İslâm düşüncesinde, değişme, Allah'ın bütün varlıklar için koyduğu bir yasadır ve her şey her an değişmektedir. İslâm tarihçilerine göre, zaman ve mekân olgusu insanın üzerinde eylem ürettiği bir zemin ve araçtır. Soyut olarak zamanın değişime neden olduğu, materyalistçe bir düşüncedir ve bu, Kur'ân-ı Kerim'de müşriklerin diliyle: “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Yaşarız ve ölürüz. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre büküm veriyorlar.” (Câsiye 45/24) meâlinde ifade edilir. Müslüman tarihçiler, insâni-toplumsal olaylarda değişimin, Kur'ân-ı Kerim'in açıkça belirttiği gibi, özgür tercihler sonucu meydana gelen bireysel değişimlere bağlı olduğunu biliyorlardı.
![]() |
İslâm Düşüncesinde Tarih Tasavvuru ve
Usûlü |
Önsöz
Kâtib Çelebi'nin Keşfü'z-Zunûn'da
kaydettiği bin üç yüzden fazla tarih kitabı, Müslümanların bu ilmi ne kadar
ileri götürdüklerini göstermesine karşın, tarih düşüncesi ve usûlüne dair çok
az şey yazılmış görünmektedir. Bu orantısızlığın gerçeklik payını araştırma
merakı bizi, İslâm tarihçiliğinin tarihi, yapısı ve usûlüne dair kaynaklara
yönlendirdi.
Konunun ilgili olduğu zaman diliminin
fevkalâde uzunluğu ve içerik bakımından oldukça geniş olmasından dolayı,
-imkânlar ölçüsünde bu zengin muhtevadan yararlanmayı ihmal etmeden- kendimizi
dört isim (İbn Haldûn, Kâfiyeci, Sehâvi ve Suyûti) ile sınırladık.
Çalışmamız; bir giriş, üç bölüm ve iki
ekten oluşmaktadır. Girişte ele alınan başlıklar çok daha derin ve kapsamlı
araştırma ve tahlilleri hak eder. Birinci ve ikinci bölümlerde, iki önemli isim
-İbn Haldûn ve Kâfiyeci- etrafında geliştirilen tahlil ve tesbitlerle mevzu bir
temele oturtulmuştur. İbn Haldûn'un tarih görüşü Mukaddime, Kâfiyeci'nin tarih
usûlüne dair görüşleri, el-Muhtasar fî İlmi’t-Târih çerçevesinde ele alınıp
tahlil edilmiştir.
Üçüncü bölümde seçilmiş dört önemli metne
yer verilerek, konunun kâmil manada tasavvuruna imkân sağlanmıştır.
Çalışmamızda Batı tarih düşünceleri ve
metodolojilerine atıflar yaparak kısmi mukayese yoluna gidilmiştir. Bu konuda
hâsıl olan eksikliği çalışmamızın birinci eki olan, ‘Ana Hatlarıyla Batı Tarih
Felsefesi’ isimli makalemizle gidermeye gayret ettik. İkinci ekteki küçük
lügatçede çalışmamızda sıkça kullandığımız bazı temel kavramlar yer almaktadır.
Kur'an, Sünnet ve Tarih
Tarih kelimesinin Kur'ân-ı Kerim'de
geçmediği bilinmektedir. M. İkbâl'e göre, Kur'ân-ı Kerim'de ‘Allah'ın günleri’
deyimi, insan bilgisinin üçüncü kaynağı olan tarih anlamında kullanılmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de bir olaya tanık olma neticesinde ve hakikat-i hale uygun
bilgi verme anlamında ‘haber’ ve ‘nebe’ geçmişe ait gerçeklerin izini sürmek
anlamında ‘kıssa’, henüz olmuş olanın bilgisi anlamında ‘hadîs’, masal/mitoloji
anlamındaki -bir görüşe göre ‘ustûre’nin çoğulu olan- ‘esâtir’ sözcükleri
kullanılmıştır.
Kur'ân'da esâtir kelimesi, vahyin haber
verdiği geçmişe ait bilgiler hakkındaki müşriklerin yaklaşımlarını yansıtır.
