Günümüzdeki eğitim sistemleri, insanı bir yandan kendisine yabancılaştırırken öte yandan da zihnini tarumar etmektir. Ayrıca kafa karışıklığını hâkim kılmaktadır. Bu kafa karışıklığı, görmeyi bir hayli zorlaştıran bir tür sis perdesi meydana getirmektedir. Bu sisle perdelenmiş olan eğitilmiş zihin, iğdiş edilmiş yapısıyla olan biteni dahi idrak edemez hâle gelmektedir. İnsanın dünyaya ve onu çepeçevre kuşatan olgu ve olaylara bakış açısı eğitim vasıtasıyla şekillendiğinden, eğitimin günümüz insanı Üzerindeki etkileri zannettiğimizin epeyce fevkindedir. Bu sebepten günümüz eğitim anlayışının niteliğine yönelik bir soruşturma yaparak eğitimin üstüne çöken sis perdesini bir nebze de olsa aralayabilmek, bugün için şimdiye değin hiç olmadığı kadar mühim bir çabaya karşılık gelir. Tanıtımını yapacağımız "Eğitilmiş İnsanın imali' isim kitabın müellifi Adem İnce'dir. İçinde yaşadığımız hali kavrayabilmek için, bu eserin dikkatle okunması gerekir.
![]() |
Eğitilmiş
İnsanın İmali |
Girizgâh
Günümüz eğitimi, insanı bir yandan
yabancılaştırırken öte yandan da zihnini tarumar eden bir kafa karışıklığını
hâkim kılar. Bu kafa karışıklığı, görmeyi bir hayli zorlaştıran bir tür sis
perdesi meydana getirir. Bu sisle perdelenmiş olan eğitilmiş zihin, iğdiş
edilmiş yapısıyla olan biteni dahi idrak edemez hâle gelir. İnsanın dünyaya ve
onu çepeçevre kuşatan olgu ve olaylara bakış açısı eğitim vasıtasıyla
şekillendiğinden, eğitimin günümüz insanı üzerindeki etkileri zannettiğimizin
epeyce fevkindedir.
Bu sebepten günümüz eğitim anlayışının
niteliğine yönelik bir soruşturma yaparak eğitimin üstüne çöken sis perdesini
bir nebze de olsa aralayabilmek bugün için şimdiye değin hiç olmadığı kadar
mühim bir çabaya karşılık gelir.
Eğitim, bugünkü yaşantımız içerisinde
ziyadesiyle ayrıcalıklı bir konuma sahiptir ve eğitim gibi toplumda fazlasıyla
önem atfedilen ve kendisine muhtelif değerler yüklenen böyle bir kavramı
incelemeye tâbi tutmak, her daim teyakkuzda/tetikte olmayı gerektiren bir
iştigale tekabül eder. Zira, mesele eğitim olduğunda konunun ele alındığı zemin
bir anda kayganlaşabilmektedir.
Eğitimin öne çıkan bir özelliklerinden
biri toplumda eğitim kadar başka hiçbir kavram üzerine bu denli çok postüla
üretilmemiş olmasıdır. Eğitim mevzubahis olduğunda ispat edilmeye gerek
duyulmadan doğru kabul edilen önermelerin hiç olmadığı kadar fazla olduğunu
gözlemleyebilmek mümkün hâle gelir. Öyle ki, bu postülalar o kadar yoğun bir
hâl alır ki, eğitim bu postüla yığını arasında içinden çıkarılması hayli zor
olan bir fantezi dünyasına hapsediliverilir. Netliğin bulanıklığa, gerçekliğin
hülyalara tebeddül ettiği bu dünya, Alice'i Harikalar Diyarı'na götüren tavşan
deliğine tekabül eder. İnsan bir kere o deliğe düşmeyiversin, gerçekliğin
dünyasına geri dönmek mütemadiyen daha zor bir hâl alıverir.
Elinizdeki kitabın yegâne amacı, yukarıda
değinildiği üzere ziyadesiyle hassas bir kavram olan ve kendisi özelinde devasa
bir kurgu dünyasının inşa edildiği eğitim kavramını anlayabilmemizi
engelleyebilecek postülaları sorgulamaya tâbi tutmak, tavşan deliğinin nereye
kadar gittiğini incelemek ve eğitimi hakkıyla idrak edebilmenin önünü
açabilecek tartışmaları mümkün kılabilmektir. Diğer bir ifadeyle, beşeri
“insan” kılan yegâne faaliyet olan eğitimi, içine hapsedilmiş olduğu mevcut
anlayış çarpıklığından kurtarmak adına günümüzde eğitilmiş insanın gerçekte
neye tekabül ettiğini irdeleyen bir soruşturmanın önünü açabilmektir. Bu
anlamda, okumakta olduğunuz bu çalışma, mezkûr amaca hizmet edebilme yolunda
minareyi düzeltmeyi hedefleyen bir çabanın ürünü olarak görülmelidir.
Eğitimin Hâl-i Pürmeleli
Üzerine
Günümüz eğitiminin teknik bir “süje”
olarak üretmeye çalıştığı beşer tipi, davranış kalıpları itibariyle “Tüketiyorum,
o hâlde varım!” diyebilecek kadar kendine yabancılaşmış, salt tüketim
öznesine indirgenmiş ve ekonomik kaygıların, kişiliğini çepeçevre sarmalamış
olduğu kartezyen tipolojiyi bile “aşmıştır”, O artık “Varım, o hâlde
tüketiyorum!” diyen, Byung-Chul Han'ın tabiriyle post-kartezyen bir
süjeye tekabül eder. Hususiyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında radikal
hedonizmin modern yaşam tarzını domine etmesi neticesinde modern bireyden,
davranışlarını sınırsız hazzı tecrübe etme yönünde kanalize etmesi beklene
gelmektedir. Zygmunt Bauman'a göre bu durum, akışkan modernite içerisinde
öğrencilerin, pazarın ihtiyaç hissettiği bireyselliği içselleştirmeleri adına
eğitilmeleriyle mümkün hâle gelir. Bu düzlemde eğitimin salt davranışsal
kalıplar içerisinde de ele alınması, ferdin, hedonist yaşam sarmalı
içerisinde “aktifleştirilerek pasifleştirilmesi”ne hizmet eder. Bu
sürecin tamamı, çağdaş eğitim tanımındaki “istendik” kelimesinde karşılık
bulur.
