Postmodern İklimde Din ve Değerler Eğitimi - Alparslan Aydar

Postmodern İklimde Din ve Değerler Eğitimi

Postmodern iklimin din ve değer eğitimi alanı ile ilişkisi oldukça kaotik ve değişkendir. Bu değişkenlik din ve değer temelli eğitim için birtakım fırsatlar sunarken günümüz gençlik tartışmalarında da sıklıkla gündeme gelen birtakım problemler için sosyo-kültürel zemini de inşa etmektedir. Umursamazlık karşısında anlamın, duygular karşısında aklın, kaosun karşısında düzenin, aşırılıklar karşısında ölçünün giderek güç kaybettiği bir iklimdir bu. İnsanın anlam arayışına odaklanılmalı, yitik olanın elbet özlem de doğuracağı unutulmamalıdır. Aksine bir tavırla diktelerden bir dikte olma gayreti değer temelli eğitimi güçlü rakipler karşısında oldukça kırılgan hale getirecektir. Bunu yaparken de postmodern iklimin gittikçe partiküllere ayrıştıran yapısının dikkate alınmasa gerekir.

Postmodern İklimde Din ve Değerler Eğitimi
Hasan Meydan
Dem Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 400 / Mart 2024

Önsöz

Eğitimle içinde yaşanan sosyal gerçeklik arasındaki güçlü ilişkiye dair farkındalık üzerine bina edilen bu çalışma insanoğlunun son yıllarda tecrübe ettiği postmodern düşünce ve onun etrafında oluşan yaşam formlarının eğitim ve özelde de din ve değer eğitimi için oluşturduğu imkân ve zorlukları anlamaya yönelik bir girişimdir. Bu girişim, ülkemizde son birkaç on yılda eğitim sisteminde yaşanan müfredat temelli bazı değişimlerin ardında dünyadaki postmodern iklimin pedagojik, epistemik, bireysel ve toplumsal yansımalarının bulunduğu, fakat eğitim bilimciler tarafından bu gerçekliğin yeterince derinden tahlil edilmediği varsayımı ile yola çıkmaktadır. Çalışmanın farklı bölümlerinde öncelikle postmodern iklim; birey-toplum diyalektiği, epistemik, pedagojik, teolojik ve etik etkileri açısından analiz edilmiş son bölümde ise tüm bölümlerden elde edilen kavramsallaştırmalardan da istifade ile postmodern iklimde bireyin anlam arayışını diri tutacak bir değer temelli eğitimin temel kodları tartışılmıştır.

Postmodern iklimin din ve değer eğitimi alanı ile ilişkisi tıpkı kendi yapısı gibi oldukça kaotik ve değişkendir. Bu değişkenlik din ve değer temelli eğitim için birtakım fırsatlar sunarken günümüz gençlik tartışmalarında da sıklıkla gündeme gelen birtakım problemler için sosyo-kültürel zemini de inşa etmektedir. Umursamazlık karşısında anlamın, duygular karşısında aklın, aylaklık karşısında düzenin, bireyselin karşısında kurumsalın, aşırılıklar karşısında ölçünün vb. giderek güç kaybettiği bir iklimdir bu... Böyle bir iklimde değer temelli eğitimin başlangıç noktasının neresi olması gerektiği sorusuna bu çalışmanın yanıtı açık ve nettir: insanın anlam arayışına odaklanılmalı, yitik olanın elbet özlem de doğuracağı unutulmamalıdır. Aksine bir tavırla diktelerden bir dikte olma gayreti değer temelli eğitimi güçlü rakipler karşısında oldukça kırılgan hale getirecektir. Bunu yaparken de postmodern iklimin gittikçe partiküllere ayrıştıran yapısını dikkate almalı ve ürünlerin, hizmetlerin giderek daha fazla bireye özgü olduğu bir dünyada bireyin bizzat kendi aklına ve kalbine hitap eden yöntem ve araçların arayışına hız vermelidir.

Giriş

Düşünce tarihi üzerine okuma yapanlar kabaca üç ana dönemden bahsetmektedir: Geleneksel, modem ve postmodern dönem. Sınıflama, Batı merkezli bir perspektifi yansıtsa da son üç yüzyılda Batı'nın dünyanın kalanına etkisi nedeniyle halihazırda geçerli bir okuma biçimi olarak değerlendirilebilir. Yaklaşık 17. yüzyıla kadar devam ettiği varsayılan geleneksel dönemde insanın kendini ve varlığı anlamlandırmasında din başat konumdadır. Descartes'ın (1596-1650) insan merkezli ve dualistik bir anlayışla varlık ve bilgiyi temellendirmesinden İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar geçen dönem, modernite olarak isimlendirilirken 1960'lı yılların sonrasına postmodern nitelemesi yakıştırılmaktadır. Geleneksel dönemde insanın kültürel üretiminin ana karakterini din oluştururken modernite geleneğin birikimini akıl ve bilimsel metodoloji ile yapıbozuma uğratan bir yaratıcı yıkım, sürekli bir sökme süreci olarak değerlendirildi.

Latince kökü “modernus” olan “modem” kavramı günlük dilde çağdaş /yeni olan olay, olgu, yapı ve süreçlerin daha eski olanın yerine geçmesi anlamında kullanılmaktadır. Modern kavramı ilk olarak beşinci yüzyılda Hristiyanları paganlardan ayırmak için kullanılmış olmasına karşın 17. yüzyılda Avrupa'da başlayarak tüm dünyada yaygınlaşan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçiminin özel ismi haline gelmiştir. Bu yaygın kullanımı ile modernite rasyonel bir varlık olarak insanı merkeze koyarak mükemmel bir dünya düzeni kurmayı hedefler.

