Eğitilmiş İnsanın İmali - Alparslan Aydar

Eğitilmiş İnsanın İmali

Günümüzdeki eğitim sistemleri, insanı bir yandan kendisine yabancılaştırırken öte yandan da zihnini tarumar etmektir. Ayrıca kafa karışıklığını hâkim kılmaktadır. Bu kafa karışıklığı, görmeyi bir hayli zorlaştıran bir tür sis perdesi meydana getirmektedir. Bu sisle perdelenmiş olan eğitilmiş zihin, iğdiş edilmiş yapısıyla olan biteni dahi idrak edemez hâle gelmektedir. İnsanın dünyaya ve onu çepeçevre kuşatan olgu ve olaylara bakış açısı eğitim vasıtasıyla şekillendiğinden, eğitimin günümüz insanı Üzerindeki etkileri zannettiğimizin epeyce fevkindedir. Bu sebepten günümüz eğitim anlayışının niteliğine yönelik bir soruşturma yaparak eğitimin üstüne çöken sis perdesini bir nebze de olsa aralayabilmek, bugün için şimdiye değin hiç olmadığı kadar mühim bir çabaya karşılık gelir. Tanıtımını yapacağımız "Eğitilmiş İnsanın imali' isim kitabın müellifi Adem İnce'dir. İçinde yaşadığımız hali kavrayabilmek için, bu eserin dikkatle okunması gerekir.

Eğitilmiş İnsanın İmali
Adem İnce
İnsan Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 391 / Haziran 2023

Girizgâh

Günümüz eğitimi, insanı bir yandan yabancılaştırırken öte yandan da zihnini tarumar eden bir kafa karışıklığını hâkim kılar. Bu kafa karışıklığı, görmeyi bir hayli zorlaştıran bir tür sis perdesi meydana getirir. Bu sisle perdelenmiş olan eğitilmiş zihin, iğdiş edilmiş yapısıyla olan biteni dahi idrak edemez hâle gelir. İnsanın dünyaya ve onu çepeçevre kuşatan olgu ve olaylara bakış açısı eğitim vasıtasıyla şekillendiğinden, eğitimin günümüz insanı üzerindeki etkileri zannettiğimizin epeyce fevkindedir.

Bu sebepten günümüz eğitim anlayışının niteliğine yönelik bir soruşturma yaparak eğitimin üstüne çöken sis perdesini bir nebze de olsa aralayabilmek bugün için şimdiye değin hiç olmadığı kadar mühim bir çabaya karşılık gelir.

Eğitim, bugünkü yaşantımız içerisinde ziyadesiyle ayrıcalıklı bir konuma sahiptir ve eğitim gibi toplumda fazlasıyla önem atfedilen ve kendisine muhtelif değerler yüklenen böyle bir kavramı incelemeye tâbi tutmak, her daim teyakkuzda/tetikte olmayı gerektiren bir iştigale tekabül eder. Zira, mesele eğitim olduğunda konunun ele alındığı zemin bir anda kayganlaşabilmektedir.

Eğitimin öne çıkan bir özelliklerinden biri toplumda eğitim kadar başka hiçbir kavram üzerine bu denli çok postüla üretilmemiş olmasıdır. Eğitim mevzubahis olduğunda ispat edilmeye gerek duyulmadan doğru kabul edilen önermelerin hiç olmadığı kadar fazla olduğunu gözlemleyebilmek mümkün hâle gelir. Öyle ki, bu postülalar o kadar yoğun bir hâl alır ki, eğitim bu postüla yığını arasında içinden çıkarılması hayli zor olan bir fantezi dünyasına hapsediliverilir. Netliğin bulanıklığa, gerçekliğin hülyalara tebeddül ettiği bu dünya, Alice'i Harikalar Diyarı'na götüren tavşan deliğine tekabül eder. İnsan bir kere o deliğe düşmeyiversin, gerçekliğin dünyasına geri dönmek mütemadiyen daha zor bir hâl alıverir.

Elinizdeki kitabın yegâne amacı, yukarıda değinildiği üzere ziyadesiyle hassas bir kavram olan ve kendisi özelinde devasa bir kurgu dünyasının inşa edildiği eğitim kavramını anlayabilmemizi engelleyebilecek postülaları sorgulamaya tâbi tutmak, tavşan deliğinin nereye kadar gittiğini incelemek ve eğitimi hakkıyla idrak edebilmenin önünü açabilecek tartışmaları mümkün kılabilmektir. Diğer bir ifadeyle, beşeri “insan” kılan yegâne faaliyet olan eğitimi, içine hapsedilmiş olduğu mevcut anlayış çarpıklığından kurtarmak adına günümüzde eğitilmiş insanın gerçekte neye tekabül ettiğini irdeleyen bir soruşturmanın önünü açabilmektir. Bu anlamda, okumakta olduğunuz bu çalışma, mezkûr amaca hizmet edebilme yolunda minareyi düzeltmeyi hedefleyen bir çabanın ürünü olarak görülmelidir.

Eğitimin Hâl-i Pürmeleli Üzerine

Günümüz eğitiminin teknik bir “süje” olarak üretmeye çalıştığı beşer tipi, davranış kalıpları itibariyle “Tüketiyorum, o hâlde varım!” diyebilecek kadar kendine yabancılaşmış, salt tüketim öznesine indirgenmiş ve ekonomik kaygıların, kişiliğini çepeçevre sarmalamış olduğu kartezyen tipolojiyi bile “aşmıştır”, O artık “Varım, o hâlde tüketiyorum!” diyen, Byung-Chul Han'ın tabiriyle post-kartezyen bir süjeye tekabül eder. Hususiyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında radikal hedonizmin modern yaşam tarzını domine etmesi neticesinde modern bireyden, davranışlarını sınırsız hazzı tecrübe etme yönünde kanalize etmesi beklene gelmektedir. Zygmunt Bauman'a göre bu durum, akışkan modernite içerisinde öğrencilerin, pazarın ihtiyaç hissettiği bireyselliği içselleştirmeleri adına eğitilmeleriyle mümkün hâle gelir. Bu düzlemde eğitimin salt davranışsal kalıplar içerisinde de ele alınması, ferdin, hedonist yaşam sarmalı içerisinde “aktifleştirilerek pasifleştirilmesi”ne hizmet eder. Bu sürecin tamamı, çağdaş eğitim tanımındaki “istendik” kelimesinde karşılık bulur.