Mesela: ‘Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur'ân eskilerin
masallarından (esâtir) başka bir şey değildir’ diyerek seninle tartışırlar’ (En’âm
S. 6/25)
Esâtîr kelimesinin aslı -Türkçe'ye ‘satır’
şeklinde geçmiş olan- ‘es-satr’ masdarı olup özünde yazılı malzeme anlamı
vardır. Kelimenin ism-i mef'ûlü olan ‘mestûr’ şekli ile önemli, yazılı malzeme
kastedilir ve Kur'ân-ı Kerim'de birçok yerde bu anlamda kullanılmıştır.
Tarihi, geçmişin olayları olarak ele
alırsak, Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in (as) geçmişte olup bitenleri söz
konusu ettiklerine tanık oluruz.
Kur'ân-ı Kerim'in hitâbı, doğrudan insana
ve insanın içinde yaşadığı topluma yöneliktir. Kur'ân-ı Kerim, hitâblarında,
muhâtablarının değişik değer yargıları etrafında bir araya gelmiş farklı insan
toplulukları olduğunu dikkate alır. İnsan ve toplumun tarihsel serüveninin
değişik kesitlerine dikkat çeker. Böylece insanı doğru tercihe hazırlar.
Kur'ân-ı Kerim, tarihte meydana gelen
sosyal çözülmelerin, çöküşlerin önemli nedenlerine dikkat çeker. Allah'ın
kâinata koyduğu yasalara ve Allah'ın insan tarihine en bariz müdahalesi olan
vahyin vazettiği ahlâk yasalarına uymayan toplumların tarih seyrinde gerileme
ve çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Vahye muhalefet, sadece dini bir kaynağa
muhalefet demek değildir. Vahiy ve fıtratın yasaları aynı kaynağa sahip (biri
Allah'ın kelâm sıfatının, diğeri ise irâde sıfatının neticesi) olduğu için,
kâinatın ‘değişmez’ yasalarına muhalefet anlamını da taşır.
Kur'ân-ı Kerim'e göre Allah, zâlim
kavimleri asla ihmal etmez; sadece sınama gereği mühlet verir. Bu dünyada
nisbeten görünen İlâhi adalet, ahirette tam olarak tecelli edecek, bütün haklar
sahiplerini bulacak ve haksızlıklar giderilecektir. Allah'ın ezeli kelâmı olan
Kur'ân-ı Kerim, ahlâk yasasını ihlâl etmiş mücrim insanların ve toplumların
ölüm ötesindeki durumlarını, beliğ, canlı ve dikkatleri kendine çekip bağlayan,
kıyamet, cennet-cehennem tasvirleriyle gözler önüne serer.
Kur'ân-ı Kerim, geçmişi, bütünüyle
vazifesini yerine getirmiş, ahirete intikal etmiş ve muhasebeyi bekleyen bir
yapı olarak görür. Materyalist ruh hali ise geçmişi bir kabristan ve yokluk
ülkesi olarak görür; günümüze ulaşan kalıntılarını o büyük kabristanın işaret
taşları olarak algılar.
Kısacası İslâm'da tarih, yitip giden bir
süreç değildir. Tarih, ahiretin tarlasıdır. O, kevni-dünyevi izâfi hakikatlerin
korunan düzenli arşividir. Tarihte bulunan nüve halindeki izafi gerçekler,
kıyamet ayracında birbirinden çekip çıkarılacak, cennette ve cehennem de tam
inkişâf edip gerçekleşecektir.
İslâm; dini, aklı ve nesli koruyup
geliştiren her tür faaliyetten yararlanmayı insan mevcudiyetinin bir gereği
olarak emreder.
İslâm inancına göre, Allah kâinatta
dilediğini yapabilir. Ancak bizler tecrübelerimizle biliyoruz ki, Allah'ın
iradesi âlemde ve tarihte ‘nedensellik’ kanunu çerçevesinde tecelli etmektedir.