Aklı, hem hakikatin muktedir kaşifi ve sistematik bilginin temeli hem de toplumdaki ilerlemenin kaynağı olarak gören modernite ekonomi, epistemoloji, teoloji ve toplumsal örgütlenme alanında temel iddialara sahiptir. Ekonomide serbest üretim, ticaret ve tüketime; epistemoloji, etik ve hatta estetikte nesnelliğin imkânına; teolojide insanı ilahi bağlar ve onun uzantısı olan geleneksel toplum yapılarından özgürleştirmeye ve yönetimsel açıdan eşit vatandaşlık paydasında birleşilen ulus devlet örgütlenme biçimine inanılır. Aydınlanma olarak da tanımlanan bu inanç tarihsel süreçte bireyselleşme, sekülerleşme, endüstrileşme, kentleşme, bürokratikleşme, rasyonelleşme ve pozitivizm gibi temel bileşenleri ortaya çıkartan modernitenin en önemli vastfıdır. Bu inanca dayalı olarak kendisi dışındaki tüm kavrama biçimlerini cehalet olarak tarımlayan modernite cehaletin ana kaynağı olarak dini, otoriter yönetimleri, gelenek / görenekleri, çiftçi ve köylülerin basit bakış açıları ile efsaneleri görmüştür.

Modernite tarafından vaat edilen mutlak ilerlemeye karşı 1960'lı yıllarda baş gösteren toplumsal politik hareketler katı ve baskıcı bir modem toplum oluşturma fikrine karşı yaygın bir düşünsel ve fikri reaksiyon ortaya çıkardı. Postmodern düşüncenin toplumsal kaynağı bu dönemde yaşanan gençlik / öğrenci hareketleri, üretim biçimlerinin yeniden yapılandırılması, iletişim araçlarının gelişimi ile ilişkilendirilmektedir. İlk olarak 1870'li yıllarda sanat alanında kullanılan postmodern tabiri, 1917'de nihilizmin yaygınlaşarak çağdaş Batı düşüncesinde çöküşe geçilmesini nitelemek için kullanıldı. İkinci dünya savaşı sonrasında ise modernitenin sonuçlarının eleştirisi, Batı merkezli medeniyetin sonuna ilişkin tartışmalar, modernitenin katı belirleyiciliğinden yeni bir belirsizlikler çağına geçiş, sanat ve edebiyatta rasyonaliteyi yücelten modem tarzlara izlenim zevkini önceleyerek eleştirel yaklaşan yeni bir tarz gibi anlamlarda kullanıldı.

Bu yeni düşünce tarzının en önemli temsilcileri olarak ise M. Foucault, G. Deleuze, E Guattari, J. Baudrillard, J-F. Lyotard, E. Jameson, E. Laclau ve C. Mouffe gibi teorisyenler öne çıktı.

1. Postmodern Düşünceye Dair

Postmodernizmin en belirgin özelliklerinin başında hakikate ve meta anlatılara karşı negatif tutum gelmektedir. Bu özelliği nedeniyle Lyotard postmodern tutumu en yalın haliyle “meta anlatılara karşı inançsızlık” olarak tanımlar. Dini, kültürel, bilimsel vb. olduğuna bakmaksızın tüm hakikat iddialarını ve meta anlatıları reddeder. Her ne kadar İbrahim Keskin (2014) postmodernistlerin meta anlatıları reddetmelerini onların meta anlatılara yaslanmaktan gelen rahatlığa sığınmamaları olarak ifade etse de onların bu tavrı yeni arayışların 1stırabını çekmeye talip olmaktan çok hakikati aramaktan vazgeçip anı kurtaracak izahlara yönelmekle ilgili görünmektedir. Nitekim postmodernite için birlik, düzen ve hiyerarşi gibi nizami unsurlardansa çokluk, farklılık ve başına buyrukluk daha muteberdir. Bu hedefsizlik ve başına buyrukluk nedeniyle Byung-Chul Han (2018) postmodern dönemin özgül niteliğinin “aylaklık” olduğunu belirtir.

Modernite, insanın kurtuluşunun İbrahimi dinlerin tebliğ ettiği gibi Tanrının rahmet ve merhameti ile olmayacağını aksine insanın kendi kurtuluşunu inşa edebileceğini, köle gibi kendi dışındaki otoriteye bağlılığı kabul yerine kendi tecrübeleri, yargılamalarına güvenerek hayatın nihai gayesini ve anlamını belirleyebileceğini vadetti. Modernitenin insana vadettiği bu özgürlük ve refah maalesef gerçekleşmedi. Sonuç adaletsizlik, terör, savaş, soykırımlar ve 20, yüzyılın totaliter rejimleri oldu. Postmodernite tam da modernitenin genellemelere dayalı pembe tablolar çizen bu anlayışına bir reaksiyon olarak gelişti. Postmodern teori dinin ya da seküler teorilerin, genellemelerin kendi konuları üzerinde en iyi ihtimalle kısmi perspektifler sunduğunu ve dünyaya ilişkin tüm bilişsel temsillerin tarihin ve dilin dolayımından geçerek göreceli bir karakter kazandığını ileri sürdü (Best ve Kellner, 2000).