Bu noktada dikkat çeken husus, eğitimi davranış değişikliğine indirgeyen meşhur tanımın, içinde şekillendiği neoliberal dünyanın amaçları doğrultusunda işe koşulduğudur. Marvin Oxenham, akışkan modernite içerisinde eğitimin de pazarın istekleri doğrultusunda işlev gördüğünü ve bu yüzden günümüz eğitim anlayışında neoliberal sistemin görmeyi arzuladığı “elastikiyet/bükülebilirlik” ve “uyumluluk” gibi temel tüketici hasletlerini içselleştirmiş bireylerin yetiştirilmesine özen gösterildiğini ifade eder. Aynı görüşü paylaşan Bauman'a göre okulu da içine alan neoliberal kurumlar, çocukların tüketiciye tahavvülü misyonunu icraya azmetmiş yapılardır. Ona göre çocukların, arkadaş ve aileleri de dâhil olmak üzere hayatlarında kurdukları tüm ilişkileri pazarın yarattığı algı ve değerlendirmeler prizması üzerinden görmek üzere eğitildikleri akışkan toplumda çocukluk da “benliğin satılması”ndan başka bir anlama gelmemektedir.

Homo Sapiensten Homo Fabere, Homo Faberden Homo Zapptense

Felsefeci Fehmi Baykan, Zihin Hijyenine Giriş'te günümüzdeki liberal toplumlarda insanın artık bir homo faber (imal edici/füretici insan) olarak yetiştirildiğinden bahseder. Üretim ve tüketime odaklanan bugünün dünyasında “bilgeliğin ve hikmetin” bir kenara atılarak imalat odaklı “teknik” bilginin ön plana çıkarıldığı ortamda insanın entelektüel kabiliyetleri de dumura uğramıştır. Bu husus, daha önce bahsi geçen Anders'in “varlığımızın teknikleşmesi” tabirini hatırlatır. Hannah Arendt ise, bahsedilen bu insan tipinin homo faber bile olamayacağını, ancak ve ancak animal laborans (çalışan hayvan) olarak tavsif edilebileceğini vurgular ve insanı hayvani derekeye indirir.

Bugün kapitalist toplumlardaki eğitim sistemlerinde yetiştirilen insan tipinin Baykan'ın ifade ettiği tipolojiye muvafık olduğunu söylemek mümkün. Eğitim sistemleri umumi anlamda Gökalp'in kelimeleriyle ifade edecek olursak “terbiye”yi ihmal etmiş ve onun yerine “talim”i ikame etmiştir. Terbiye bilgeliği, hikmeti ve muhtevayı; talim ise fiziki ve teknik bilgiyi, yani formu ifade eder. Nurettin Topçu, aynı teknik bilgiye atıf yaparak “Millet ruhu ile bağları kopartılan bugünkü okul, millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya usta yetiştirmek için çalışıyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim, gençliğe karakter yerine hüner verecek ve insanı elbette aşağı canlıların hizasına indirecektir.” derken sanki Arendt'in animal laboransını ima eder gibidir.

Bu sürecin önemli bir saikinin de ‘maarif’in ‘eğitim’leşmesi olduğu söylenebilir. Semantik müdahalenin zamanla zihni müdahaleye dönüşmesi nadirattan değildir. Bu bağlamda marifet ve irfan kökünden türetilmiş olan maarif, ferdin irfanını ve bilgeliğini önceleyen ve ebeveyni hapsetme korkusu üzerinden dayatılan zorunlu eğitimin dışındaki bir terbiyeyi mümkün görürken, Sevan Nişanyan'ın Çağdaş Türkçenin Etimolojisi"nde ifade ettiği üzere “eğitim” ise “hayvan (veya köle) beslemek, yetiştirmek” anlamlarına gelen öz Türkçe “igidmek”ten türetilmiştir. Maariften eğitime geçişin etimolojisi dahi bize bilgeliği esas alan bir yaklaşımdan edimi esas alan, Bauman'ın tabiriyle Pavlov'un davranışçı dünyasına geçiş yaptığımızı açık bir şekilde gösterir. Eğitimin de bu sebepten “davranış değişikliği” düzleminde ele alınıp tanımlanıyor oluşu tevekkeli değildir:

“Kavramlar değer yüklüdür ve arkalarında kocaman bir dünya vardır. Kavramlara sırt çevirmek esasında değerlerden vazgeçiştir. Cumhuriyet, elindeki tüm imkânları kullanarak bu değişim ve dönüşüm sevdasıyla büyümüştür. Cumhuriyet, “maarif” kavramının yerine “eğitim”i getirmekle bilgelik, hüner, seziş, ilham, manevi ve ruhi değer dünyasından davranış ölçekli bir dünyaya hapis olunmuştur.”

Baykan'ın görüşündeki temel vurgu, Erich Fromm'un İtaatsizlik Üzerine'de daha fazla eğitim alan bugünün insanının ironik bir şekilde maalesef daha az muhakeme ettiğini ve fikir yürüttüğünü, bunun sebebinin ise insanların daha zeki hâle gelmesine rağmen muhtemelen akıl yürütme kapasitelerinin azalmasına bağlı olduğu tespitinde ifade edilen temel fikre muvafıktır. Bu ifade “Bilgimiz arttı, ama zekâmız artmadı. Bilgide zenginleştik, ama bilgelikte zenginleşemedik.” şeklinde Jung'dan da varittir. Eğitim ile elde edemediğimiz bilgeliğin temelini oluşturan “kendini bilmek” düsturu, artık her geçen gün artan bir şekilde yerini hafifmeşrepliğe ve “kendini bilmezliğe” bırakmaktadır.