İslâmiyet'in hâkim mezheblerine göre her şey, Allah'ın iradesiyle vücuda
geliyorsa da, Allah her şeyi belirli bir kanuna göre yapmaktadır. Allah'ın
fiilleri hikmetten hâli değildir. Kur'ân-ı Kerim, ‘Allah'ın, öteden
beri süregelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik
bulamazsın.’ meâlindeki âyetlerle, söz konusu duruma işaret
etmektedir.
İlâhi dinler, insanın belli bir amaçla,
belli bir tarzda yaşamak ve sınavdan geçmek üzere yeryüzüne gönderildiğini
söyler. Buna göre, insan hayatı amaçlıdır. Kur'ân-ı Kerim'e göre, ciddi bir
amaçla yaratılan kâinatın en önemli konuğu olan insanın tüm yapıp ettiklerinin
kaydı tutulmaktadır. İnsanın eylemleri, ilâhi ilim ve hıfz tarafından türlü
şekillerde kayda geçilir. Hiçbir şeyi rastlantıya bırakmayan Allah, kâinat
denilen ağacın en özenilmiş meyvesi olan insanı ve kesret dairesinin en uç
noktasında yer alan eylemlerini, asla tesadüfe bırakmaz. Ahiret, insanın kayda
geçmiş eylemlerinin muhasebesi üzerine kurulacaktır.
İslam'da Tarih
Yazıcılığını Etkileyen Unsurlar ve İslami Rivayetin Yapısı
Kur'ân-ı Kerim'in birtakım kriterler
çerçevesinde ‘Mushaf’ haline getirilmesi, bir nevi tarihsel bir çalışmadır.
Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'in yanında Hz. Peygamber'in (as) hayatını, söz ve
fiillerini, bu hayatın içinde şekillenen bütün olayları, Hz. Peygamber (as)'den
sonra birer otorite olarak başvurdukları Hz. Peygamber'in (as) sahâbelerinin ve
onları izleyen ‘tâbiin’ denilen ikinci kuşak Müslümanların, hayat, davranış ve
sözlerini bilmek istemişlerdir. İşte, hem dinin temel kaynaklarından biri olması,
hem uygulama bakımından kâmil bir örneklik teşkil etmesi, hem de zamansal
bakımdan önce olanın bilinmesi için başvuracakları araçlardan biri doğal olarak
tarih bilgisidir. Bu sözü edilen ihtiyaç, diğer İslâmi ilimlerin yanında
tarihin de ortaya çıkmasını sağlamış ve tarih metodolojisinin şekillenmesinde
büyük ölçüde etken olmuştur.
İslâm'ın ilk asırlarına ait dini
haberlerin rivâyet şekline hâkim olan hadis, Hz. Peygamber (as)'in yaşadığı
devir için bir çeşit İslâm tarihi sayılır. Başlangıçta hadis ile tarih
arasındaki sıkı ilişki nedeniyle, İslâm tarihçileri ‘Tarih, hadis
ilimlerinden biridir.’ diyerek tarihi, hadisin bir dalı saymışlardır.
Bu sebepledir ki İslâm tarihinin kaynakları söz konusu edilirken, hadisin
ehemmiyetine daima işaret edilir. Hadisin, tarih bakımından önemi, Kur'ân-ı
Kerim'den sonra Hz. Peygamber'in (as) hayatına dair bilginin ikinci kaynağı
olmasıdır.
Ayrıca müsteşriklerin iddialarının aksine,
İslâm âlimleri, İslâm tarihçiliğinin birinci aşaması olan siyer ve megâzi
sahasındaki ilk çalışmaların, bazı sahâbe çocukları olan muhaddisler tarafından
yapıldığını en açık şekilde ifade etmektedirler. Tebe-i tâbiinden bazılarının
günümüze intikal eden rivâyetlerinde, ‘Dedelerimin yazdıklarında gördüğüme
göre’ veya ‘Babamın sahifelerinde gördüğüme göre’ gibi ifadelerin yer aldığını
görmekteyiz. Vakıdi'ye kaynaklık eden İslâm tarihinin bu kabil yazılı malzemeleri,
mesela; Muhammed b. Yahyâ b. Sehl b. Ebî Hasme ve Ebû Amr b. Hureys el-Uzri
gibi ashâbın torunlarından olan şahısların ellerinde bulunuyordu.