Modernizm emprik (deneysel) olarak kanıtlanamaz gördüğü için inancı bilim dışı ilan edip en güçlü şekilde kamusal alan dışına iterken her alanda olduğu gibi burada da modernizmin katılığına karşı postmodernizm insanlara inançlarını, perspektiflerden bir perspektif olarak kamusal alana taşıma imkânı verdi. Ancak postmodernizmin epistemolojik ve toplumsal kabulleri ile birleşince bunun sonucu rölativizm olarak neticelendi. Çünkü postmodern epistemolojide eşit çoğulculuk, bilginin hiyerarşik yapısının yerini almış ve kesin, evrensel ya da temel bilginin varlığı reddedilmiştir (Denig, 1999) Buna bir de dinin modern dönem boyunca toplumsal örgütlenmede işlevselliği ölçüsünde kendine yer ayrılan ve işlevlerini giderek seküler kurumlara kaptıran pozisyonunu eklemek gerekir (Bkz. Keskin, 2014). Süregelen bu durum postmodern görelilik ile birleştiğinde din ve değer alanına ilişkin her türlü otoritenin kolayca reddi kaçınılmaz bir sonuç haline gelmektedir.

Postmodern akıl modernizm tarafından itilip kakılmış din ailesine oturma izni vermeyi kararlaştırmıştır. Ancak bunu yaparken onu da hakikate dair kesinliğin inkarı ve görelilik ikliminin içine yerleştirir. Dini bilgi ve etiğe güvensizlik ve muğlaklık perspektifi ile muamele eder. Öte yandan Bauman'ın (2019) harika tespitiyle postmodern akıl modern aklın din gibi olgulara yönelik hedeflerindeki aşırılıklara dur diyemeyecek kadar mütevazı ve esnektir. Yaptığı daha çok onları ortaya çıkartıp, serbest eleştiri kültürüne dahil edip kendi kendine çökmesini beklemektir. Nitekim bazı Müslüman yazarlar tarafından başlangıçta modernitenin katı akılcılık ve deneyciliğini ve Batının üstünlük algısını eleştirmek için sunduğu imkânlar nedeniyle postmodermizm sığınılacak bir liman olarak görülse de zamanla aslında postmodernmitenin görelilik, meta anlatıların sonu, bireyselcilik gibi söylemlerinin İslam'ın temel kodlarına zarar verme konusunda moderniteden hiç de farklı olmadığı fark edilmiştir (Sıddık Ağçoban, 2020).

2. Postmodern İklime Dair

Bugünün insanını anlamak ve ona verilecek eğitimi yapılandırmak için temel bir referans çerçevesi olarak postmodernitenin kavram ve kuramlarını kullanarak koşulları tahlil etmek zorunlu hale gelmiştir.

Fırat ve Shultz postmodern iklimi oluşturan koşulları öz biçimde açıklayan analizlerinde bu koşulları on temel kavram ile betimlemektedir:

a) Açıklık/hoşgörü: Görünüm, yaşam tarzı, özel ve farklı olma biçimi gibi alan ve durumlardaki tüm farklı oluşlara karşı hoşgörü.

b) Üst Gerçeklik: Toplumsal gerçekliğin olağan /normal durum dışında, simülasyonlar aracılığıyla inşası.

c) Şimdiki Zamanın Sürekliliği: Geçmiş ve geleceğin geri plana atılması hatta yok sayılması, buna karşılık her şeyin şimdiki zaman bağlamında anlamlandırılması ve deneyimlenmesi, 

d) Karşıtlıkların Birlikteliği: Karşıt, farklı, çelişkili, ilgisiz unsurlara sahip bir şeyi, o şeylerden farklı başka bir şey ile birleştirme, bir araya getirme, birlikte kılma eğilimi,

e) Parçalanma: Temeli / kökleri bireysel olarak bizzat benlikte hissedilen ve nesnel hayattaki tutarsız ve birbiriyle bağlantısız anların ve deneyimlerin her yerde bulunması,

f) Bağlılığın Kaybı: Tek bir fikre, anlayışa ve tekil deneyimlere bağlanmada isteksizliğin kuvvetlenmesi ve gelişmesi,

g) Öznenin Merkezsizleşmesi: Bireyin merkezde olma, özne olarak temelde / odakta yer alma durumundan uzaklaşması,

h) Üretim ve Tüketimin Yer Değiştirmesi: Değerin üretiminde tüketimin öneminin kavranması ve tüketimin öncelenmesine verilen kültürel onay sonucunda tüketime verilen önem ve dikkatin gelişmesi.

i) Biçim/Stile Önem Verme: İçeriğin, niteliğin önemsizleşmesine karşılık; anlam ve yaşamın belirlenmesinde görünümün biçim / stilin etkisinin artması.

j) Düzensizlik ve Kaosun Kabulü: Düzen yerine krizlerin ve dengesizliklerin rutin ve normal olduğuna ilişkin anlayışın kültürel açıdan onaylanması ve bu durumun yaygın bir biçimde kabul görmesi.