Kendini Bilmekten Kendini Bilmezliğe

Ne oldu da kendini bilmeyi en ulvi paye addeden insanoğlu, bir anda kendini bilmezliğin sarhoş edici girdabına düşüverdi? Ağırbaşlılığı, tefekkürü ve teemmülü terk ederek hafifmeşrepliğin, ivediliğin ve bayağılığın cereyanına nasıl kapılıverdi? Evvelce temas edildiği üzere kapitalizmin ve hususiyle neoliberalizmin beraberinde getirmiş olduğu toplumsal dönüşümün bu değişimdeki payı elbette ki büyüktür, fakat insana evvela kendini tanıyabilmeyi öğretmesi gereken eğitimin payı diğer saiklere kıyasen daha fazladır denilse eğitime haksızlık edilmiş olunmayacaktır kanaatindeyim, zira günümüz eğitim sistemlerinin amaçları arasında “daha bilge insan” yetiştirmek gibi bir hedefin olmadığı malumdur. Bırakalım bilgeliği; Bauman'ın tabiriyle “kadim bilgeliğin pragmatik değerini kaybettiği”, ya da William Butler Yeats'in benzetmesiyle “bir kelebek gibi uçup gittiği” ve yittiği bu yeni dünyada eğitimin, neoliberal düzenin empoze ettiği hodbinlik, bencillik ve hırs gibi olumsuzluklara panzehir üretme iddiasına sahip olduğu bile söylenemez. Bu anlamda Comte-Sponville'in “Nasıl erdemli olunur?” sualine vermiş olduğu “Eğitim yoluyla: Nezaketle, ahlâkla, sevgiyle” cevabı çağdaş eğitim mantalitesinde bir karşılık bulmaz, çünkü “vicdan” ve “erdem” kelimeleri modern eğitimsel söz dağarcığımızdan düşmüştür.

Hafifmeşrepliğin hükümferma olduğu ve yeniyetmeleşmenin revaçta olduğu bir dünyanın terazisinin elbette ki bilgeliğin sıkletini çekemeyeceği aşikârdır. Zira, öz düzenlemeyi içselleştirmiş tüketici bir süje görmeyi arzu eden bir sistemin, irfanın ve hikmetin insanın bilincine kazandıracaklarından endişe ediyor oluşu, şaşırtıcı değildir. Oscar Wilde'in tabiriyle bahsini ettiğimiz bu “yeni dünyanın kapısında [artık] Kendin ol!" yazılıdır. Kemal Sayar'a göre kendimiz olmak için kendimizi göstermemiz gereken bir çağda yaşıyoruz, çünkü kendini bilmek kendine bakmak değildir, aksine temas hâlinde olduğumuz başkalarına (aynalara) bakarak kendini bulmaktır; ve lakin Wilde'in bahsettiği kendimiz olma durumu ise imaj üzerinden kendini gösterme peşinde olan günümüz insanının bir türlü kendisi olamayışı sorunsalını gündeme getirir. Burada Sartori'nin homo vidensi (seyreden/bakan insan) karşımıza çıkar. Ona göre artık hepimiz seyretmenin/bakmanın iktidarı altında yaşayan kişiler durumundayızdır.

Seyreden/bakan insanın mevcudiyeti, otomatikman bakılmayı/seyredilmeyi arzulayan insanı da peydahlar ve böyle bir ortamda insan, hususiyle internette ve sosyal medyada mahremiyetini hiçe sayarak kendisi hakkında birçok özel bilgiyi teşhir eden bir kitlenin parçası hâline gelir ya da Conrad'ın tabiriyle “aleniyetle cilveleşen” bir hâlet-i ruhiyeye bürünür.

Homo Digitalis ve Dijital Panoptikon

Byung-Chul Han, Gustave Le Bon'un moderniteyi “kitleler çağı” olarak tanımladığından bahseder. Hâlbuki Han'a göre geç kapitalizmle birlikte ortaya çıkan dijital çağdaki “dijital sürü, bir topluluğu teşkil etmez, çünkü içinde hiç canlılık barındırmaz. Can, bir araya gelen ve birleşenden neşet eder. Bunun aksine dijital sürü, izole edilmiş bireylerden müteşekkildir.” Han'a göre homo digitalis bir “hiç”i temsil eder.

Dijital ortamı etraflıca analiz eden Han'a göre bugün artık dijital dönüşüm ile birlikte enformasyonun pasif alıcıları ve tüketicileri konumundan enformasyonu aktif bir şekilde üreten ve yayınlayan özneler hâline evrildik. Dijital dönüşüm sayesinde öyle bir evrene geçiş yaptık ki, artık herkesin “imaj”ı öncelediği, “gerçeği” ve “hakikat”i ötelediği bir ortamı teneffüs eder olduk. Ona göre gerçek, her zaman karşımızda kusurlu, yetersiz ve noksan bir formda tezahür ederken imaj ise ancak inşa edilen bir yanılgıdır ve âdeta üzerinde fotoşopla oynanan bir hiper-gerçeklik olarak tecessüm eder. Dijital ortamda mahremiyetini hiçe sayarak en özel anlarının görüntülerini bile paylaşmaktan çekinmeyen homo digitalis, tamamiyle imaj peşinde koşar durur. Daha fazla like almak, daha fazla followera sahip olmak, yegâne amaçtır. Han, Psikopolitika'da da dijitalliğe değinir ve Facebook'un bugün insanların bir araya geldiği sanal kilise ve sinagoglara benzediğini söyler ve akıllı cep telefonunu ise mahremini gönüllüce paylaşan insanın yanında taşımış olduğu bir günah çıkarma sandalyesi mesabesinde görür.

Dijital ortamla alâkalı bir diğer mesele ise onun tıpkı bir “dijital panoptikon” gibi işlev görüyor oluşudur. Bugün internette ve sosyal medya platformlarında gezerken arkamızda tıpkı Hansel ve Gretel gibi kırıntılar bırakırız. İngilizcesi cookies, Türkçesi çerezler olan bu kırıntıların neticesinde dijital platformu kontrol eden sermaye, kırıntıları birleştirerek nasıl bir kurabiye ya da çerez sevdiğimizi anlar ve bize ona uygun reklamlar sunmaya başlar. Dijital kimliğimizin ifşası bununla da sınırlı kalmaz. Hakkımızda hemen hemen her şeyi paylaşmış olduğumuz dijital ortamda sistemin adımıza oluşturmuş olduğu veriye dayalı bir kimliğimiz mevcuttur. Parmak izi gibi şahsa özel olan bu veri kimliği, veri şirketlerinin kullanımına açıktır ve bu sayede dijital panoptikon, işlevlerini muazzam bir şekilde yerine getirir. Arzularımız, heyecanlarımız, ihtiraslarımız, sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz ve daha niceleri bu veri havuzunun içerisine atılır ve harmanlanır. Orwell'in Big Brother'ına nazire yapılarak Big Data olarak isimlendirilen bu veri mühendisliği öyle bir hâl alır ki, insanı içinde bulunduğu dünyada bir oyuncak derekesine indirgeyebilir.