Bu noktada dikkat çeken husus, eğitimi
davranış değişikliğine indirgeyen meşhur tanımın, içinde şekillendiği
neoliberal dünyanın amaçları doğrultusunda işe koşulduğudur. Marvin Oxenham,
akışkan modernite içerisinde eğitimin de pazarın istekleri doğrultusunda işlev
gördüğünü ve bu yüzden günümüz eğitim anlayışında neoliberal sistemin görmeyi
arzuladığı “elastikiyet/bükülebilirlik” ve “uyumluluk” gibi
temel tüketici hasletlerini içselleştirmiş bireylerin yetiştirilmesine özen
gösterildiğini ifade eder. Aynı görüşü paylaşan Bauman'a göre okulu da içine
alan neoliberal kurumlar, çocukların tüketiciye tahavvülü misyonunu icraya
azmetmiş yapılardır. Ona göre çocukların, arkadaş ve aileleri de dâhil olmak
üzere hayatlarında kurdukları tüm ilişkileri pazarın yarattığı algı ve
değerlendirmeler prizması üzerinden görmek üzere eğitildikleri akışkan toplumda
çocukluk da “benliğin satılması”ndan başka bir anlama gelmemektedir.
Homo Sapiensten Homo
Fabere, Homo Faberden Homo Zapptense
Felsefeci Fehmi Baykan, Zihin
Hijyenine Giriş'te günümüzdeki liberal toplumlarda insanın artık bir homo
faber (imal edici/füretici insan) olarak yetiştirildiğinden bahseder. Üretim ve
tüketime odaklanan bugünün dünyasında “bilgeliğin ve hikmetin” bir kenara
atılarak imalat odaklı “teknik” bilginin ön plana çıkarıldığı ortamda insanın
entelektüel kabiliyetleri de dumura uğramıştır. Bu husus, daha önce bahsi geçen
Anders'in “varlığımızın teknikleşmesi” tabirini hatırlatır. Hannah Arendt ise,
bahsedilen bu insan tipinin homo faber bile olamayacağını, ancak ve ancak
animal laborans (çalışan hayvan) olarak tavsif edilebileceğini vurgular ve
insanı hayvani derekeye indirir.
Bugün kapitalist toplumlardaki eğitim
sistemlerinde yetiştirilen insan tipinin Baykan'ın ifade ettiği tipolojiye
muvafık olduğunu söylemek mümkün. Eğitim sistemleri umumi anlamda Gökalp'in
kelimeleriyle ifade edecek olursak “terbiye”yi ihmal etmiş ve onun yerine
“talim”i ikame etmiştir. Terbiye bilgeliği, hikmeti ve muhtevayı; talim ise
fiziki ve teknik bilgiyi, yani formu ifade eder. Nurettin Topçu, aynı teknik
bilgiye atıf yaparak “Millet ruhu ile bağları kopartılan bugünkü okul,
millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya usta yetiştirmek için
çalışıyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim, gençliğe karakter yerine
hüner verecek ve insanı elbette aşağı canlıların hizasına indirecektir.” derken
sanki Arendt'in animal laboransını ima eder gibidir.
Bu sürecin önemli bir saikinin de
‘maarif’in ‘eğitim’leşmesi olduğu söylenebilir. Semantik müdahalenin zamanla
zihni müdahaleye dönüşmesi nadirattan değildir. Bu bağlamda marifet ve irfan
kökünden türetilmiş olan maarif, ferdin irfanını ve bilgeliğini önceleyen ve
ebeveyni hapsetme korkusu üzerinden dayatılan zorunlu eğitimin dışındaki bir
terbiyeyi mümkün görürken, Sevan Nişanyan'ın Çağdaş Türkçenin
Etimolojisi"nde ifade ettiği üzere “eğitim” ise “hayvan (veya köle)
beslemek, yetiştirmek” anlamlarına gelen öz Türkçe “igidmek”ten türetilmiştir.
Maariften eğitime geçişin etimolojisi dahi bize bilgeliği esas alan bir
yaklaşımdan edimi esas alan, Bauman'ın tabiriyle Pavlov'un davranışçı dünyasına
geçiş yaptığımızı açık bir şekilde gösterir. Eğitimin de bu sebepten “davranış
değişikliği” düzleminde ele alınıp tanımlanıyor oluşu tevekkeli değildir:
“Kavramlar değer yüklüdür ve arkalarında
kocaman bir dünya vardır. Kavramlara sırt çevirmek esasında değerlerden
vazgeçiştir. Cumhuriyet, elindeki tüm imkânları kullanarak bu değişim ve
dönüşüm sevdasıyla büyümüştür. Cumhuriyet, “maarif” kavramının yerine “eğitim”i
getirmekle bilgelik, hüner, seziş, ilham, manevi ve ruhi değer dünyasından
davranış ölçekli bir dünyaya hapis olunmuştur.”
Baykan'ın görüşündeki temel vurgu, Erich
Fromm'un İtaatsizlik Üzerine'de daha fazla eğitim alan bugünün
insanının ironik bir şekilde maalesef daha az muhakeme ettiğini ve fikir
yürüttüğünü, bunun sebebinin ise insanların daha zeki hâle gelmesine rağmen
muhtemelen akıl yürütme kapasitelerinin azalmasına bağlı olduğu tespitinde
ifade edilen temel fikre muvafıktır. Bu ifade “Bilgimiz arttı, ama
zekâmız artmadı. Bilgide zenginleştik, ama bilgelikte zenginleşemedik.” şeklinde
Jung'dan da varittir. Eğitim ile elde edemediğimiz bilgeliğin temelini
oluşturan “kendini bilmek” düsturu, artık her geçen gün artan
bir şekilde yerini hafifmeşrepliğe ve “kendini bilmezliğe” bırakmaktadır.
Kendini Bilmekten
Kendini Bilmezliğe
Ne oldu da kendini bilmeyi en ulvi paye
addeden insanoğlu, bir anda kendini bilmezliğin sarhoş edici girdabına
düşüverdi? Ağırbaşlılığı, tefekkürü ve teemmülü terk ederek hafifmeşrepliğin,
ivediliğin ve bayağılığın cereyanına nasıl kapılıverdi? Evvelce temas edildiği
üzere kapitalizmin ve hususiyle neoliberalizmin beraberinde getirmiş olduğu
toplumsal dönüşümün bu değişimdeki payı elbette ki büyüktür, fakat insana
evvela kendini tanıyabilmeyi öğretmesi gereken eğitimin payı diğer saiklere
kıyasen daha fazladır denilse eğitime haksızlık edilmiş olunmayacaktır
kanaatindeyim, zira günümüz eğitim sistemlerinin amaçları arasında “daha
bilge insan” yetiştirmek gibi bir hedefin olmadığı malumdur. Bırakalım
bilgeliği; Bauman'ın tabiriyle “kadim bilgeliğin pragmatik değerini
kaybettiği”, ya da William Butler Yeats'in benzetmesiyle “bir
kelebek gibi uçup gittiği” ve yittiği bu yeni dünyada eğitimin,
neoliberal düzenin empoze ettiği hodbinlik, bencillik ve hırs gibi
olumsuzluklara panzehir üretme iddiasına sahip olduğu bile söylenemez. Bu
anlamda Comte-Sponville'in “Nasıl erdemli olunur?” sualine vermiş olduğu
“Eğitim yoluyla: Nezaketle, ahlâkla, sevgiyle” cevabı çağdaş eğitim
mantalitesinde bir karşılık bulmaz, çünkü “vicdan” ve “erdem” kelimeleri modern
eğitimsel söz dağarcığımızdan düşmüştür.