Postmodernizmin insanı manipüle etmede en güçlü araçlarından birisi bireyselliğe yaptığı vurgudur. Modernizm nasıl modern topluma hizmet edebilen bir varlık kılmak için insanı diğer bağlamlarından özgür kılmayı vadederek tam da can evinden yakaladıysa postmodern durum bunun bir ötesini yaparak ona otantik bir ben yaratmayı kızıl elma olarak göstermektedir. Otantik beni kurma arzusu eşsiz ve farklı olmak gibi vurgular üzerinden onu yakalayıp pazarlama araçlarının metal haline getirmektedir (Gottdiener, 2005). Sonuçta postmodermitenin bugünkü gençlere sunduğu tek /farklı olmak için her türlü garipliği teşvik eden yapısı kültür, din ve ahlak gibi geleneksel değer formlarını zorlamaktadır. Örneğin teoloji ve öğreticileri, fıtratı bozmama ile gencin kendini ifade etmede tercih ettiği abartılı seçimler arasında nerede duracağını kestirmekte zorlanmaktadır. Bireysel özgürlük adına her şeyi mubah gören bu anlayış doymak bilmeyen arzuları körüklemekte, doyumsuzluk ise postmodernitenin hakikate ilişkin söylemleri ile birleşerek Sayar ve Yalaz'ın tabiriyle “fiili bir nihilizme” kapı aralamaktadır.

Televizyonda, internette, ürün ve hizmetlerin versiyonları arasında sürekli sörf ve zapping yaparak yetişmiş postmodern birey aynı zamanda seçeneklerin bolluğu ve seçimlerine hükmedebilmenin, en azından hükmedebildiğini düşünmenin tadını çıkartır. Geleneksel dönemde bilgi ve değerleri oldukça nadir ve bir o kadar da değerli olan kaynağından bizzat alırken; postmodern iklimde tıpkı diğer ürün ve hizmetler gibi ortalığa saçılan dini ve ahlaki kaynak sıradanlaşarak otorite vasfı kaybolur. Buna bir de dini ve ahlaki konuların sözle birlikte hâle bağlı edinilen doğası eklendiğinde bu konulardaki öğrenmelerin keyfiyeti de tartışmalı hale gelir. Şişman'ın isabetle tespit ettiği üzere gelenekte tıpkı musikinin fem-i muhsinden alınması gibi, dini ve ahlaki ilimler de hâl ehliyle bir arada varoluş yoluyla edinilirdi. Dini ve ahlaki konularda kitap bile ikincil bir kaynak olarak görülürken modernite kitabı, postmodernite ise ekranları öğrenme aracı haline getirdi. Bu öğrenme araçlarının eğitim süreçlerine katkısını yadsımamakla birlikte din ve değer alanı gibi hâl ile öğrenmenin önemli olduğu alanlardaki sınırlılıkları ve zamanla bilgi-otorite ve bilgi-hâl arasındaki zihinsel bağların kopması yönündeki katkısı dikkate değerdir.

Postmodern İklimde Birey-Toplum Diyalektiği

Postmodern topluma tüketim toplumu, gösteri toplumu, şeffaflık toplumu, gözetim toplumu, performans toplumu, ağ toplumu, teşhir toplumu, hakikat sonrası çağ gibi pek çok yakıştırma yapılmıştır. Birbirinden farklı olguları ifade eder gibi görünen bu yakıştırmalar aslında araştırmacıların postmodern toplumda insanın yapısı ve bu yapıyı etkilemede başat konumda değerlendirilen faktörleri vurgulama biçimini yansıtmaktadır. Bu yakıştırmalara yansıdığı şekliyle postmodern toplumda meydana gelen değişimler bireyin temel anlam kaynağı ve bu kaynakla olan etkileşim biçimini belirlemektedir.

1.3. Güvenlik-Özgürlük Dengesi 

Postmodern toplumu güvenlik-özgürlük diyalektiği üzerinden analiz eden Bauman'a (2019) göre insan iki asırdır aklın egemenliği altında sürekli arayıp durduğu düzen ve güvenlik uğruna vazgeçtiği -hatta bir suçluluk vesilesi olarak gördüğü- haz ve bireysel özgürlüğü yeniden keşfetti. Ancak her kazanımın bir bedeli olduğu gibi haz ve özgürlügün de bir bedeli var ve postmodern insan haz ve özgürlük karşılığında güvenliğinden vazgeçmenin getirdiği hoşnutsuzluklarla bu bedeli ödemektedir.

Yeni durumun birey için ortaya çıkarttığı sonuçlara baktığımızda artık onun için dünyada sağlam ve güvenilir bulabileceği pek az şey vardır. Bunlarla yüzleşmekten çekinen genç birey mutluluk ve başarı gibi uzun soluklu ideallerden çok süreksiz ve eklektik hazlara yönelmektedir. Geleneksel olarak insan için belirsizlik ve güven anlarının en önemli limanı olan din ve değerlerin bu koşullardaki postmodern birey için muhakkak söyleyeceği çok sözü vardır. Ancak postmodern iklimin, değer temelli öğretimi dışlama konusunda da barbar ve kuralsız argümanlar kullandığı unutulmamalıdır. Neticede belirsizlik ve epistemik şiddet /barbarlıkla dolu iklimde değer temelli eğitime ihtiyaç daha fazla hissedilirken, paradoksal biçimde uygun cevaplar ve araçlar üretebilme imkânı azalmaktadır.