İslâmi rivâyet, yapı olarak ‘yazılı’ bir
haberdir. Bazı şarkiyatçılara göre ise İslâmi rivâyet, sözle nakledilen,
duymakla elde edilen ve hafızayla korunan ‘sözlü’ bir haberdir. Oysa İslâmi
rivâyetin tarihi tetkiki, tahammülü'l-ilm ve isnâd usûlleri ile bunlara ait
tabirlerin Hicri 1. asrın sonunda ve 2. asrın başında yerleşmiş olduğunu
gösterir. Hadisin yazıyla tesbit işi (kitâbet) ise bundan çok önce bizzat Hz.
Peygamber (as) devrinde başlamış olup yaygınlaşarak devam etmiş ve tedvin ile
tasnif safhalarına evrilmiştir. Gerek hadis tesbit safhaları, gerekse
tahammülü'l-ilm yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar, bu yöntemlerin hafızaya
dayalı sözlü bilgi alışverişi anlamına gelmediğini; daha çok, o günlerde
eserler yerine müelliflere atıfta bulunmanın revaçta olduğunu gösterir.
Dolayısıyla bu yöntemler, o dönemin kaynak gösterme şekilleri olup yazılı
malzemelere dayanırlar.’
İsnâd yöntemi ile hadis usûlündeki
‘tahammülü'l-ilm’ denilen ilim alma yöntemlerinin İslâm medeniyetine mahsus
olduğunu ve başka medeniyetlerde bunun bir benzerine rastlanmadığı da
unutulmamalıdır. [Hadis tahammülünün sekiz şekli vardır: Semâ’, Kırâat (arz),
İcâzet, Münâvele (arzü'l-münâvele), Kitâbet (mükâtebe), İ’lâm, Vasiyet ve
Vicâde.]
İslâm tarihçiliğinin tarih yazımına
yaptığı en önemli katkılardan birisi, zamana verilen önemdir. Bu ‘zaman’
kavramının, Batı dünyasının zaman kavramından ne anlamda farklı olduğu sorusu
bir an için bir yana bırakılırsa, gerçekten de Müslüman tarihçilerin,
kaydettikleri olayların tarihlerini vermede ve yazılarında kronolojik bir sıra
izlemede, büyük bir titizlik gösterdikleri kabul edilmelidir. İslâmi tarih
yazımında çok önem verilen bu zaman boyutunun, değişimi açıklayan bir kavram
olarak algılanmamasına karşın, bugünü dünden ayıran bir kategori olarak tarih
bilincinin gelişmesine önemli katkıları olmuştur.
Aslında İslâm düşüncesinde, değişme,
Allah'ın bütün varlıklar için koyduğu bir yasadır ve her şey her an
değişmektedir. İslâm tarihçilerine göre, zaman ve mekân olgusu insanın üzerinde
eylem ürettiği bir zemin ve araçtır. Soyut olarak zamanın değişime neden
olduğu, materyalistçe bir düşüncedir ve bu, Kur'ân-ı Kerim'de müşriklerin
diliyle: “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Yaşarız
ve ölürüz. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de
yoktur. Onlar sadece zanna göre büküm veriyorlar.” (Câsiye 45/24)
meâlinde ifade edilir. Müslüman tarihçiler, insâni-toplumsal olaylarda
değişimin, Kur'ân-ı Kerim'in açıkça belirttiği gibi, özgür tercihler sonucu
meydana gelen bireysel değişimlere bağlı olduğunu biliyorlardı.
Başlangıçta İslâm tarihçilerinin temel
uğraşı, tarihsel haberleri toplamak, sınıflandırmak ve doğruluklarından emin
olmayı sağlayacak gereçleri temin etmekti. Bu gelenek, genel anlamda ‘haber
geleneği’ olarak adlandırılır. Tarihçi, tarihi haberleri toplayan, düzenleyen,
nakleden, bu haberleri kendisinden evvel nakleden kişilerin güvenilirlik
derecesini ‘biyografi ilmi’ (ilmü'r-ricâl) ve ‘habere kaynaklık eden
kişinin değerlendirilmesi’ (cerh ve ta'dil) yardımıyla tesbit eden
kişi olarak bilinmektedir. Müslüman tarihçi, naklettiği haberle ilgili
olarak ‘habere kaynaklık eden kişinin eleştirisi’ni yapması
ve ‘isnâd’ yöntemini kullanması sonucunda, haberin doğruluk
derecesi genellikle yüksek olmuştur.