Hafifmeşrepliğin hükümferma olduğu ve
yeniyetmeleşmenin revaçta olduğu bir dünyanın terazisinin elbette ki bilgeliğin
sıkletini çekemeyeceği aşikârdır. Zira, öz düzenlemeyi içselleştirmiş tüketici
bir süje görmeyi arzu eden bir sistemin, irfanın ve hikmetin insanın bilincine
kazandıracaklarından endişe ediyor oluşu, şaşırtıcı değildir. Oscar Wilde'in
tabiriyle bahsini ettiğimiz bu “yeni dünyanın kapısında [artık] Kendin
ol!" yazılıdır. Kemal Sayar'a göre kendimiz olmak için kendimizi
göstermemiz gereken bir çağda yaşıyoruz, çünkü kendini bilmek kendine bakmak
değildir, aksine temas hâlinde olduğumuz başkalarına (aynalara) bakarak kendini
bulmaktır; ve lakin Wilde'in bahsettiği kendimiz olma durumu ise imaj üzerinden
kendini gösterme peşinde olan günümüz insanının bir türlü kendisi olamayışı
sorunsalını gündeme getirir. Burada Sartori'nin homo vidensi (seyreden/bakan
insan) karşımıza çıkar. Ona göre artık hepimiz seyretmenin/bakmanın iktidarı
altında yaşayan kişiler durumundayızdır.
Seyreden/bakan insanın mevcudiyeti,
otomatikman bakılmayı/seyredilmeyi arzulayan insanı da peydahlar ve böyle bir
ortamda insan, hususiyle internette ve sosyal medyada mahremiyetini hiçe
sayarak kendisi hakkında birçok özel bilgiyi teşhir eden bir kitlenin parçası
hâline gelir ya da Conrad'ın tabiriyle “aleniyetle cilveleşen” bir
hâlet-i ruhiyeye bürünür.
Homo Digitalis ve
Dijital Panoptikon
Byung-Chul Han, Gustave Le Bon'un
moderniteyi “kitleler çağı” olarak tanımladığından bahseder.
Hâlbuki Han'a göre geç kapitalizmle birlikte ortaya çıkan dijital çağdaki “dijital
sürü, bir topluluğu teşkil etmez, çünkü içinde hiç canlılık barındırmaz. Can, bir
araya gelen ve birleşenden neşet eder. Bunun aksine dijital sürü, izole edilmiş
bireylerden müteşekkildir.” Han'a göre homo digitalis bir “hiç”i
temsil eder.
Dijital ortamı etraflıca analiz eden Han'a
göre bugün artık dijital dönüşüm ile birlikte enformasyonun pasif alıcıları ve
tüketicileri konumundan enformasyonu aktif bir şekilde üreten ve yayınlayan
özneler hâline evrildik. Dijital dönüşüm sayesinde öyle bir evrene geçiş yaptık
ki, artık herkesin “imaj”ı öncelediği, “gerçeği” ve “hakikat”i ötelediği bir
ortamı teneffüs eder olduk. Ona göre gerçek, her zaman karşımızda kusurlu,
yetersiz ve noksan bir formda tezahür ederken imaj ise ancak inşa edilen bir yanılgıdır
ve âdeta üzerinde fotoşopla oynanan bir hiper-gerçeklik olarak tecessüm eder.
Dijital ortamda mahremiyetini hiçe sayarak en özel anlarının görüntülerini bile
paylaşmaktan çekinmeyen homo digitalis, tamamiyle imaj peşinde koşar durur.
Daha fazla like almak, daha fazla followera sahip
olmak, yegâne amaçtır. Han, Psikopolitika'da da dijitalliğe değinir ve Facebook'un
bugün insanların bir araya geldiği sanal kilise ve sinagoglara benzediğini
söyler ve akıllı cep telefonunu ise mahremini gönüllüce paylaşan insanın
yanında taşımış olduğu bir günah çıkarma sandalyesi mesabesinde görür.
Dijital ortamla alâkalı bir diğer mesele
ise onun tıpkı bir “dijital panoptikon” gibi işlev görüyor oluşudur. Bugün
internette ve sosyal medya platformlarında gezerken arkamızda tıpkı Hansel ve
Gretel gibi kırıntılar bırakırız. İngilizcesi cookies, Türkçesi çerezler
olan bu kırıntıların neticesinde dijital platformu kontrol eden sermaye,
kırıntıları birleştirerek nasıl bir kurabiye ya da çerez sevdiğimizi anlar ve
bize ona uygun reklamlar sunmaya başlar. Dijital kimliğimizin ifşası bununla da
sınırlı kalmaz. Hakkımızda hemen hemen her şeyi paylaşmış olduğumuz
dijital ortamda sistemin adımıza oluşturmuş olduğu veriye dayalı bir kimliğimiz
mevcuttur. Parmak izi gibi şahsa özel olan bu veri kimliği, veri şirketlerinin
kullanımına açıktır ve bu sayede dijital panoptikon, işlevlerini muazzam bir
şekilde yerine getirir. Arzularımız, heyecanlarımız, ihtiraslarımız,
sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz ve daha niceleri bu veri havuzunun içerisine
atılır ve harmanlanır. Orwell'in Big Brother'ına nazire
yapılarak Big Data olarak isimlendirilen bu veri mühendisliği
öyle bir hâl alır ki, insanı içinde bulunduğu dünyada bir oyuncak derekesine
indirgeyebilir.
Eğitim Üzerine Üretilen
Postülalar
Eğitim, şimdiye kadar temas edilen
toplumsal ve siyasi değişimlerin dışında değil, aksine merkezinde yer alır,
çünkü eğitim, “içtimai (sosyal) bir olgu” olduğu kadar aynı zamanda
“politiktir” de. Bu yüzden davranış değişikliğine indirgenen eğitim tasavvurunun
eğitimin sosyal, politik, kültürel ve ekonomik veçhelerini de devre dışı
bıraktığı ve görmezden geldiği pekâlâ söylenebilir.