Eğitim Üzerine Üretilen Postülalar

Eğitim, şimdiye kadar temas edilen toplumsal ve siyasi değişimlerin dışında değil, aksine merkezinde yer alır, çünkü eğitim, “içtimai (sosyal) bir olgu” olduğu kadar aynı zamanda “politiktir” de. Bu yüzden davranış değişikliğine indirgenen eğitim tasavvurunun eğitimin sosyal, politik, kültürel ve ekonomik veçhelerini de devre dışı bıraktığı ve görmezden geldiği pekâlâ söylenebilir.

Eğitimin bir toplumsal kurum olarak işlevlerini ve siyaset başta olmak üzere diğer toplumsal kurumlarla olan ilişkisini irdelemeyen ve sosyo-politik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik veçhelerini dikkate almayan bir yaklaşımın, eğitimi “tamamiyle pozitif bir süreç” olarak değerlendirmemize sebebiyet verdiğini söylemek mümkün. “Eğitim şart” ve “Her şey eğitimle mümkün” gibi eğitimin fetişleştirildiği söylemlerin eğitimi anlamaya çok da katkısı olmadığı gibi, aksine mezkûr söylemlerin eğitimi içinden çıkartılması oldukça zor olan bir fantezi dünyasına hapsettiğini görmek gerekir.

Eğitim, Dikey Hareketliliği Sağlayabilir mi?

Eğitimin fantezilerle dolu dünyasındaki bir diğer postüla, eğitimin toplumdaki gelir dağılımı adaletsizliğini giderebilecek şekilde dikey hareketliliğin oluşumuna katkı sağlayabileceğidir. Aralık 2018'de Claire Cain Miller'ın New York Times için kaleme aldığı Modern Ebeveynliğin Amansızlığı (The Relentlessness of Modern Parenting) isimli makalesinde 2015 senesi itibariyle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki varlıklı bir ailenin çocuğu için yıllık ortalama eğitim harcamasının on bin doların biraz üzerinde olmasına karşın dar gelirli bir ailenin yıllık harcamasının bin beş yüz doların altında bir yerde olduğundan bahsedilir. Aradaki fark yaklaşık olarak dokuz bin dolar civarındadır. Bu veriyi daha ilginç kılan esas veri ise aradaki farkın 1980 yılında dört bin dolardan daha az olması. 1980'den 2015'e kadar eğitimin, sosyo-ekonomik durumdan mütevellit bu adaletsizliği engellemek ve azaltmak bir yana, farkın açılmasını dahi engelleyemediği ortadadır. Bırakalım farkın açılışını engelleyememesini, eğitim, meritokrasinin hâkim olduğu varsayılan toplumlarda alt sınıflarda dünyaya gelen bir çocuğun üst sınıflara geçemeyişini de bireyin başarısızlığı olarak etiketleyip arkasında -bireyin müdahale edemeyeceği- devasa sosyo-ekonomik süreçlerin yer aldığı sınıfsal gerçekliğin eziciliğinin sebebini dahi bireyin başarısızlığına mâl etme görevini üstlenir.

Bu bağlamda esas açmaz, bireysel başarı hikâyelerini mümkün kılan eğitim kurumunun, ne yazık ki toplumu -münferit hadiselerden ziyade- umumi anlamda dönüştürebilme gücüne sahip olamamasıdır.

Bu yaklaşımımıza bir eleştiri olarak kapitalist ülkelerdeki yoksul ailelerin eğitimi bir “kurtarıcı” olarak gördükleri ve yoksul ailelerin, çocuklarının geleceği hususunda eğitim harici alternatiflerinin bulunmadığı, dolayısıyla gerçekliğin idealizme galip geldiği bir durumu soyut bir şekilde ele almanın çok da fayda getirmeyeceğini söyleyerek itiraz edenler çıkabilir. Yaptıkları tespit kısmen doğrudur da. Eğitim, tüm olumsuzluklarına rağmen yoksul ailelerin tutunabilecekleri dalların başında gelir. Lakin bu durumun, eğitimin, ailelerin beklentilerine muvafık bir şekilde vazife gör(e)mediği gerçeğini değiştirmediğini ve de eğitimi hakkıyla idrak edebilmeye yönelik çabamızı da asla değersiz kılmayacağını hassaten vurgulamak isterim. Şöyle ifade edeyim: Finansal kapitalizmin en önemli araçlarından birisi olan borcun/kredinin, aslında orta ve dar gelirli ailelerin, hayatlarında elde etmek istedikleri metalara erişimlerini kolaylaştıran ve dolayısıyla yaşam koşullarını iyileştiren bir unsur olduğu pekâlâ söylenebilir ki, bu durum eğitimin işlevselliğiyle aynı olmasa bile benzerlik gösterir. Lakin borcun bu yönü, onun aynı zamanda sermayenin ve neoliberal iktidarın bir manipülasyon aracı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu sebepten dolayı eğitimi ele alırken onu bir taraftan “negatif olumsuzlama”ya kurban etmemeye, fakat diğer taraftan da eğitimin mevcut şartlar dâhilinde nasıl ele alındığı ve ne gibi işlevler gördüğü meselesine odaklanmaya ve onu mevcut efsunlu hâlinden arındırmaya önem vermek gerektiği kanaatindeyim. S101

Eğitim Bir Toplumu Kalkındırabilir mi?

İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır'da “Bir millet ancak insanın eğitim niteliği yüksekse yükselir, gelişir, zenginleşir” tespitine yer verir. Bu, Daron Acemoğlu'nun James Robinson ile birlikte kaleme aldığı Ulusların Düşüşü (How Nations Fail) kitabındaki tezlere oldukça yakın bir temellendirmedir.

Ortaylı'nın eğitime kalkınmada biçmiş olduğu rol ile Acemoğlu ve Robinson'un savunduğu kalkınma modeli, neoliberal tezin önemli argümanlarından birini teşkil eder. Lakin bu tezin karşısında Wallerstein'in teorize ettiği, Marksist yaklaşımın “modern dünya sistemi” yer alır. Bu teze göre ise, içinde bulunduğumuz modern dünya sisteminde sistemin güçlülüğünün, etkin bir şekilde işleyebilmesinin ve sürdürebilirliğinin sağlanabilmesi için sistem içerisindeki en fazla gelişmiş ve kalkınmış güç veya güçler (merkez) sistemdeki diğer unsurları idare ve kontrol etmek için inşa etmiş oldukları, ekonominin merkezde yer aldığı siyasal ve ideolojik bağımlılık politikalarını uygulamaya koyarlar ve bu sayede tesis edilen bu adaletsiz ve eşitsiz düzen sürgit devam eder. Wallerstein'e göre sermayenin merkezde yer aldığı bu sistem içerisinde merkez, çepere (çevreye) her daim galip gelir, zira merkez ekonomileri çevre ülkelerden ham madde alarak onlara mamul ürünler satarlar ve bu sayede aradaki gelişmişlik farkı mütemadiyen artış gösterir. Çevre, sistem içerisinde netice itibariyle merkez için ancak bir “pazar” mesabesinde kalır.