Tarih düşüncedir; vakayiname ise
düşüncenin cesedidir. Veya şöyle denilebilir: İdrâk anlamındaki tarih
vakayinamenin ruhu, vakayiname idrâkin vücududur. Bu sebeple, idrâk anlamındaki
tarih bir düşünce fiili iken; vakayiname, bir irade fiilidir. Öyleyse tarih
alanında olayların doğru tesbiti ile tesbit edilenlerin yorumlanarak
nakledilmesi birbirinden ayırt edilmelidir. Tarihçi elinde mevcut olan veriler
karşısında iki tutum sergileyebilir:
1-Olayları yorum yapmadan olduğu gibi
tesbit edip aktarabilir veya,
2-Tesbit ettiklerini kendi kanaatleri
çerçevesinde yorumlayıp tasvir ederek sunabilir.
Bu bağlamda, İslâm'ın kendisi ve doğuş
asrıyla ilgili verilerin toplanmaya çalışılması, teknik anlamda bir vakayiname
anlayışı ile bir irade fiili olarak yapılmaya çalışılması daha uygundur.
Spekülatif kanaatlerin, dinin temel kaynaklarının yazılı güvenilir malzemeler
halinde gelecek kuşaklara eksiksiz nakletmek işine baştan itibaren karışması
bir prensip olarak kabul edilseydi, asılla kanaatler birbirinden ayırt edilmesi
güç bir şekilde karışırdı ve ‘aslolan’, sayısız kanaatler içinde kaybolurdu.
Kısacası, İslâm'ın ilk asrına ait
haberleri güvenilir yazılı malzeme niteliğinde tesbit çabası bir irade,
bunların tesbit aşamasıyla eş zamanlı olarak tasnif edilip işlenmeye başlanması
bir idrâk fiilidir.
Öyleyse ilk râvilerin önemli bir başarısı,
irade fiilini düşünce fiiline karıştırmamalarıdır. Bugünkü anlayışımıza göre
belki bu bir kusur veya eksiklik sayılabilir. Zira tarih, felsefeden
nesnelliğiyle ayrılır. Tarihsel nesnelerin doğru tesbiti düşünceye malzeme
olabilir.
İslâm tarihçiliğinin yapı taşları olan
rivâyet, haber, hadis, sened, metin gibi kelimelerin derinlemesine tahlilleri,
İslâm tarih tasarımının temel karakterlerini kavramak açısından önemlidir.
Bütün bu yapı taşlarında dikkati çeken ortak nokta, haberin konusu olan
vâkıanın gerçek bilgisini doğru tekniklerle tesbit ve nakli ile zihinde doğru
tasavvurunu sağlamaktır.
İlk devir tarihçileri, râvileri ne kadar
zayıf olursa olsun hiçbir haberi terk etmemişlerdir. Böyle davranmalarının
önemli sebepleri bulunmaktadır. Bu konuya, ‘Klasik İslâm Tarihçilerinin Kaynak
Anlayışı’ başlığı altında temas edilecektir.
İlimlerin Tasnifinde
Tarihin Yeri Tarih Bilgisinin Yapısı ve Değeri
İbn Haldûn, ilimlerin tarihini, temel
ilkelerini eleştirel bir şekilde ele alır ve ilimlere beşerî tezahürler olarak
bakar. İlimlerin hepsi diğer insani olgular gibi umrânın tabiatına boyun eğer.
Böylece doğuş ve gelişme esnasında ilimlerin tümü toplumun kuruluş ve
gelişimine bağlı olur. Buna göre ilimler, sosyal şartlarda gelişen, doğada
bilgisiz ve öğrenmek sûretiyle bilgilenen tecrübi aklın ürünleridir.