Eğitimin bir toplumsal kurum olarak
işlevlerini ve siyaset başta olmak üzere diğer toplumsal kurumlarla olan
ilişkisini irdelemeyen ve sosyo-politik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik
veçhelerini dikkate almayan bir yaklaşımın, eğitimi “tamamiyle pozitif bir
süreç” olarak değerlendirmemize sebebiyet verdiğini söylemek mümkün. “Eğitim
şart” ve “Her şey eğitimle mümkün” gibi eğitimin fetişleştirildiği söylemlerin
eğitimi anlamaya çok da katkısı olmadığı gibi, aksine mezkûr söylemlerin
eğitimi içinden çıkartılması oldukça zor olan bir fantezi dünyasına
hapsettiğini görmek gerekir.
Eğitim, Dikey
Hareketliliği Sağlayabilir mi?
Eğitimin fantezilerle dolu dünyasındaki
bir diğer postüla, eğitimin toplumdaki gelir dağılımı adaletsizliğini
giderebilecek şekilde dikey hareketliliğin oluşumuna katkı sağlayabileceğidir.
Aralık 2018'de Claire Cain Miller'ın New York Times için kaleme aldığı Modern
Ebeveynliğin Amansızlığı (The Relentlessness of Modern Parenting) isimli
makalesinde 2015 senesi itibariyle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki varlıklı
bir ailenin çocuğu için yıllık ortalama eğitim harcamasının on bin doların
biraz üzerinde olmasına karşın dar gelirli bir ailenin yıllık harcamasının bin
beş yüz doların altında bir yerde olduğundan bahsedilir. Aradaki fark yaklaşık
olarak dokuz bin dolar civarındadır. Bu veriyi daha ilginç kılan esas veri ise
aradaki farkın 1980 yılında dört bin dolardan daha az olması. 1980'den 2015'e
kadar eğitimin, sosyo-ekonomik durumdan mütevellit bu adaletsizliği engellemek
ve azaltmak bir yana, farkın açılmasını dahi engelleyemediği ortadadır.
Bırakalım farkın açılışını engelleyememesini, eğitim, meritokrasinin hâkim
olduğu varsayılan toplumlarda alt sınıflarda dünyaya gelen bir çocuğun üst
sınıflara geçemeyişini de bireyin başarısızlığı olarak etiketleyip
arkasında -bireyin müdahale edemeyeceği- devasa sosyo-ekonomik
süreçlerin yer aldığı sınıfsal gerçekliğin eziciliğinin sebebini dahi bireyin
başarısızlığına mâl etme görevini üstlenir.
Bu bağlamda esas açmaz, bireysel başarı
hikâyelerini mümkün kılan eğitim kurumunun, ne yazık ki toplumu -münferit
hadiselerden ziyade- umumi anlamda dönüştürebilme gücüne sahip olamamasıdır.
Bu yaklaşımımıza bir eleştiri olarak
kapitalist ülkelerdeki yoksul ailelerin eğitimi bir “kurtarıcı” olarak
gördükleri ve yoksul ailelerin, çocuklarının geleceği hususunda eğitim harici
alternatiflerinin bulunmadığı, dolayısıyla gerçekliğin idealizme galip geldiği
bir durumu soyut bir şekilde ele almanın çok da fayda getirmeyeceğini
söyleyerek itiraz edenler çıkabilir. Yaptıkları tespit kısmen doğrudur da.
Eğitim, tüm olumsuzluklarına rağmen yoksul ailelerin tutunabilecekleri dalların
başında gelir. Lakin bu durumun, eğitimin, ailelerin beklentilerine muvafık bir
şekilde vazife gör(e)mediği gerçeğini değiştirmediğini ve de eğitimi hakkıyla
idrak edebilmeye yönelik çabamızı da asla değersiz kılmayacağını hassaten
vurgulamak isterim. Şöyle ifade edeyim: Finansal kapitalizmin en önemli
araçlarından birisi olan borcun/kredinin, aslında orta ve dar gelirli
ailelerin, hayatlarında elde etmek istedikleri metalara erişimlerini
kolaylaştıran ve dolayısıyla yaşam koşullarını iyileştiren bir unsur olduğu
pekâlâ söylenebilir ki, bu durum eğitimin işlevselliğiyle aynı olmasa bile
benzerlik gösterir. Lakin borcun bu yönü, onun aynı zamanda sermayenin ve
neoliberal iktidarın bir manipülasyon aracı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu
sebepten dolayı eğitimi ele alırken onu bir taraftan “negatif olumsuzlama”ya
kurban etmemeye, fakat diğer taraftan da eğitimin mevcut şartlar dâhilinde
nasıl ele alındığı ve ne gibi işlevler gördüğü meselesine odaklanmaya ve onu
mevcut efsunlu hâlinden arındırmaya önem vermek gerektiği kanaatindeyim. S101
Eğitim Bir Toplumu
Kalkındırabilir mi?
İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl
Yaşanır'da “Bir millet ancak insanın eğitim niteliği yüksekse yükselir,
gelişir, zenginleşir” tespitine yer verir. Bu, Daron Acemoğlu'nun James
Robinson ile birlikte kaleme aldığı Ulusların Düşüşü (How Nations Fail)
kitabındaki tezlere oldukça yakın bir temellendirmedir.
Ortaylı'nın eğitime kalkınmada biçmiş
olduğu rol ile Acemoğlu ve Robinson'un savunduğu kalkınma modeli, neoliberal
tezin önemli argümanlarından birini teşkil eder. Lakin bu tezin karşısında
Wallerstein'in teorize ettiği, Marksist yaklaşımın “modern dünya sistemi” yer
alır. Bu teze göre ise, içinde bulunduğumuz modern dünya sisteminde sistemin
güçlülüğünün, etkin bir şekilde işleyebilmesinin ve sürdürebilirliğinin
sağlanabilmesi için sistem içerisindeki en fazla gelişmiş ve kalkınmış güç veya
güçler (merkez) sistemdeki diğer unsurları idare ve kontrol etmek için inşa
etmiş oldukları, ekonominin merkezde yer aldığı siyasal ve ideolojik bağımlılık
politikalarını uygulamaya koyarlar ve bu sayede tesis edilen bu adaletsiz ve
eşitsiz düzen sürgit devam eder. Wallerstein'e göre sermayenin merkezde
yer aldığı bu sistem içerisinde merkez, çepere (çevreye) her daim galip gelir,
zira merkez ekonomileri çevre ülkelerden ham madde alarak onlara mamul ürünler
satarlar ve bu sayede aradaki gelişmişlik farkı mütemadiyen artış gösterir.