Eğitimin bahsi edilen efsunlu karakterinin onun yapabildiklerini ve yapamadıklarını anlama noktasında da zihinlerimizde aşılması zor bariyerler inşa ettiği açıktır. Bu cümleden olmak üzere eğitimin, yeteneklerin keşfedilmesini sağlayan hususiyetinin yanında postmodernistlerin ifade ettiği üzere kabiliyetleri körelttiğini ve yaratıcılığı öldürdüğünü, sınıflar arası geçişi mümkün kılan hususiyetinin yanında Marksistlerin sözünü etmiş olduğu mevcut sınıfları yeniden üretip toplumdaki sınıfsal yapıyı meşrulaştırdığını, ferdi özgürleştiren hususiyetinin yanında onu aynı zamanda kolayca iktidarın bir sömürü nesnesi hâline getirdiğini, bilgilendirici ve ufuk açıcı hususiyetinin yanında aynı zamanda endoktrinasyon yoluyla ideoloji empoze ettiğini görebilmek; kısacası olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanlarını da ıskalamamak için eğitimi sosyolojik zeminde tüm çıplaklığıyla ele almak icap etmektedir. Hâlbuki çoğu akademisyenimiz nezdinde tıpkı ayın hep aynı yüzünün görünmesine benzer bir şekilde eğitimin de hep olumlu yüzünün görülmek istenmesinin yaygın bir temayülü ifade ettiğini ve bu durumun eğitimin diğer yüzünü daima karanlıkta bırakmayı netice verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Modern Performans Toplumu

Hırsın ve rekabetin merkezde yer aldığı neoliberal düzen içerisinde “akışkan” modernlik anlayışının hâkim olduğu toplum, Byung-Chul Han'ın tabiriyle bir “modern performans toplumu”na dönüşür. Neoliberal sistemde itaatkâr bir özne olmaktan çıkarak artık bir “performans süjesi”ne dönüşen insan, hayatı o kadar yoğun yaşamaktadır ki, durup düşünmeye ve hayatının niteliği üzerinde tefekkür etmeye bile vakti yoktur. Zira, hayatın ekonomikleştirilmesi ile birlikte “iş” ve “ev” arasında bir fark kalmadığı gibi, rekabetin insani ilişkileri tanımlamış olduğu bu yeni cangılda insan rekabetten geri kalmamak için bir anlığına da olsa durmayı “yarış”tan kopmak olarak düşünür.

Neoliberal düzen, bir tüketici olarak gördüğü insanın, tüketerek mutluluğu yakalamasını asla istemez, çünkü sistem onun mütemadiyen tüket(ebil)mesi sayesinde mevcudiyetini sürdürür. Kurulan bu denge içerisinde tam da Taylor ve Saarinen'in “Arzu tatmini arzulamaz. Tam tersine arzu, arzuyu arzular.” sözüyle ifade ettikleri durum bahis mevzudur. Neoliberal sistem, insanın mutluluğu elde ederek tatmin olmasını değil, sürekli olarak tüketerek mutluluğu yakalayacağı fikrini işler, lakin bu yakalayış bir türlü gerçekleşmez. Bu durum, Simpsonlar'daki Moe'nun, “Belki bir gün gelir mutluluğu bulurum, ama bugün değil..” deyişinde ifadesini bulan, çağdaş insanın acınası hâlini hatırlatır.

İnsandaki sönmesi istenmeyen tutku ateşi iki taraflı olarak sürekli beslenir durur. Bunlardan birisi Sennett'in zikrettiği üzere bir yandan kitle iletişim araçları vasıtasıyla tüketiciye sürekli olarak doymamayı telkin eden iştah açıcı reklamların ifşa ettiği “moda makinesi” ile, diğer yandan da üretilen ürünlerin kısa süre içerisinde eskimesi gerektiğini öngören “planlı eskime” yöntemi ile gerçekleşir. Sennett bunları aktardıktan sonra bu iki görüşte de tüketicinin edilgen bir nesne konumuna indirgendiğini, hâlbuki yeni kapitalist (neoliberal) düzende tüketicinin, (ürünlerin) “imaj yaratımına etkin katılım” ve “güç vasıtasıyla tahrik” yöntemleri kullanılarak etken bir özne olarak inşa edilerek o vazgeçilmez tüketme ateşini kendisinin canlı tuttuğundan bahseder.

Animal Laborans

Tüketme arzusu fevkinde olan modern insan, hep daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmak ve bu yüzden de daha fazla performans sergilemesi gerektiğinin farkındadır. Bu koşullar altında karşımıza Hannah Arendt'in animal laboransı (çalışan hayvan) çıkıverir. Animal laborans, hayvani varoluşun açmazına hapsedilmiş insanı temsil eder.

Byung-Chul Han da modern performans toplumunda yeterince performans sergileyemeyeceği histerisinin baskısı altındaki insanın, rekabetten ve tüketmekten geri kalmamak için göğüslemesi gereken iş yükünün ağırlığı karşısında hayvani bir dikkat tekniği geliştirdiğinden bahseder. “Multitasking” (aynı anda birden fazla iş yapma) olarak isimlendirdiği bu teknik ile insanın bir yandan yemek yerken diğer yandan bilgisayarında işini tamamlamaya çalışması ve diğer taraftan da açık olan televizyonundan sevdiği programı takip etmekten de geri kalmaması örneğinde olduğu gibi insanın dikkatini paramparça eden ve “derinleştirilmiş dikkat” yerine “yüzeysel dikkat”i hâkim kılan bir olgudan bahseder. Han, bu örneği, bir yandan otlanırken diğer yandan yırtıcıların saldırılarından korunmak için etrafını kollamak zorunda olan ya da avını parçalayıp yerken başkalarına av olmamak için sürekli çevreyi gözetleme ihtiyacı hisseden hayvanların geliştirmiş olduğu dikkat tekniğine benzetir. M.W. Apple da rekabetin egemen oluşuyla birlikte sosyal güvenlik anlayışının zayıfladığı ve bunun da tıpkı hayvanların yaşamında olduğu gibi en güçlünün hayatta kalabileceği “sosyal Darwinist bir ortam” oluşturduğu kanaatindedir. Bu tespitler, Marx'ın seneler evvel ifade etmiş olduğu “İnsana dair ne varsa hayvani olmaktadır.” tespitinin türevleri olarak görülebilir, zira insan bugün artık çalışan ve tüketen bir hayvandır.