İbn Haldûn'a göre, bilgi üç kaynaktan elde
edilir:
1-Duyu ve tecrübeye dayanan akılla elde
edilen bilgi,
2-Sadece peygamberlere verilen vahiy
kaynaklı bilgi,
3-Riyâzet yoluyla elde edilen ruhi bilgi.
Bu tasnif, ilimlerin üçlü tasnifini
gerektirirken, İbn Haldûn bunu yapmayarak akli ilimleri dini ilimlerden ayıran
meşhur İslâmi tasnife sahip çıkar. Ancak İbn Haldûn, tüm çeşitleriyle kültürel,
siyasi, ekonomik ve sosyal olguları yorumlamak istediği için, ilimlerin meşhur
geleneksel tasnifi onun amacına hizmet etmez. Çünkü kültür ve fikir âleminde
her iki sınıfa girmeyecek dil, edebiyat, belâgat gibi ilimler ve sanatlar
mevcuttur. Bunlar ne dini ne de akli ilimlerdir. İbn Haldûn, bunlara yer bulmak
için ilimleri fonksiyonlarına göre ikiye tasnif eder:
1-Bizzat ‘maksat’ olan ilimler: Tefsir,
hadis, fıkıh, kelâm gibi dini ilimler ile ilâhiyât, tabiiyât gibi felsefi
ilimler.
2-Maksat olan ilimlerin elde edilmesi için
aracı konumundaki ilimler: Arapça, aritmetik ve benzeri ilimler dini ilimlerin,
mantık ise felsefenin hizmetinde kullanılır. İbn Haldûn, sırasıyla dini,
tarihi, akli ve alet ilimlerin tahlilini yapar.
İbn Haldûn'a göre tarih, toplumların geniş
ilgi duydukları bir disiplin olma özelliği taşımaktadır. Tarihi, eğitimli,
eğitimsiz bütün insanlar anlayabilir. Bunun nedeni, tarihin
yoğunlaştığı asıl alanın, insana ait olayların alanıyla sınırlı
olmasıdır. İnsanlar tarihin üyeleri ve yapıcıları olarak tarihe ilgi
duyarlar ve onu anlayabilirler.
İbn Haldûn, konusu akli ve maddi
kültürüyle birlikte toplumsal hayat olan tarihi, ayrı ve bağımsız bir bilim
olarak kurmaya çalışır. Tarihi, felsefeyle sıkı bağları olan bir araştırma
alanı olarak tanımlar. Açık bir şekilde tarihi ‘felsefi-akli ilimler’ arasına
yerleştirir. Ona göre, görünüşte geçmiş dönemleri, geçmişteki olayları ve
devletleri haber vermekten ibaret olan tarih ilminin iç yüzü, bütün bu
olayların, sebepleri ve temelleriyle birlikte çok ince şekilde araştırılıp
değerlendirilmesine dayanır, evet, tarih ilmi olayların nedenselliğini ve
sebeplerini derinliğine inceleyen bir ilimdir. Bu yüzden o, felsefenin temeli
ve felsefi ilimlerden biri sayılmaya lâyıktır.
İbn Haldûn, toplumsal hayatın tabiatını
anlamaya yönelik tesis ettiği umrân ilminin, toplumsal örgütlenmenin bir kısım
meselelerini ele alan, kendisinden önce ve kendi döneminde var olan, retorik
(belâgat), politika, fıkıh ve devlet adamlarına öğütleri içeren sözlerden
(nasâih) ayrı tutulması gerektiğini vurgulamıştır. Bunların hiçbiri toplumsal
hayatın tabiatını izah edemezler. Retorik ve politika, antik dönemin mirasları
olarak, toplumu bilimsel bir yaklaşımla inceleyebilecek niteliklere sahip
değildir. Retorik, ikna edici sözlerle, kitleleri belirli görüşleri kabul
etmeye veya reddetmeye yönlendirir. Politika ise ev ve kentin, felsefi ve
ahlâki gereklere göre yönetilmeleriyle ilgilenir.