Postmodern toplumun örgütlenme(me!) biçimi -yapabiliyorsan dilediğini yap anlayışı ile özetlenen- neoliberalizmdir. Neoliberal politikalar benliğe ahlaki sınırlar çizmeyi, şirketlerin tamahkarlığını sınırlandırmak olarak değerlendirdiği için hiç hoş karşılamaz. Sonuçta yeni piyasa koşulları ve medya araçları beraberinde şöhrete dayalı ayrıcalıklı olma kültürü inşa eder. Nasıl ve neyle tanındığınız, meşhur olduğunuz önemli değildir, önemli olan şöhret olmak ve bu şöhretle ayrıcalıklı -postmodern bireye teorik olarak tanınan potansiyel özgürlüğü fiili olarak kullanabilmenizi sağlayacak- bir statü kazanmaktır. Neoliberalizm bizzat özgürlüğü sömürmeye yarayan çok verimli, hatta zekice bir sistemdir. Heyecan, oyun ve iletişim gibi özgürlüğün pratiğine ve dışavurum biçimlerine ait ne varsa sömürülür (Han, 2020). İnsana sadece sen varsın, her şeyi yapabilirsin, sen ne istersen osun, tüm bağlardan kop gel diyen neoliberal özgürlük sloganları aslında onu, özgürleştirilmek için işgal edilen yoksul üçüncü dünya ülkelerinin kaderiyle yüzleştirir. Ekonomik ve politik güç mercileri insanın iradesini öyle güçlü manipüle edebilir ki postmodern iklimin en mahir eleştirmenlerinden olan Han (2020: 25) postmodern birey için bir dua formunda “istediğim şeyden koru beni” ifadesini mottolaştırır.

1.4. Simülasyonunla İnandır Beni (!)

Baudrillard (2011, 2015) postmodern çağda tüm yaşananları bir simülasyon olarak tanımlar. Simülasyon ise köken ve hakikatten yoksun gerçekliğin, modeller veya imgeler aracılığıyla türetilmesi yani bir tür hipergerçekliktir. Postmodern insan video, interaktif ekran, multimedya, internet ve sanal gerçekliğin ürettiği süreçler tarafından dört bir yandan kuşatılmıştır. Medya sadece görüntüler göstermekle kalmaz, zihinlerde hakikatin yerini gasp ederek kendi sahte gerçekliğini inşa eden imgeler satar. Artık ne sanat ne ahlak ne de politika alanında saf hakikate yaslanan değer yargılarından söz edilemez. Değer yargıları sadece simülasyonun göstermek istediklerine göre şekillenmektedir. Enformasyon bombardımanı altında suç sanal inşa edildiği gibi adalet de sanal sağlanır. Tıpkı 11 Eylül olayının neden olduğu hayal kırıklığını ortadan kaldırmak için sanal düşmanlar inşa edip Afganistan ve Irak'ı yakıp yıkarak adaletin sağlandığı / intikamın alındığı imajını kurtarmak gibi... Mevcut baskı ve sömürü düzenini bozmaya yönelik her türlü iddia, simülasyonlarla engellenmeye çalışılır. Neoliberal yaşam biçimine eleştirel yaklaşan her türlü dini ve ahlaki figür ya da norm da bu simülasyonla saldırı tehdidinden kendini kurtaramaz.

Hakikate ilişkin çoklu üretim postmodern iletişim araçlarının hız ve imkânlarıyla birleştiğinde insan her an bilgi bombardımanı altında adeta kaynak amnezisi (hafıza kaybı) yaşamaktadır. Kaynağı bilinmeyen bilgi kırıntılarından oluşan malumat yığınları ile kanaat inşa etmektedir. Üstelik postmodern iklimin çok mahir olduğu üzere bu bilgiler kendisine duygularını okşayan bir tarzda sunulduğunda, duyguların kontrolünde kendi hakikatini güçlendirmeye güdülenmiş bir akıl yürütme, başlamaktadır. Üstelik çokluklar arasında var ve görünür olabilmek -ki postmodern toplumda görünür olmak ile var olmak arasındaki ayrım gittikçe azalmaktadır- için sürekli aşırılıklara gitmek normalleşir. Buna bir de uyaran çeşitliliği ve hızındaki artışa bağlı dikkat eksikliği eklendiğinde bireyi kendine sunulan ve onun iradesini manipüle etmeye çalışan her bir uyaranı titizlikle tetkik edecek analitik bir yeterliğe ulaştırmak din ve değer eğitiminin en büyük sorumlulukları arasına dahil olur.

Postmodern teori ve toplum anlayışında olduğu üzere hakikatin toplumsal bir inşa olduğuna karar verdikten sonra bunu, yalanın aslında o kadar da kötü bir şey olmadığı kabulü izler. Eğer hakikat diye bir şey yoksa, yalan diye bir şey de kalmaz (Keyes, 2021). Postmodern çağı “yalanların samimiyetle çelişmediği bir çağ” olarak betimleyen Mcintyre'a (2019) göre bunda en önemli etken medyadır. Medya aracılığıyla hakikatin buharlaştırılması üç önemli adımla gerçekleşir: (i) bu konuda çok farklı görüşler var izlenimi desteklenerek ihtilaf körüklenir, sistemsiz kuşkular artırılır (ii) meseleye duygursal, ideolojik, kimliksel, kişi ve toplumun imaj algısı ile ilgili bir boyut eklenerek insanlar kutuplaştırılır / bloklar oluşturulur ve (iii) bloklaşarak yönlendirmeye açık hale gelen insanlar manipüle edilir. Medyanın bu tutumunu “medya ihtilafı hakikatten daha çok sever” ifadeleri ile özetlenebilir. Postmodernitenin epistemolojik ve etik alandaki temel varsayımı olan rölativizme ve muktedir olana sınırsız özgürlük tanıyan neoliberal anlayışa uygun düşen bu tavır her durumda hakikate sadakat hissini geliştirmeyi amaç edinen din ve değer alanı için zorlayıcı sonuçlar üretir.