Michel Foucault: Süje Üretim Fabrikası Olarak Eğitim

Foucault'ya göre neoliberal düzendeki eğitim sistemleri, fertleri süjeleştiren (özneleştiren ve nesneleştiren) ve iktidarın gönüllü ortakları olmaya yönelik onları “ayartan” neoliberal dispozififin (aygıtın) oldukça önemli bir parçası konumundadır, zira bu sistem içerisinde insan artık edilgen bir pozisyonda konumlandırıldığı “yönetilen” durumundan çıkmış ve kendi kendisine yatırım yapan, risk alan ve esasında içinde yaşamış olduğu neoliberal sistemin âdeta bir “ajan”ı gibi davranan bir süjeye dönüştürülürken kendisinden en fazla yararlanılan kurumlardan birisi şüphesiz eğitimdir. Foucault'ya göre böyle bir sistem içerisinde Ball'un tabiriyle “daha fazla eğitim, daha fazla süjeleştirilmek” anlamına gelir, zira okul, yeteneklerin keşfedildiği, özgürlüğün içselleştirildiği ya da yeniden üretimin gerçekleştiği bir mekân olmanın çok ötesinde “bireysel özne gerçekliğinin disiplin tarafından üretildiği” bir mekân olarak karşımıza çıkar. Bu mekânda öğrenci kendi davranışlarını takip edebilen ve kendi öğrenimini ölçüp tartabilen bir “süje” olarak inşa edilir.

Foucault, on sekizinci asrın yapısal analizini yaparken “hastane, okul ve hapishane gibi kurumların “askeri kamp” şeklinde” dizayn edildiklerini ve bu durumun “insanların biteviye gözlenmelerini mümkün kılan” bir mekânsal düzenlemeyi netice verdiğini söyler. Foucault, bu mimari strüktürü bütün hücreleri gardiyan odasına bakan bir tür dairevi hapishane olan“panoptikonvari” bir yapılanmaya benzetir. Bu yapılanmadan muradın ise mahkûmların, işçilerin, hastaların ve öğrencilerin üzerinde “sürekli izleniyorlarmış” izlenimi oluşturmak olduğunu iddia eder, zira ona göre önemli olan izlenip izlenmedikleri meselesi değildir; aksine mühim olan, bu algının oluşturulup “öznelerin” kendi davranışlarına çekidüzen vermesi gereken bir yapılanmanın inşa edilmesidir. Böyle bir yapılanmada, muhatapların “arzu edilen davranışları” sergilemesi ve “konformizm” kalıpları içerisinde davranış sergilemeleri istenir ki, Foucault, bu işleyişi “Panoptisizm prensibi” olarak isimlendirir. İnşa edilmiş olan bu mekânın içinde öğrencilerin -tıpkı mahkûmlarda olduğu gibi kendi davranışlarını kontrol edebilme becerisine (otokontrol) ve kendi eylemlerini değerlendirebilme becerisine sahip olması beklenir, çünkü arzu edilmeyen davranışların mukabilinde “disiplin” ve “ceza” yaptırımları işletilir.!

Bir Disipline Edici, Güç Aracı Olarak Eğitim

Foucault'ya göre okulda “disipline edici” ve “ceza” yaptırımı işlevi gören bir başka unsur ise “sınav”dır. Bu bağlamda okul ortamında öğrencilerde “eğitimsel kimliğin” oluşturulabilmesi için hayati olan ve okul kurumunun merkezinde yer alan “ölçme, fişleme, sınama, gruplandırma ve takip etme” gibi birtakım “ayırıcı yöntemler”den bahseder. Bu yöntemler, okul ortamında disiplini ve gücü ikame etmek için kullanılırlar. Ayırıcı yöntemlerden birisi olan sınav, Foucault'ya göre öğrencilerin “bilmesi gerektiği bilgileri bilip bilmediklerine yönelik bir güç aracı” olarak tezahür eder. Weber de sınavı Foucault'ya benzer bir biçimde “akılsal ayıklama süreci” olarak değerlendirir. Bilginin iktidardan ve iktidarın da bilgiden tecrit edilemeyeceğini söyleyen Foucault'nun düşüncesinde “sınav” da esasında iktidarın inşa ettiği bilginin içselleştirilip içselleştirilmediğini denetlemekle kalmaz, daha da ötesinde içselleştirilmemesi durumunda -zayıf not almak, dersten kalmak ve benzeri- “cezalandırıcı” bir davranışa dönüşüverir. Bu sebeplerden ötürü sınav, “bireyi bilginin ve gücün nesnesi konumuna mevzilendiren prosedürlerin/izleklerin tam merkezinde yer alır” ve böylece iktidarın arzu ettiği, her an “nesneleştirilebilme” potansiyeline sahip olan, iktidarın sürekli olarak yeniden üretilmesine katkı sunacak olan “iştiyaklı/istekli süje” yaratılmış olur.

İktidarın İki Mühim Aygıtı: Borç ve Sınav

Maurizio Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali'nde içinde yaşadığımız neoliberal sistemde insanın borçlandırılarak daha kolay yönetilebilir bir nesne olarak inşa edildiğinden bahseder, zira ona göre borçlandırılma durumu, borçlunun borcunu ödeyebilmesi için inisiyatif alarak kendini ve hayatını şekillendirmesini sağlayan bir “süjeleştirme” sürecini ifade eder. Bu süreçte insan, borcunu ödemek zorunda olduğu zaman dilimi içerisinde davranışlarını düzenlemeye ve borcunu ödemek için çalışmaya mecburdur. Bu da bedenin özne kılındığı biyopolitik süreçlerin ve iktidarın gönüllü bir parçası olma sonucunu ortaya çıkarır. Böylece davranışlara çeki düzen verilmesi ve iş hayatı içerisinde etkin olunması, sermayenin görmek istediği insanın, yani daha fazla tüketmek için daha çok çalışmak zorunda olan animal laboransın inşası ile sonuçlanmış olur. Bu düşünce içerisinde borç, iktidarın, insanın zamanını yapılandırdığı/tanzim ettiği bir araç olarak işlev görür. Dolayısıyla, sermayenin insana daha fazla tüketebilmesi için “bahşetmiş” olduğu borç, esasında -fark edilmese de- tüketicinin belki de en kıymetli varlığının, zamanının sermaye/iktidar sahipleri tarafından satın alınışını netice verir.