İbn Haldûn'a göre tarih, bağımsız bir
bilim dalıdır. Çünkü anlaşılabilir ve gerçek olan her konu kendi özel bilimini
gerektirir. Bu bilimin sonucu ise tarihsel haberin doğrulanması, tenkidi ve
tefekkürü tarih felsefesi ile toplumsal örgütlenmenin doğasını tesbit etmektir.
Kâfiyeci'nin, ilimlerin tasnifinde tarihin
yeri, tarih bilgisinin yapısı ve değeri konusundaki görüşleri, el-Muhtasar fî
İlmi’t-Târih'te bulunmaktadır.
Kâfiyeci'nin, tarihe yaklaşımı,
usûlü'd-din ulemâsının ‘ilim’ anlayışından ilham alınmıştır.
Usûlü’d-din bilginlerine göre: ‘İlim
öyle bir sıfattır ki, onunla zihinde veya hariçte mevcut olan bir şey, o
sıfatla nitelenen kimseye zâhir olur.’ Usûlcülerin başka bir tanımına
göre ise ‘ilim öyle bir sıfattır ki; o sıfatla nitelenen kimsenin, bir
şeyi diğerlerinden kesin olarak ayırmasını gerektirir.’
Yine usûlü'd-din ulemâsına göre, ‘ilim’
kelimesi:
1-Bir şeyi gerçek haliyle idrâk,
2-Meleke,
3-Herhangi bir disiplinin usûl ve
kaideleri ile o usûl ve kaideler çerçevesinde bir araya getirilen meseleler
(mesâil), şeklinde ifade edilen üç anlama gelir.
Üçüncü manaya göre ilim:
1-Hem bir yöntem çerçevesinde bir araya
getirilen meseleler,
2-Hem de bir disiplinin usûl ve kaideleri
için kullanılır.
Birincisinin kapsamı ikincisinden daha
geneldir.
Hem el-Muhtasar fî İlmi’t-Târih'in
muhtevası, hem usûlü'd-din ulemâsının ‘ilim’ anlayışı zaviyesinden meseleye
bakıldığında, Kâfıyeci'ye göre, tarih tanımlanabilir, anlaşılabilir, gerçek bir
konusu olan ve varlık kavramıyla doğrudan ilişkisi bulunan bağımsız bir
ilimdir. Tarihi haberler, mantık ölçüleri ile tasnif edilebilir. Öyleyse tasnif
edilen tarihi veriler, mantıki değerine göre vuku bulmuş olgulara işaret eden
bir bilgi olarak değerlendirilmelidir. Tarih, nakli veya edebi ilimler arasında
değil, akli ilimler arasında yer almalıdır. Tarihin, akli ilimler arasında yer
alması; -tabiat bilimlerinde olduğu gibi- aklın gözlem ve deneye dayanarak
bilgi üretmesi anlamına değil:
1-Tarihi verilerin mantıki açıdan tasnif
edilebilir olması,
2-Tarihi veriler ister tasavvur düzeyinde
olsun, isterse tasdik düzeyinde olsun bir çeşit bilgi olduğu,
3-Mantıki açıdan tasnife tâbi tutulduktan
sonra tarihi verilerin bir kısmının gerçek bilgi vasfını kazanabileceği,
4-Mantıki açıdan bilgi olma vasfını
kazanmış tarihi verilerin düşünceye konu edilebileceği, anlamına gelir.
Öyleyse tarih, geçmişe ait öykülerden
oluşan soyut edebi bir tür değildir. Tarihin edebiyatla ilişkisi, akli
ilimlerin dille ilişkisi gibidir. Yani dil, -akli ilimlerde olduğu gibi- tarih
için yalnızca bir ifade aracıdır.
İbn Haldûn'un Tarih
Görüşü
İbn Haldûn, toplumsal örgütlenme olarak
uygarlığı etkileyen şeyler üzerinde durmuş, insanlık tarihinin sâbit ve
değişken (arızî) niteliklerini tartışmış ve ikisi arasında ayırım yapmıştır.
İbn Haldûn, âlemde değişken ile sâbiti tesbit ederek olup bitenin kendisine
dayandığı esasları ortaya çıkararak geçmişin ve geleceğin anlaşılmasını
hedefler. İnsanlık tarihinin dört sâbit niteliği söz konusudur:
1-Toplumsal örgütlenme, insan türü için
gereklidir.