Çevre, sistem içerisinde netice itibariyle merkez için ancak bir “pazar”
mesabesinde kalır.
Eğitimin bahsi edilen efsunlu karakterinin
onun yapabildiklerini ve yapamadıklarını anlama noktasında da zihinlerimizde
aşılması zor bariyerler inşa ettiği açıktır. Bu cümleden olmak üzere eğitimin,
yeteneklerin keşfedilmesini sağlayan hususiyetinin yanında postmodernistlerin
ifade ettiği üzere kabiliyetleri körelttiğini ve yaratıcılığı öldürdüğünü,
sınıflar arası geçişi mümkün kılan hususiyetinin yanında Marksistlerin sözünü
etmiş olduğu mevcut sınıfları yeniden üretip toplumdaki sınıfsal yapıyı meşrulaştırdığını,
ferdi özgürleştiren hususiyetinin yanında onu aynı zamanda kolayca iktidarın
bir sömürü nesnesi hâline getirdiğini, bilgilendirici ve ufuk açıcı
hususiyetinin yanında aynı zamanda endoktrinasyon yoluyla ideoloji empoze
ettiğini görebilmek; kısacası olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanlarını da
ıskalamamak için eğitimi sosyolojik zeminde tüm çıplaklığıyla ele almak icap
etmektedir. Hâlbuki çoğu akademisyenimiz nezdinde tıpkı ayın hep aynı yüzünün
görünmesine benzer bir şekilde eğitimin de hep olumlu yüzünün görülmek
istenmesinin yaygın bir temayülü ifade ettiğini ve bu durumun eğitimin diğer
yüzünü daima karanlıkta bırakmayı netice verdiğini söylemek yanlış
olmayacaktır.
Modern Performans
Toplumu
Hırsın ve rekabetin merkezde yer aldığı
neoliberal düzen içerisinde “akışkan” modernlik anlayışının hâkim olduğu
toplum, Byung-Chul Han'ın tabiriyle bir “modern performans toplumu”na
dönüşür. Neoliberal sistemde itaatkâr bir özne olmaktan çıkarak artık bir
“performans süjesi”ne dönüşen insan, hayatı o kadar yoğun yaşamaktadır ki,
durup düşünmeye ve hayatının niteliği üzerinde tefekkür etmeye bile vakti
yoktur. Zira, hayatın ekonomikleştirilmesi ile birlikte “iş” ve “ev” arasında
bir fark kalmadığı gibi, rekabetin insani ilişkileri tanımlamış olduğu bu yeni
cangılda insan rekabetten geri kalmamak için bir anlığına da olsa durmayı
“yarış”tan kopmak olarak düşünür.
Neoliberal düzen, bir tüketici olarak
gördüğü insanın, tüketerek mutluluğu yakalamasını asla istemez, çünkü sistem
onun mütemadiyen tüket(ebil)mesi sayesinde mevcudiyetini sürdürür. Kurulan bu
denge içerisinde tam da Taylor ve Saarinen'in “Arzu tatmini arzulamaz.
Tam tersine arzu, arzuyu arzular.” sözüyle ifade ettikleri durum bahis
mevzudur. Neoliberal sistem, insanın mutluluğu elde ederek tatmin olmasını
değil, sürekli olarak tüketerek mutluluğu yakalayacağı fikrini işler, lakin bu
yakalayış bir türlü gerçekleşmez. Bu durum, Simpsonlar'daki Moe'nun, “Belki
bir gün gelir mutluluğu bulurum, ama bugün değil..” deyişinde
ifadesini bulan, çağdaş insanın acınası hâlini hatırlatır.
İnsandaki sönmesi istenmeyen tutku ateşi
iki taraflı olarak sürekli beslenir durur. Bunlardan birisi Sennett'in
zikrettiği üzere bir yandan kitle iletişim araçları vasıtasıyla tüketiciye
sürekli olarak doymamayı telkin eden iştah açıcı reklamların ifşa ettiği “moda
makinesi” ile, diğer yandan da üretilen ürünlerin kısa süre içerisinde eskimesi
gerektiğini öngören “planlı eskime” yöntemi ile gerçekleşir. Sennett bunları
aktardıktan sonra bu iki görüşte de tüketicinin edilgen bir nesne konumuna
indirgendiğini, hâlbuki yeni kapitalist (neoliberal) düzende tüketicinin,
(ürünlerin) “imaj yaratımına etkin katılım” ve “güç vasıtasıyla tahrik”
yöntemleri kullanılarak etken bir özne olarak inşa edilerek o vazgeçilmez
tüketme ateşini kendisinin canlı tuttuğundan bahseder.
Animal Laborans
Tüketme arzusu fevkinde olan modern insan,
hep daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmak ve bu yüzden de daha fazla
performans sergilemesi gerektiğinin farkındadır. Bu koşullar altında karşımıza
Hannah Arendt'in animal laboransı (çalışan hayvan) çıkıverir. Animal laborans,
hayvani varoluşun açmazına hapsedilmiş insanı temsil eder.
Byung-Chul Han da modern performans
toplumunda yeterince performans sergileyemeyeceği histerisinin baskısı
altındaki insanın, rekabetten ve tüketmekten geri kalmamak için göğüslemesi
gereken iş yükünün ağırlığı karşısında hayvani bir dikkat tekniği geliştirdiğinden
bahseder. “Multitasking” (aynı anda birden fazla iş yapma) olarak
isimlendirdiği bu teknik ile insanın bir yandan yemek yerken diğer yandan
bilgisayarında işini tamamlamaya çalışması ve diğer taraftan da açık olan
televizyonundan sevdiği programı takip etmekten de geri kalmaması örneğinde
olduğu gibi insanın dikkatini paramparça eden ve “derinleştirilmiş dikkat”
yerine “yüzeysel dikkat”i hâkim kılan bir olgudan bahseder. Han, bu örneği, bir
yandan otlanırken diğer yandan yırtıcıların saldırılarından korunmak için
etrafını kollamak zorunda olan ya da avını parçalayıp yerken başkalarına av
olmamak için sürekli çevreyi gözetleme ihtiyacı hisseden hayvanların
geliştirmiş olduğu dikkat tekniğine benzetir. M.W. Apple da rekabetin egemen
oluşuyla birlikte sosyal güvenlik anlayışının zayıfladığı ve bunun da tıpkı
hayvanların yaşamında olduğu gibi en güçlünün hayatta kalabileceği “sosyal
Darwinist bir ortam” oluşturduğu kanaatindedir. Bu tespitler, Marx'ın seneler
evvel ifade etmiş olduğu “İnsana dair ne varsa hayvani olmaktadır.” tespitinin
türevleri olarak görülebilir, zira insan bugün artık çalışan ve tüketen bir
hayvandır.
