın hedef politikalarına uygun çalışmalar yapmaktadır. Uluslararası iş birliği, küresel vatandaşlık, karşılıklı anlayış, insanlığın ortak ideali, insanlığın ortak mirası, çevre sorunlarına duyarlılık gibi başlıklar, Fulbright Mezunları ve networkunun önemli ilgi alanlarıdır. Üçüncü başlıkta yer alanlar ise Amerika Birleşik Devletleri'nde Fulbright programlarından yaralandıktan sonra Türkiye'ye dönüp burada Fulbright networku ile bağlantıları zayıf olanlar hatta bazen Amerikanın oluşturmaya çalıştığı yeni dünya düzenine eleştirel bakış açısına sahip olanlardır. W. Fulbright'ın ortaya koyduğu program ve felsefesinin Amerikan emperyalizminin farklı yöntemler ile uygulaması olduğuni ifade eden Fulbright Mezunları da bulunmaktadır.

Fulbright mezunlarının mezuniyet sonrası Türkiye'deki faaliyetleri değerlendirildiğinde, aynı tipte insan yetiştirme sonucunun ortaya çıkmadığı anlaşılmaktadır. Bu değerlendirmeye göre; Türkiye'de Fulbright Algısı başlığında görülen "Yurt dışında eğitim alan herkesin yerli ve milli değerlerden uzak ve düşman olduğu" algısı objektif olmaktan uzaktır. Buna karşın yurt dışında eğitim almanın bireylerde yeni bir kültürel çevreye katılma, yeni bir düşünce dünyası ile buluşmaya imkân sağladığı görülmektedir. Bu yönü ile Fulbright Programı'nın kültürel eksen değişikliği sağlamayı hedefleyen politikası hem global ölçekte hem de Türkiye ölçeğinde başarılı görülmektedir.

Türkiye'de Fulbright Programı ve Fulbright Komisyonu Algısı

Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkındaki anlaşma ve uygulanması, Türkiye kamuoyunda Fulbright Komisyonu adı ile yazılı ve görsel basında sıkça gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz 13 Ocak 2017 tarihinde yeni müfredat düzenlemelerini kamuoyuna açıkladığı basın toplantısında kendisine sorulan sorulara cevap verirken müfredattaki değişikliklerin “Beyaz Kitap”a uygun olarak gerçekleştirildiğini ifade etmiştir. Beyaz Kitap, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından ders müfredatlarında Atatürkçülük konularına ders programlarında nasıl yer verileceğini açıklayan bir klavuz kitap olarak bilinmesine karşılık, kamuoyunda bakanın bu açıklaması Fulbright Komisyonu ile birlikte değerlendirilmiştir.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk 20 Temmuz 2018 tarihinde basın mensupları ile eğitimde yapılacak düzenlemeler hakkında açıklama yapmak üzere bir araya gelmiştir. Toplantıda uzun açıklamalardan sonra kendisine Yeni Akit gazetesi Ankara Haber Müdürü Muhammed Kutlu tarafından yöneltilen Fulbright Eğitim Komisyonunun yeni eğitim düzenlemelerinde etkili olup olmayacağına ilişin sorusuna; “Elbette birtakım dışsal faktörler bazı şeyleri yapmamızı isteyecektir. Etkilemek isteyecektir. Ben onların kendi vazifelerini yaptıklarını düşünüyorum. Bizim de vazifemiz var. Bizim millete borcumuz var. İnanın bizim yüz sayfalık defterimiz varsa, kıyısında bile böyle bir şey yok” ifadeleri ile cevap vermiştir. Bu cevabın gazeteciler tarafından tatmin edici bulunmadığı, basına yansımalarından anlaşılmaktadır.

Esasen, Türkiye kamuoyunda muhafazakâr ve ulusalcı çizgide yayın yapan ve siyasi görüşleri bakımından birbirinden farklı, Milli Gazete (Burhan Bozgeyik, Adnan Öksüz), Yeni Akit (Ahmet Maranki, Abdurrahman Dilipak Yeniçağ, (Arslan Bulut), Milat (Ufuk Coşkun), Odatv vb. yayın organlarında Fulbright Eğitim Komisyonu hakkında çoğunlukla ağır eleştiriler ifade eden haberler ve köşe yazıları yer almaktadır.

Bilim dünyasında Türk Einstein” olarak bilinen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, eğitim sistemindeki Batı etkisini, “1945'e kadar İngiltere'nin sömürgesiydik. 1945'ten sonra ABD'nin sömürgesi olduk. Milli Şef İsmet İnönü 1947 tarihinde yaptığı resmi (Fulbright) anlaşması ile Türk Milli Eğitim sistemini ABD lilere teslim etti” ifadesi ile tespit etmektedir. Oktay Sinanoğlu'un bu değerlendirmesi keskin ve kesin bir yargı olmakla birlikte diğer eleştirel bakış açılarının somut ifadesi olarak görülebilir.