Foucault'nun görüşlerine ilaveten biz sınavın da tıpkı borç gibi iktidarın en önemli aygıtlarından biri olduğunu iddia ediyoruz, çünkü öğrencinin sınavın gelecekteki hayatını dönüştürücü/ transforme edici gücü ile tanıştığı eğitim/okul ortamında hayatını sınava (hususiyle standartlaştırılmış ulusal/merkezi testlere) yönelik yapılandırması ve bu yapılandırmanın da “süjeleştirme” ile sonuçlanması durumu bahis mevzudur. Sınav ile birlikte her ne kadar iktidarın arzu etmiş olduğu bilgi yapılandırılması gerçekleşse de bunun yanında sınavın belki de bir diğer önemli işlevi, tıpkı borçta olduğu gibi öğrencilerin zamanlarını tanzim etmelerini ve de davranışlarına çeki düzen vermelerini gerektiren süreçlerin yapılandırılmasıdır. Böylelikle borç ile birlikte temin edildiği şekilde sınav vasıtasıyla da öğrencinin zamanının satın alınması durumu söz konusudur.

Modern Ulus Devlet, Endoktrinasyon ve Eğitim

Modern devletin her ne kadar Marksistlerin tavsif ettiği şekliyle dikey ilişkilerin egemen olduğu strüktür dâhilinde faaliyet gösterdiğini söyleyemesek de onun tamamiyle özgürlük “bahşederek” işlediğini söylemek de çok mümkün değildir. Zira, mesele bir çocuğun eğitilmesine gelince “demokratik” modern devletin Nadesan'ın ifade ettiği üzere bir anda “paternalist” bir tavır takındığını ve meseleyi “özgürlük” çerçevesinde değil de bir hayat memat meselesi ekseninde ele aldığını görürüz. Bu durumda modern devletin kendisini anne ve babanın da üstünde çocuğun istikbali üzerinde yegâne söz sahibi olacak bir pozisyonda konumlandırarak eğitimi sosyal mühendislik politikalarının bir aracı olarak kullanması durumu söz konusudur.

Devlet Çocuğu

Bugün “özgürlükçü” liberal düşüncenin hükümferma olduğu ülkelerde yaşıyor olsak da mesele gelecek neslin eğitimine geldiğinde modern devletin, çocuğun velayetini anne ve babadan kendi üstüne aldığına ve bir anda otokratik bir tavır takındığına şahit oluruz. Bir çocuğun, okula gitme yaşına erişmesiyle (ki bu da devletin belirlediği bir şeydir), eğitiminin, devletin yapılandırmış olduğu şartlar muvacehesinde gerçekleşmek “zorunda” olması, demokratik olmaktan epeyce uzak olsa gerektir.

Bauman'a göre devlet, görmeyi arzuladığı ‘muhayyel toplum’u inşa etmek için eğitime ihtiyaç duyar. Devletin, eğitim vasıtasıyla makbul vatandaş tanımına muvafık bir nesil yetiştirme amacı doğrultusunda ülkedeki tüm çocukları belirlediği kıstaslar dâhilinde kendi eğitim kurumlarında eğitmek istemesi, tabii olarak ideolojik endoktrinasyon süreçlerinin kullanımını doğurur, zira her devlette farklı bir karşılığı olan “ideal/makbul vatandaş”, genelde ideolojik yapılandırmayı/inşayı gerektiren bir olguyu ifade eder. İdeal bir vatandaş olarak eğitilen çocuk, Bernhard'ın tabiriyle evvela “devlet çocuğu”, akabinde ise “devlet insanı” olarak inşa edilir.

Wael bin Hallag, İmkânsız Devlet'inde Bernhard'ın meramını farklı bir yolla anlatır ve “Bir yurttaş olmak, kendi metafiziğine sahip egemen iradenin altında yaşamak demektir. Bir başka tanrıyla ve onun altında yaşamaktır, inananların (vatandaşların) hayatları üzerinde hak iddia edebilen bir tanrıyla.” diyerek modern devletin sahip olduğu mutlak egemenliği Tanrı'nınkine benzetir.

Eğitim ve İdeolojik Endoktrinasyon: Türkiye Örneği ya da Kemalistleştiremediklerimizden misiniz?

Bourdicu'ye göre kurumsallaşmış olan her eğitim sistemi, “yapısının ve işleyişinin özgül karakteristiklerini, bir kültürel keyfiyeti yeniden üretme işlevinin yerine getirilmesi için gerekli kurumsal koşulları kuruma özgü araçlarla üretmek ve yeniden üretmek zorunda olmasına borçludur.” Eğitim, bu yeniden üretim süreci dâhilinde “ideolojik endoktrinasyon” (ideolojik aşılama/ beyin yıkama) politikalarında etkili bir toplumsal kurum olarak işlev görür. Bu “zihinlere kazıma görevini de ancak ve ancak olabildiğince homojen ve sürekli bir habitusu kuruma özgü araçlar vasıtasıyla ürettiği ve yeniden ürettiği takdirde yerine getirebilir.” Buna bir örnek olacak şekilde Türkiye'de de milli eğitim sisteminin uzun süredir bu kabil bir işlev gördüğünü söylemek mümkün. Eğitim, Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne Türk ulus-devleti tarafından oldukça önemsenmiş ve Cumhuriyet'in kurguladığı insan ideali, eğitimsel süreçlerin kullanımıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Belirlenen insan idealinin umuma dayatılması ise tam da değinildiği üzere belirlenen bir habitusun eğitim sistemiyle yeniden üretilmesi yoluyla kotarılmıştır. Günümüzde de hâlihazırda yürürlükte olan Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ikinci maddesinin birinci fıkrası Türkiye'nin yetiştirmeyi arzuladığı “makbul vatandaş” tanımını açık bir şekilde ortaya koyar:

“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek”

Milli eğitimin birinci genel amacını ifade eden bu maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, Türkiye “bütün fertlerini Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı” vatandaşlar olarak yetiştirmeyi arzular. Çocuğunun “Atatürkçü” olarak yetişmesini istemeyen bir ailenin bu durumda yapabileceği fazla bir şey yoktur. Zira, okul çağına geldiğinde çocuğunu merkezi müfredatın öğretildiği -devlete ya da özel teşebbüse ait- okullardan birine göndermek mecburiyetinde olan ebeveynlerin mezkûr duruma müdahil olabilme hakları ellerinden alınır. Bu düzlemde modern ulus-devletin, görmeyi arzuladığı vatandaşı yetiştirebileceği şartları oluşturarak çocuğun da velayetini üstlenmesi ve onun “nasıl birisi olması gerektiği”ne tek başına karar vermesi durumu bahis mevzudur.