Michel Foucault: Süje
Üretim Fabrikası Olarak Eğitim
Foucault'ya göre neoliberal düzendeki
eğitim sistemleri, fertleri süjeleştiren (özneleştiren ve nesneleştiren) ve
iktidarın gönüllü ortakları olmaya yönelik onları “ayartan” neoliberal
dispozififin (aygıtın) oldukça önemli bir parçası konumundadır, zira bu sistem
içerisinde insan artık edilgen bir pozisyonda konumlandırıldığı “yönetilen”
durumundan çıkmış ve kendi kendisine yatırım yapan, risk alan ve esasında
içinde yaşamış olduğu neoliberal sistemin âdeta bir “ajan”ı gibi davranan bir
süjeye dönüştürülürken kendisinden en fazla yararlanılan kurumlardan birisi
şüphesiz eğitimdir. Foucault'ya göre böyle bir sistem içerisinde Ball'un
tabiriyle “daha fazla eğitim, daha fazla süjeleştirilmek” anlamına gelir, zira
okul, yeteneklerin keşfedildiği, özgürlüğün içselleştirildiği ya da yeniden
üretimin gerçekleştiği bir mekân olmanın çok ötesinde “bireysel özne
gerçekliğinin disiplin tarafından üretildiği” bir mekân olarak karşımıza çıkar.
Bu mekânda öğrenci kendi davranışlarını takip edebilen ve kendi öğrenimini ölçüp
tartabilen bir “süje” olarak inşa edilir.
Foucault, on sekizinci asrın yapısal
analizini yaparken “hastane, okul ve hapishane gibi kurumların “askeri kamp”
şeklinde” dizayn edildiklerini ve bu durumun “insanların biteviye
gözlenmelerini mümkün kılan” bir mekânsal düzenlemeyi netice verdiğini söyler.
Foucault, bu mimari strüktürü bütün hücreleri gardiyan odasına bakan bir tür
dairevi hapishane olan“panoptikonvari” bir yapılanmaya benzetir. Bu
yapılanmadan muradın ise mahkûmların, işçilerin, hastaların ve öğrencilerin
üzerinde “sürekli izleniyorlarmış” izlenimi oluşturmak olduğunu iddia eder,
zira ona göre önemli olan izlenip izlenmedikleri meselesi değildir; aksine
mühim olan, bu algının oluşturulup “öznelerin” kendi davranışlarına çekidüzen
vermesi gereken bir yapılanmanın inşa edilmesidir. Böyle bir yapılanmada,
muhatapların “arzu edilen davranışları” sergilemesi ve “konformizm” kalıpları
içerisinde davranış sergilemeleri istenir ki, Foucault, bu işleyişi
“Panoptisizm prensibi” olarak isimlendirir. İnşa edilmiş olan bu mekânın içinde
öğrencilerin -tıpkı mahkûmlarda olduğu gibi kendi davranışlarını kontrol edebilme
becerisine (otokontrol) ve kendi eylemlerini değerlendirebilme becerisine sahip
olması beklenir, çünkü arzu edilmeyen davranışların mukabilinde “disiplin” ve
“ceza” yaptırımları işletilir.!
Bir Disipline Edici, Güç
Aracı Olarak Eğitim
Foucault'ya göre okulda “disipline edici”
ve “ceza” yaptırımı işlevi gören bir başka unsur ise “sınav”dır. Bu bağlamda
okul ortamında öğrencilerde “eğitimsel kimliğin” oluşturulabilmesi için hayati
olan ve okul kurumunun merkezinde yer alan “ölçme, fişleme, sınama,
gruplandırma ve takip etme” gibi birtakım “ayırıcı yöntemler”den bahseder. Bu
yöntemler, okul ortamında disiplini ve gücü ikame etmek için kullanılırlar.
Ayırıcı yöntemlerden birisi olan sınav, Foucault'ya göre öğrencilerin “bilmesi
gerektiği bilgileri bilip bilmediklerine yönelik bir güç aracı” olarak tezahür
eder. Weber de sınavı Foucault'ya benzer bir biçimde “akılsal ayıklama süreci”
olarak değerlendirir. Bilginin iktidardan ve iktidarın da bilgiden tecrit
edilemeyeceğini söyleyen Foucault'nun düşüncesinde “sınav” da esasında
iktidarın inşa ettiği bilginin içselleştirilip içselleştirilmediğini
denetlemekle kalmaz, daha da ötesinde içselleştirilmemesi durumunda -zayıf not
almak, dersten kalmak ve benzeri- “cezalandırıcı” bir
davranışa dönüşüverir. Bu sebeplerden ötürü sınav, “bireyi bilginin ve gücün
nesnesi konumuna mevzilendiren prosedürlerin/izleklerin tam merkezinde yer
alır” ve böylece iktidarın arzu ettiği, her an “nesneleştirilebilme”
potansiyeline sahip olan, iktidarın sürekli olarak yeniden üretilmesine katkı
sunacak olan “iştiyaklı/istekli süje” yaratılmış olur.
İktidarın İki Mühim
Aygıtı: Borç ve Sınav
Maurizio Lazzarato, Borçlandırılmış
İnsanın İmali'nde içinde yaşadığımız neoliberal sistemde insanın
borçlandırılarak daha kolay yönetilebilir bir nesne olarak inşa edildiğinden
bahseder, zira ona göre borçlandırılma durumu, borçlunun borcunu ödeyebilmesi
için inisiyatif alarak kendini ve hayatını şekillendirmesini sağlayan bir
“süjeleştirme” sürecini ifade eder. Bu süreçte insan, borcunu ödemek zorunda
olduğu zaman dilimi içerisinde davranışlarını düzenlemeye ve borcunu ödemek
için çalışmaya mecburdur. Bu da bedenin özne kılındığı biyopolitik süreçlerin ve
iktidarın gönüllü bir parçası olma sonucunu ortaya çıkarır. Böylece
davranışlara çeki düzen verilmesi ve iş hayatı içerisinde etkin olunması,
sermayenin görmek istediği insanın, yani daha fazla tüketmek için daha çok
çalışmak zorunda olan animal laboransın inşası ile sonuçlanmış olur. Bu düşünce
içerisinde borç, iktidarın, insanın zamanını yapılandırdığı/tanzim ettiği bir
araç olarak işlev görür. Dolayısıyla, sermayenin insana daha fazla
tüketebilmesi için “bahşetmiş” olduğu borç, esasında -fark edilmese de-
tüketicinin belki de en kıymetli varlığının, zamanının sermaye/iktidar
sahipleri tarafından satın alınışını netice verir.