1.5. Bireycilik ya da Ben'in Önceliği

Modern dönemin bireycilik anlayışı ile günümüzdeki postmodern bireycilik eğilimini ayrıştıran temel unsur bireyciliğin bir arzu nesnesi haline gelmiş olmasıdır. Modern dönemde bireyi sıkı sosyal etkiden kurtarma, kendi başına, fakat toplumun genel refahını da dikkate alarak, makul kararlar verebilmesinin önünü açma şeklinde yapılanan bireycilik postmodern dönemde devasa tüketim alışkanlıkları ile birleşip hazza dayalı bir öz yönelim anlayışına dönüşmüştür. Bireyin kendi dışında herhangi bir odağın ilgi ve ihtiyacını gözetmeksizin canının istediğini yapması ve tüketmesi, tükettiği ve yaptığından hesap vermemesi yeni bireyciliğin karakteristiğidir.

Postmodern birey görev, kural, yasa gibi formlar üzerine değil özgürlük, keyif ve bireysel eğilimlerine göre yaşamayı tercih etmiştir. Ancak bu tercih ona, altında ezildiği bir sorumluluk da yüklemiştir. Artık onun için hastalanma halinde bunun sebebi sağlık rejimine uymaması ve yeterince özenli olmamasıdır. İşsiz kalması halinde bunun sebebi, bir iş görüşmesinden başarıyla çıkacak becerileri yeterince öğrenememiş olması veya işten kaçmasıdır. Kariyer beklentisi ya da geleceğe ilişkin kaygılar duyması dost kazanma ve insanları etkileme konusunda yeterince iyi olmaması ve kendini ifade etme ve başkalarını etkileme sanatlarını öğrenmeyi başaramamış olmasındandır. Yeni bireycilik insandan milyarlarca oyun arasında kurallarını kendi koyduğu bir oyunu işler kılmayı başarabilecek performans beklemektedir. Bu nedenle okullar, iş yerleri vb. her yer bir rekabet, performans ve yarış sahnesidir. Ahlakın ve inancın dünyaya bakan özü, insanların, başkalarının insanlığı için sorumluluk üstlenmeleri olduğu için rekabetin her şeye hükmettiği postmodern toplumda bunlar ayak bağı olarak değerlendirilir. Oysa tam da böyle bir ortamda birey ve toplum bu tür değer kaynaklarına daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

1.6. Bireyselleşmenin Postmodern Hali: BEN Nesli

Postmodern iklimin bireyselleşme tarzını en iyi ifade eden kavramlardan birisi Twenge'nin (1) “Ben Nesli” kavramıdır. Twenge'nin (2013) daha sorgulayıcı, daha özgüvenli, daha haz odaklı, özgürlüğüne daha düşkün, ancak daha açık sözlü ve aynı zamanda kırılgan bir nesil olarak tanımladığı ben nesli, ABD özelinde 1980'lerden sonra yetişenleri tanımlamak için kullanılsa da aynı süreçte yaşanan hızlı küreselleşme, benzer özellikleri taşıyan bireyleri her yerde görmeyi kolaylaştırmıştır.

Ben neslinin küçük yaşlardan itibaren eşyaya hükmedebilme konusundaki tecrübeleri onlarda müthiş bir özgüven gelişimi sağlamaktadır. Ancak küçük yaşlarda kendine karşılıksız sunulan imkânların bir bedelinin bulunduğunun keşfedilmeye başlanması ile özgüven kırılganlığa dönüşür. Twenge (2013) bu durumu ben neslinin en büyük tuzağı olarak tanımlar. Hiçbir şey yapmasak, hiçbir değer üretmesek bile hepimiz özeliz algısı ile büyüyen birey ya hiçbir zaman bir şeyler başarmak için zahmete girmeye teşebbüs etmemekte ya da bunu denediğinde çok çabuk hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bu durumu ben neslinin yetiştiği dönemlerin insanoğlunun tarihinde bilinen en konforlu dönemlere denk gelmesine karşın depresyon, intihar gibi vakıalardaki büyük artış üzerinden okumak mümkündür. Dünya savaşları görmüş ve büyük yokluklarla yetişmiş nesillere oranla onlarca kat fazla depresyon ve intihar vakıası kayıtlara geçmektedir. Bu durum ben neslinin sınırsız bir haz, kendini şımartma ve hayatın gerçeklerinden kopuk yetiştirilmesi ile açıklanmaktadır.