Türkiye'deki okullarda yürütülen ideolojik eğitimin öğrenciler üzerindeki etkileri için Esra Elmas'ın “İlkokul Çocuklarında Atatürk Algısı” isimli tezine müracaat ederek genel bir izlenim elde edilebileceği kanaatindeyim. İlkokul çocukları üzerinde metafor çalışması yapan Elmas, sonuna doğru şöyle bir değerlendirme yapar:

“Atatürk'ün çocukların zihninde nasıl bir yer işgal ettiği ve ne şekilde algılandığı sorusu en özet ifadesiyle Atatürk'ün insan üstü bir varlık şeklinde algılandığını ortaya koyuyor. Bir tarihi şahsiyet olarak Atatürk çocukların metinlerinde adeta bir “başlangıç noktası” olarak tarif ediliyor. Miladi takvim, yani Batı Hıristiyan dünyasında “zaman” nasıl İsa'nın doğumu ile başlıyorsa, çocukların metinlerinden çıkan anlam, Türkiye'deki zamanın da Atatürk'ün doğumu ile başladığını söylüyor. Öyle ki çocukların tarifleri ondan öncesini yok sayıyor; ondan öncesini zaten kötü, karanlık ve anlamsız buluyor. Atatürk her şeye bir anlam katıyor.”

Bütün fertleri “Atatürkçü” olarak yetiştirme gayesinin çocukların zihninde yadsınamayacak etkiler uyandırabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin durum bu tespitlerle de sınırlı kalmıyor. Sözlerine Millin, ideolojik eğitimin “zihinler üzerinde bir despotluk inşa edebileceği” fikrini teyit edebilecek şu tespitleriyle devam eder Elmas:

“Çocuklar Atatürk'ü hem modern insanın sahip olabileceği en “kusursuz akıl” şeklinde algılıyorlar hem de “akıl ötesi” olabilecek her türlü özellikle birlikte anıyorlar. Kısaca Atatürk çocukların zihninde öyle kusursuzlaşıyor ki bu Atatürk'ü, dini ve ruhani unsurları mümkün olduğunca filtre ederek modern değerlerle kurduğu ülkede aynı anda bir Mesih, bir peygamber ve bir Tanrı yapıyor.”

Mustafa Kemal'in mistik bir karaktere dönüştürülerek akabinde bu karakterin devlet eğitimi vasıtasıyla umuma benimsetilmesi Fikret Başkaya'ya göre bilinçli bir politikaya tekabül eder: “İnsanüstü kurtarıcı, yoktan var edici, imkânsızı başaran ulu önder mitiyle amaçlanan, insanlara şunu söyletmekti: O olmasaydı biz de olmazdık... Varlığımızı ona borçluyuz... Bu ülkede okula gidip de bu anlayışa sahip olmadan mezun olana rastlamak mümkün mü?”

Bu noktada tam anlamıyla dinde karşılığını bulan “Tanrı'ya karşı borçlu olma” fikri, seküler bir zemin üzerinde şahıs kültü vasıtasıyla inşa edilmeye çalışılır. Bu minvalde yurttaşlık tanımı da borçluluk fikri üzerine bina edilerek her yurttaştan borcuna sadık kalması beklenir. Bu beklentiyi bir ideolog şöyle ifade eder: “Bugün ona küfür edenler de dâhil, herkes yaşamını ona borçludur. Çünkü Atatürk olmasaydı bugün onların ne anneleri, ne de babaları olacaktı. Yunanlılar dedelerini ve ninelerini öldürmüş olacaktı. Ya da zorla Hıristiyan yapacaklardı. Belki de bugün adları Aleko, Nicos, Eleni, Marya olacaktır. Bunları düşünmek lazım.” Elmas'ın tezindeki bulgular bu beklentinin çocuklar nezdinde arzu edildiği hâliyle yüksek oranda gerçekleştiğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.

İdeolojik endoktrinasyonun çocukların nezih zihinlerinde meydana getirmiş olduğu infial, devlet insanının imali sürecinde körpe zihinlerin nasıl berhava edildiğini açık bir şekilde gösterir. Böyle bir ortamda “aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek”, hamasi bir söylemden öteye gidemez. Aksine, kişisel kült üzerine bina edilmiş olan bir ideolojinin çocukların zihinlerini iğdiş eden hususiyeti, ferdin zihin dünyasını tarumar eden bir duruma tekabül eder. Mezkûr zeminde alınan eğitimin, ancak ve ancak tefessüh etmiş bir dimağı netice vermesi kaçınılmazdır. Şahıs kültüne ilaveten Kemalist ideolojiyle ilintili bir biçimde militarist birtakım pratiklerin de okul ortamı içerisinde öğrencilerin iştirak ettiği ritüelvari uygulamalarda yer alıyor oluşu, tefessüh eden dimağı hizaya sokan bir garantör olarak işlev görür. Bu zeminde tam da Aliya İzzetbegoviç'in değindiği üzere tek taraflı yönlendirilen, beyin yıkama pratikleri üzerine bina edilen, düşünmemeyi telkin eden, insanları yalnızca kendi amaçları doğrultusunda yetiştirmeyi amaçlayan, ufuk açıcı bir yönü olmayan ve dolayısıyla da özgürlükleri olabildiğince daraltan, insanlık dışı bir eğitim söz konusudur. Meselenin ironik tarafı ise Kemalist mantalitenin, skolastik yapısını eleştirdiği medrese kültürünü ilga ederek yerine kendi skolastik eğitim anlayışını ikame etmiş olmasıdır. Bu durumda değişen tek şey, “makbul vatandaş” tanımının muhtevasıdır. Ve meselenin en trajik tarafı, tüm bu uygulamalar, kamu otoritesi kullanılarak ülkedeki bütün çocuklara teşmil olunacak bir tarzda icra edilir.

 Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 391 / Haziran 2023