Yukarıda verilen örneklerin dışında Türkiye'de merkez medya olarak isimlendirilen basın yayın organlarında Fulbright Eğitim Komisyonunun faaliyetleri ve gelişmelere ilişkin haberlerde çoğunlukla yapıcı, eleştirel yaklaşımdan uzak bir dil kullanıldığı görülmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde ders programları personel politikaları gibi önemli konularda çalışmalar yapan “Milli Eğitimi Geliştirme Komisyonu” bulunmaktadır. Bu komisyonda görev yapan 60 personelin 3'te 2'si ABD'i uzmanlardan oluştuğu Metin Aydoğan tarafından ifade edilmiştir. 1994 yılında bu komisyonun başında L. Cook adında ABD'li bir uzman bulunmaktaydı. Yine Milli Eğitim Bakanlığında Haward Redd isimli ABD'li eğitim uzmanı Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Danışmanı sıfatı ile görev yapmıştır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD ile diğer ülkeler arasında imzalanan bu ve benzeri ikili anlaşmaların arka planları sürekli olarak tartışılmıştır. Türkiye ile ABD arasında imzalanan eğitim ve kültür alanlarında iş birliği anlaşması da bu çerçevede değerlendirilmiştir. ABD Başkanlarından John F. Kennedy'nin 1962 yılındaki konuşmasında ifade ettiği “dış yardım, Birleşik Devletlerin dünya üzerinde etkili olması ve denetim elde etmesini sağlayan en etkin metotdur” ifadesi Amerika Birleşik Devletleri'nin yardımlarının sorgulanmasına neden olmaktadır. Uluslararası anlaşmalar dünya pazarında büyük ülkelerin ürettiği her türlü ürünün küçük ülkeler tarafından satın alınması ve küçük ülkelerin yeni dünya düzenine uyum sağlamasını temin eden süreçler olarak görülmektedir. Yeni dünya düzeni ise uluslararası anlaşmalar düzeni olarak tanımlanmaktadır, ABD'nin dış ticaret verileri incelendiğinde, ABD ile imzalanan koşullu hibe ve kredi anlaşmaları Amerika Birleşik Devletleri'nin anlaşma imzalanan ülkelere sattığı hizmet ve ürün miktarının artması ile sonuçlandığı görülmektedir. ABD ile eğitim ve kültür alanında iş birliği anlaşması imzalayan ülkelerin ithalat verilerinde Amerika'nın payının arttığı görülmektedir.

Amerikalı eğitimcilerin destekleri ile geliştirilen eğitim modelleri uygulandıkları ülkelerde daha çok uluslarüstü anlayış oluşturmaktadır. Bu anlayış çoğu kez yerel grup ve tarikatların dâhi kapitalizm ideolojisine dâhil teşkilatlar hâline gelmesine bile neden olabilmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinin yumuşak güç unsurları ile desteklenen bu tür yerel yapılar süreç içerisinde Amerika'nın ulusal ve dini kimlik faktörleri nedeniyle ulaşmakta güçlük çektiği bölgelere ABD ideallerinin ulaşması kolaylaştırmaktadır. Böylece Amerikalı eğitimciler, hedef ülkeden başka ülkelere yönelen düşüncelerinin öncü güçleri hâline dönüşerek ABD ideallerini benimsemiş, doğu/Müslüman dünyasında Truva atı nitelikli aktörler hâline dönüşmektedir. Eğitim alanında ABD'nin, Fulbright Vakfı ya da diğer vakıfları aracılığı ile desteklerinin bu yönünün de görülmesi gerekmektedir.

İlerleme, sanayileşme ve çağa ayak uydurma fikirlerinin kapitalist düzende gerçekleştirilebilmesi; birbiri ile ayrılmaz bağlar ile bağlı olan sanayileşme, savunma, politika ve eğitim modelleri ile birleştirilmesi ile mümkün olmuştur. Eğitim modeli, finans kapital ve Batılı sanayi üretiminin prensiplerinden bağımsız olarak düzenlenemez şekilde yapılandırılmıştır. Üretilen modeller içerisinde nüans olarak görülebilecek farklılıklar oluşması mümkündür. Ancak eğitim sisteminiz finans sisteminizden, sanayileşme politikanızdan, savunma politikanızdan bağımsız gelişemez. W. Fulbright'ın konuşmalarında da bu birlikteliklere ve ayrılmazlıklara güçlü vurgular bulunmaktadır.

Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 403 / Haziran 2024