Foucault'nun görüşlerine ilaveten biz
sınavın da tıpkı borç gibi iktidarın en önemli aygıtlarından biri olduğunu
iddia ediyoruz, çünkü öğrencinin sınavın gelecekteki hayatını dönüştürücü/
transforme edici gücü ile tanıştığı eğitim/okul ortamında hayatını sınava
(hususiyle standartlaştırılmış ulusal/merkezi testlere) yönelik yapılandırması
ve bu yapılandırmanın da “süjeleştirme” ile sonuçlanması durumu bahis
mevzudur. Sınav ile birlikte her ne kadar iktidarın arzu etmiş olduğu
bilgi yapılandırılması gerçekleşse de bunun yanında sınavın belki de bir diğer
önemli işlevi, tıpkı borçta olduğu gibi öğrencilerin zamanlarını tanzim
etmelerini ve de davranışlarına çeki düzen vermelerini gerektiren süreçlerin
yapılandırılmasıdır. Böylelikle borç ile birlikte temin edildiği
şekilde sınav vasıtasıyla da öğrencinin zamanının satın alınması durumu söz
konusudur.
Modern Ulus Devlet,
Endoktrinasyon ve Eğitim
Modern devletin her ne kadar Marksistlerin
tavsif ettiği şekliyle dikey ilişkilerin egemen olduğu strüktür dâhilinde
faaliyet gösterdiğini söyleyemesek de onun tamamiyle özgürlük “bahşederek”
işlediğini söylemek de çok mümkün değildir. Zira, mesele bir çocuğun
eğitilmesine gelince “demokratik” modern devletin Nadesan'ın ifade ettiği üzere
bir anda “paternalist” bir tavır takındığını ve meseleyi “özgürlük”
çerçevesinde değil de bir hayat memat meselesi ekseninde ele aldığını
görürüz. Bu durumda modern devletin kendisini anne ve babanın da
üstünde çocuğun istikbali üzerinde yegâne söz sahibi olacak bir pozisyonda
konumlandırarak eğitimi sosyal mühendislik politikalarının bir aracı olarak
kullanması durumu söz konusudur.
Devlet Çocuğu
Bugün “özgürlükçü” liberal düşüncenin
hükümferma olduğu ülkelerde yaşıyor olsak da mesele gelecek neslin eğitimine
geldiğinde modern devletin, çocuğun velayetini anne ve babadan kendi üstüne
aldığına ve bir anda otokratik bir tavır takındığına şahit oluruz. Bir çocuğun, okula gitme yaşına erişmesiyle (ki
bu da devletin belirlediği bir şeydir), eğitiminin, devletin yapılandırmış
olduğu şartlar muvacehesinde gerçekleşmek “zorunda” olması, demokratik olmaktan
epeyce uzak olsa gerektir.
Bauman'a göre devlet, görmeyi arzuladığı
‘muhayyel toplum’u inşa etmek için eğitime ihtiyaç duyar. Devletin, eğitim
vasıtasıyla makbul vatandaş tanımına muvafık bir nesil yetiştirme amacı
doğrultusunda ülkedeki tüm çocukları belirlediği kıstaslar dâhilinde kendi
eğitim kurumlarında eğitmek istemesi, tabii olarak ideolojik endoktrinasyon
süreçlerinin kullanımını doğurur, zira her devlette farklı bir karşılığı olan
“ideal/makbul vatandaş”, genelde ideolojik yapılandırmayı/inşayı gerektiren bir
olguyu ifade eder. İdeal bir vatandaş olarak eğitilen çocuk, Bernhard'ın
tabiriyle evvela “devlet çocuğu”, akabinde ise “devlet insanı” olarak inşa
edilir.
Wael bin Hallag, İmkânsız Devlet'inde
Bernhard'ın meramını farklı bir yolla anlatır ve “Bir yurttaş olmak,
kendi metafiziğine sahip egemen iradenin altında yaşamak demektir. Bir başka
tanrıyla ve onun altında yaşamaktır, inananların (vatandaşların) hayatları
üzerinde hak iddia edebilen bir tanrıyla.” diyerek modern devletin
sahip olduğu mutlak egemenliği Tanrı'nınkine benzetir.
Eğitim ve İdeolojik
Endoktrinasyon: Türkiye Örneği ya da Kemalistleştiremediklerimizden
misiniz?
Bourdicu'ye göre kurumsallaşmış olan her
eğitim sistemi, “yapısının ve işleyişinin özgül karakteristiklerini,
bir kültürel keyfiyeti yeniden üretme işlevinin yerine getirilmesi için gerekli
kurumsal koşulları kuruma özgü araçlarla üretmek ve yeniden üretmek zorunda
olmasına borçludur.” Eğitim, bu yeniden üretim süreci dâhilinde “ideolojik
endoktrinasyon” (ideolojik aşılama/ beyin yıkama) politikalarında
etkili bir toplumsal kurum olarak işlev görür. Bu “zihinlere kazıma görevini de
ancak ve ancak olabildiğince homojen ve sürekli bir habitusu kuruma özgü
araçlar vasıtasıyla ürettiği ve yeniden ürettiği takdirde yerine getirebilir.”
Buna bir örnek olacak şekilde Türkiye'de de milli eğitim sisteminin uzun
süredir bu kabil bir işlev gördüğünü söylemek mümkün. Eğitim, Cumhuriyet'in
kuruluşundan bugüne Türk ulus-devleti tarafından oldukça önemsenmiş ve Cumhuriyet'in
kurguladığı insan ideali, eğitimsel süreçlerin kullanımıyla gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. Belirlenen insan idealinin umuma dayatılması ise tam da
değinildiği üzere belirlenen bir habitusun eğitim sistemiyle yeniden üretilmesi
yoluyla kotarılmıştır. Günümüzde de hâlihazırda yürürlükte olan Milli Eğitim
Temel Kanunu'nun ikinci maddesinin birinci fıkrası Türkiye'nin yetiştirmeyi
arzuladığı “makbul vatandaş” tanımını açık bir şekilde ortaya koyar:
“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk
Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada
ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlâki,
insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren;
ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan
haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik
ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve
sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak
yetiştirmek”
Milli eğitimin birinci genel amacını ifade
eden bu maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, Türkiye “bütün fertlerini
Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı” vatandaşlar
olarak yetiştirmeyi arzular. Çocuğunun “Atatürkçü” olarak yetişmesini
istemeyen bir ailenin bu durumda yapabileceği fazla bir şey yoktur. Zira,
okul çağına geldiğinde çocuğunu merkezi müfredatın öğretildiği -devlete ya da
özel teşebbüse ait- okullardan birine göndermek mecburiyetinde olan
ebeveynlerin mezkûr duruma müdahil olabilme hakları ellerinden alınır. Bu
düzlemde modern ulus-devletin, görmeyi arzuladığı vatandaşı yetiştirebileceği
şartları oluşturarak çocuğun da velayetini üstlenmesi ve onun “nasıl birisi
olması gerektiği”ne tek başına karar vermesi durumu bahis mevzudur.