1.7. Kendini “Haz ve Hız”a Bırakmak

Han (2018: 11) postmodern insanı Nietzsche'nin “son insan” kavramsallaştırmasına gönderme yaparak anlam ve uzun erimli hedefler yerine günübirlik zevk ve eğlenceye boyun eğen hedonist bir varlık olarak tanımlar, Bauman (2015) ise postmodern bireyin hedonizmini mutluluğun ertelenmiş güdü ve ihtiyaçların tatmininden geldiği görüşünü savunan psikanalizme benzetmektedir. Buna göre mutluluk her istediğini ertelemeden yapabilme, dürtülerine ve arzularına göre davranabilme özgürlüğüdür. Bu anlayış gerçek, doğru, işlevsel, güvenli, iyi vb. olup olmaması önemli değil; önemli olan beni mutlu etmesi söylemi ile somutlaşır. Hakikat, toplumsallık, güvenlik veya temkin mutluluğu örtüyorsa eğer en iyi ihtimalle görmezden gelinir. Ahlaki değerler veya dini öğretilerin hazza ilişkin söylemleri bu bağlamda değerlendirildiği için postmodern birey ya ahlaki göreceliğe ya da dini açıdan kültürel bir aidiyete yönelmeyi tercih eder.

Han (2018) postmodern toplumun haz üzerine kurulu düzeninin sonucu olarak yaşamın giderek hızlandığı tespitini yapar. O'na göre günümüz insanı tanrısal bir zaman algısından koparak zamanın süreğenliğini kulak arkası etmiş ve bunun sonucunda da mümkün olduğu kadar hızlı yaşa ki fazla haz alacak eylemde bulunabilesin anlayışı gelişmiştir. Oysa bu bir yanılsamadır, çünkü gerçek haz ve mutluluk, yapıp edilenlerin uzun bir listesi, sayısı değil niteliksel doluluğu, anlamlılığıdır. Postmodern dönemin haz ile tüketim arasında kurduğu güçlü ilişki insan için zamanın derinliğine yayılmış bir düşünme ve bulunma haline izin vermez. Yeni ürünlere ve ihtiyaçlara yer açmak için olabildiğince hızlı kullanıp tüketilebilecek ürünler üretilir. Sonuçta insan temel yetisi olan ve onu diğer varlıklardan ayıran tefekkür yeteneğinden giderek uzaklaşıp zamanın akışına kendini bırakır. Akışa bırakmanın doğal sonucu benliği anlam kargaşası ve kaybına götüren bir hiperaktivitedir. Bu akış hengamesinde geleneksel olarak insanın en önemli anlam kaynağı olan din ve değerler alanı ve bunlara ilişkin eğitimin en önemli -fakat aynı zamanda en zor görevi- insanı derin düşünmeye sevk etmektir.

3. Bilginin Gücünden Gücün Bilgisine

Postmodern düşünceye göre bilgi ile güç/ iktidar arasında çok sıkı bir ilişki vardır ve bu ilişki yokmuş gibi bilimsel bilginin nesnelliğine inanmak en hafif haliyle safça bir tutumdur. Neyin epistemolojik olarak doğru olduğuna karar verme hakkı, neyin etik açıdan doğru olduğuna karar verme hakkından bağımsız değildir. Çünkü bilim denen dil ile etik ve politik denen dil arasında ikizlik ilişkisi vardır. Bilişim çağında bilgi sorunu, her zamankinden çok daha büyük ölçüde bir iktidar sorunudur (Lyotard, 2019). Zira bilişim imkânları bilginin meşrulaştırılmasında iktidar / güç kaynaklarına daha büyük fırsatlar tanımaktadır. Bu bağlamda postmodern kültür bir paradoks halinde bir yandan insanlara geçmişte hep hakikat olarak bildiklerinizin güçlü olanın hakikati olduğunu anlatmaya çalışırken diğer yandan da yeni medya araçları ve çoğullaşan bilgi kaynakları içinde sesi en gür çıkanın, en güçlü olanın hakikatinin benimsenmesi ihtimalini artırmaktadır.

Postmodern dönemin bilgi bolluğu içinde bir başka değer ölçütü olarak yararlılık öne çıkmaktadır. Bir bilgi alanı ya da ona ilişkin eğitim öğretim programı piyasada satılabilirliği ölçüsünde rağbet görmekte, eğitim kurumlarında yer bulabilmektedir. Lyotard (2019) bu durumu bilginin ancak makine diline dönüştürülebilme ve pratik fayda üretme potansiyeli kadar değer görebileceği şeklinde ifade etmektedir.

Çünkü postmodern dönemde bilginin finansörü hakikat için değil çıktı /fayda/güç elde etmek için yatırım yapar. Bilgi ancak güç ile ilişkisi ölçüsünde yatırım yapılabilir bir şey haline gelir. Dolayısıyla postmodern dünyada geleneksel anlayışta bilgiye yüklenen insan kişiliğini geliştirme, entelektüel katkı işlevi de güç ve yatırıma dönüştürülebilir olduğu ölçüde kıymetli hale gelmiştir (Bauman, 2015).

Postmodern iklimin bilginin değeri ve hakikat algısını belirlemede öne çıkarttığı sesi gür çıkma, güç ve pratik fayda ölçütleri modern dönemin eğitim kurumlarının işlevselliklerinin sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Hakikati belirlemede üniversitelerin belli kaidelere dayanan bilimsel standartlarından çok, haberlerin medya değeri öne çıkmıştır. Üniversitelerin değer yaratma ve seçme bakımından oynadıkları tekelci ya da hatta ayrıcalıklı rol, artık savunulabilir olmaktan çıkmıştır. Üniversiteler sayısız başka faille sözde eşit koşullarda rekabet etmek zorundadır. Bu faillerin pek çoğu “mesajlarını anlatmak” bakımından çok daha becerikli, çağdaş tüketicilerin istekleri ve korkularıyla çok daha uyumludur. Epistemik piyasanın güç ve fayda odaklı, çetrefilli koşulları içinde yer bulmakta zorlanan akademi nüfuz edilemez teoriyle inşa edilmiş bir kaleye çekilmek, rekabetten arınmış bir kuramlar-kavramlar piyasası oluşturarak güvenli duvarlarının ardına gizlenmek zorunda kalır (Bauman, 2015).

4.2. Postmodern Dinsellikler

Tekin (2011) postmodern iklimin din üzerindeki etkilerini incelediği çalışmasında dini yaşantıda meydana gelen her değişimin mutlak olarak postmodernite etkisi ile açıklanamayacağını ancak dini yaşantıda bazı postmodern tezahürlerin oldukça belirgin görüldüğünü belirtir. O'na göre Türkiye dini hayatını henüz güçlü bir biçimde postmodern şeklinde etiketlemek mümkün değildir. Ancak postmodernliğin temel karakteristiklerinin zihniyet düzeyinde kendisini göstermeye başladığı ve bazı pratiklerde yansımalarının bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu tezahürleri şu şekilde özetlemek mümkündür (Tekin, 2011):

a) Sadece siyah ve beyaz yoktur, gri alanlar da vardır söyleminde genişleme: Söylem, dini bir konunun sadece “haram” ya da “helal” veya “uygun” ya da “uygun değil” şeklinde ikili cevaplara indirgenemeyeceğini; “siyah” ya da “beyaz” mantalitesinin aşılarak birçok farklı uygulamanın mümkün hale getirilebileceğini vurgulamaktadır. İslam'ın bazı hükümlerinin ve geleneksel kalıplarının uygulama aşamasında zora girdiği durumlarda bu söylem daha yaygın olarak kullanıma girmektedir.

b) Kur'an okumada öznel tutumlar-gerçeklik ve otoritenin tahribi: Kur'an-ı Kerim'in okunup anlaşılmasındaki klasik ya da geleneksel yaklaşım, onu okuma ve anlama çabası olarak kendini göstermekle birlikte otoriteleri dikkate alarak onların yaklaşımları ile kendi yaklaşımları arasında hiyerarşi kurmak gibi unsurları da içermektedir. Postmodern iklimde dini metinleri yorumlamada bilen / âlim ile bilmeyen arasındaki hiyerarşik ilişki tahrif olmuştur. Postmodernizm metinde keşfedilecek bir hakikatin olmadığını, okumalar sırasında gerçekliğin inşa edildiğini, muhtelif okumalardaki inşaların ise yan yana bulunabileceğini iddia ederek metnin anlaşılmasında otoriteye müracaatı sona erdirmektedir.

c) Bastırılmışların gözüyle Kur'an okuma önerisi: Postmodernlik, modernliğin temsil anlayışını tahrip ederken; ikinciller, ötelenmişler, zayıfların, eziklerin tarihi ve gerçekliklerini birincillerin veya iktidarların yanına eklemektedir. Bunun tezahürü olarak Türkiye'de gündelik konular üzerinden İslam düşüncesi tartışmalarında sık dillendirilen söylemlerden birisi tüm tarihin, tefsir ve fıkıh birikimlerinin erkek egemen ve ataerkil bir içerik taşıdığı eleştirisine bağlı kadın cinsiyeti önceleyen yorum arayışlarıdır.

d)Zaman ve mekan bütünselliğinin tahribi-tutarsızlığın normalleşmesi: Dinin hayata dair bütüncüllük algısı tahrip olurken, dağılan parçalar eşzamanlı olarak diğer dağılmış meta anlatı parçaları ile insicamsız biçimde bir araya gelmeye zorlanmaktadır. Bir araya gelmesi mümkün olmayan dini ya da din dışı öğelerin yan yana sıralanması şeklinde tezahür etmektedir. Dini kıyafet giyen ancak bir pop-stara taparcasına yakaran genç kız, hacda lüks içinde israfla yaşayan Müslüman görüntüsü bu bağlamda değerlendirilebilir.

e)Gündelik yaşam ve küçük hikayelerin patlaması: Gündelik hayatın içindeki detaylar, metafiziğinden koparılarak hikaye edilmekte, teolojik bağından kopuk parçalı eylemlere dayalı bir dinsellik veya kutsalımsı duygusallık gelişmektedir. Kişi ibadet ile ahlakı, zekat-sadaka ile yoksula yardımı kopuk tecrübeler olarak yaşar. O anda yaşanan önemlidir, teorik arka planı önemli değildir.

f) Sünnetin buharlaşan konumu-kırmızı çizgileri kaybetmek: Kur'an-ı Kerim, Müslüman hayatına bir çerçeve çizip; bir perspektif, dünya görüşü ve bakış açısı kazandırmaya çalışırken; Sünnet, Kur'an-ı Kerim'in öğretilerinin yaşanabilir formunu somut örnekler içinde topluma göstermektedir. Postmodern iklimde somutlaştıran -somutlaştırırken de doğal olarak yorumu sınırlayan- sünneti aradan çıkarmaya yönelik eğilimlerde artış görünür.

 

Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 400 / Mart 2024

 

1- Ayrıntı için bakınız; Asrın Vebası: Narsisizim İlleti, Jean M. Twenge-W.Keith Campbell, Kaknüs Yayınevi, Mîsak Dergisi, Sayı: 272 / Temmuz 2013