Türkiye'deki okullarda yürütülen ideolojik
eğitimin öğrenciler üzerindeki etkileri için Esra Elmas'ın “İlkokul
Çocuklarında Atatürk Algısı” isimli tezine müracaat ederek genel bir izlenim
elde edilebileceği kanaatindeyim. İlkokul çocukları üzerinde metafor çalışması
yapan Elmas, sonuna doğru şöyle bir değerlendirme yapar:
“Atatürk'ün çocukların zihninde nasıl bir
yer işgal ettiği ve ne şekilde algılandığı sorusu en özet ifadesiyle Atatürk'ün
insan üstü bir varlık şeklinde algılandığını ortaya koyuyor. Bir tarihi
şahsiyet olarak Atatürk çocukların metinlerinde adeta bir “başlangıç noktası”
olarak tarif ediliyor. Miladi takvim, yani Batı Hıristiyan dünyasında “zaman”
nasıl İsa'nın doğumu ile başlıyorsa, çocukların metinlerinden çıkan anlam,
Türkiye'deki zamanın da Atatürk'ün doğumu ile başladığını söylüyor. Öyle ki
çocukların tarifleri ondan öncesini yok sayıyor; ondan öncesini zaten kötü,
karanlık ve anlamsız buluyor. Atatürk her şeye bir anlam katıyor.”
Bütün fertleri “Atatürkçü” olarak
yetiştirme gayesinin çocukların zihninde yadsınamayacak etkiler
uyandırabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin durum bu tespitlerle de
sınırlı kalmıyor. Sözlerine Millin, ideolojik eğitimin “zihinler üzerinde bir
despotluk inşa edebileceği” fikrini teyit edebilecek şu tespitleriyle devam
eder Elmas:
“Çocuklar Atatürk'ü hem modern insanın
sahip olabileceği en “kusursuz akıl” şeklinde algılıyorlar hem de “akıl ötesi”
olabilecek her türlü özellikle birlikte anıyorlar. Kısaca Atatürk çocukların
zihninde öyle kusursuzlaşıyor ki bu Atatürk'ü, dini ve ruhani unsurları mümkün
olduğunca filtre ederek modern değerlerle kurduğu ülkede aynı anda bir Mesih,
bir peygamber ve bir Tanrı yapıyor.”
Mustafa Kemal'in mistik bir karaktere
dönüştürülerek akabinde bu karakterin devlet eğitimi vasıtasıyla umuma
benimsetilmesi Fikret Başkaya'ya göre bilinçli bir politikaya
tekabül eder: “İnsanüstü kurtarıcı, yoktan var edici, imkânsızı başaran
ulu önder mitiyle amaçlanan, insanlara şunu söyletmekti: O olmasaydı biz de
olmazdık... Varlığımızı ona borçluyuz... Bu ülkede okula gidip de bu anlayışa
sahip olmadan mezun olana rastlamak mümkün mü?”
Bu noktada tam anlamıyla dinde karşılığını
bulan “Tanrı'ya karşı borçlu olma” fikri, seküler bir zemin üzerinde şahıs
kültü vasıtasıyla inşa edilmeye çalışılır. Bu minvalde yurttaşlık tanımı da
borçluluk fikri üzerine bina edilerek her yurttaştan borcuna sadık kalması
beklenir. Bu beklentiyi bir ideolog şöyle ifade eder: “Bugün ona küfür
edenler de dâhil, herkes yaşamını ona borçludur. Çünkü Atatürk olmasaydı bugün
onların ne anneleri, ne de babaları olacaktı. Yunanlılar dedelerini ve
ninelerini öldürmüş olacaktı. Ya da zorla Hıristiyan yapacaklardı. Belki de
bugün adları Aleko, Nicos, Eleni, Marya olacaktır. Bunları düşünmek lazım.” Elmas'ın
tezindeki bulgular bu beklentinin çocuklar nezdinde arzu edildiği hâliyle
yüksek oranda gerçekleştiğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.
İdeolojik endoktrinasyonun çocukların
nezih zihinlerinde meydana getirmiş olduğu infial, devlet insanının imali
sürecinde körpe zihinlerin nasıl berhava edildiğini açık bir şekilde gösterir.
Böyle bir ortamda “aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek”,
hamasi bir söylemden öteye gidemez. Aksine, kişisel kült üzerine bina edilmiş
olan bir ideolojinin çocukların zihinlerini iğdiş eden hususiyeti, ferdin zihin
dünyasını tarumar eden bir duruma tekabül eder. Mezkûr zeminde alınan eğitimin,
ancak ve ancak tefessüh etmiş bir dimağı netice vermesi kaçınılmazdır. Şahıs
kültüne ilaveten Kemalist ideolojiyle ilintili bir biçimde militarist birtakım
pratiklerin de okul ortamı içerisinde öğrencilerin iştirak ettiği ritüelvari
uygulamalarda yer alıyor oluşu, tefessüh eden dimağı hizaya sokan bir garantör
olarak işlev görür. Bu zeminde tam da Aliya İzzetbegoviç'in değindiği üzere tek
taraflı yönlendirilen, beyin yıkama pratikleri üzerine bina edilen, düşünmemeyi
telkin eden, insanları yalnızca kendi amaçları doğrultusunda yetiştirmeyi
amaçlayan, ufuk açıcı bir yönü olmayan ve dolayısıyla da özgürlükleri
olabildiğince daraltan, insanlık dışı bir eğitim söz konusudur. Meselenin
ironik tarafı ise Kemalist mantalitenin, skolastik yapısını eleştirdiği medrese
kültürünü ilga ederek yerine kendi skolastik eğitim anlayışını ikame etmiş
olmasıdır. Bu durumda değişen tek şey, “makbul vatandaş” tanımının
muhtevasıdır. Ve meselenin en trajik tarafı, tüm bu uygulamalar, kamu
otoritesi kullanılarak ülkedeki bütün çocuklara teşmil olunacak bir tarzda icra
edilir.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 391 / Haziran 2023