2-İnsanlar, yaşam biçimlerini özgür
iradeleriyle biçimlendirip yönlendirirler.
3-İnsanların üzerinde denetim kurabilecek
bir güce ihtiyaç duyulur; çünkü karşılıklı saldırganlık ve adaletsizlik insanın
hayvani doğasından kaynaklanır.
4-Tarihin en önemli sâbit niteliği
insanların bir guruba üye olduklarının bilincinde olmalarıdır. Bu durum
‘asabiye’ sözcüğüyle kavramlaşır.
İbn Haldûn tarihin bu dört sâbit niteliği
arasındaki ilişkileri kurmaya çalışmış ve bu ilişkilerin incelenmesinden yola
çıkarak, tarihin devlet, hükümdarlık, kazanç, geçim, sanatlar ve ilimler gibi
değişken niteliklerini (avârız) tanımlamıştır.’ İbn Haldûn'a göre bu ilkeler,
insanlık âlemini belirler ve anlaşılır yapar.
İbn Haldûn, gözlemleri sonucunda tesbit
ettiği toplumsal hayat şekilleri arasında ortak yanları dikkate alarak temel
iki kategoriyi birbirinden ayırır. Bu ayırımı yaparken esas aldığı husus,
insanların geçimlerini sağlama tarzları ile şehir hayatıyla göçebe hayatı
arasındaki gâyet açık ve belirgin farktır. Çünkü, kuşaklar arasında görülen
farklılıklar, yalnızca onları ekonomik yaşamda ayıran farklılıkların bir
ifadesidir. Benzer görüşleri Marx da ileri sürer ve yaşamın maddi alanındaki
üretim yönteminin genelde, sosyal, politik ve entelektüel süreçleri
belirlediğini söyler. Söz konusu edilen iki temel kategori, göçebelik (bedâvet)
ve yerleşikliktir (hadâret). Bedevilik sadece göçebe yaşam tarzını
değil, uygar yaşam (hadâret) tarzından önce gelen toplum biçimlerinin tümünü
kapsar. İbn Haldûn, ilgisini umrânın bedevi ve hadâri olmak
üzere ikiye ayrılışı meselesi üzerine yoğunlaştırır. İslâm tarihine dair
nazariyesi dahi, söz konusu bu iki tür umrân arasındaki ilişkiyi belirleme
esasına dayanmaktadır. Zira bunlar ‘tarihin aktığı genel çerçeve’ vasfını
taşıyordu.
İlk yaratılışla başlayan ve hesap gününe
kadar sürecek (bir nevi doğrusal) olan tarihi süreçte her toplum kendi
bağlamında asabiye yapıcı gücü ile bedevilikten hadâriliğe doğru hareket
halindedir. Bu hareket ve ilerleme evrensel doğrusal bir yöne doğru değil,
çöküş ile neticelenecek bir sona doğrudur. İbn Haldûn'a göre tarih,
‘devlet denen süreç’ boyunca bedevilikten hadâriliğe doğru sürekli bir akış
anlamına gelir. Önce kır-çöl-köy kökenli bir toplum, kabile yahut
kabileler grubu devletin her yanında ayaklanır. Bu ayaklanmalar çoğu zaman
kurulu nizamın kocamaya başladığı dönemde zuhur eder. Neticede otoriteyi,
ihtiyar rejimden alan grup kısa yahut uzun yaşayacak yeni bir devleti inşa
eder. Lakin onların inşa ettiği devlet de sonunda ihtiyarlayacak ve onların
yerine başka bir yabancı grup gelecektir. Bu şekilde peşi sıra aynı kaderi
paylaşan devletler doğacaktır. Milletlerin yükselişi ve düşüşü bu zorunlu
kanunu tarafından yönetilir; bu vetire gecikebilir, fakat sonuç itibariyle
kaçınılmazdır.
İbn Haldûn, bu olguyu ‘asabiyet’ ve
‘asabiyetin etkinliği’ ile yorumlamıştır. İbn Haldûn, bu hareketin neden
dairevî olduğunu, doğrusal olmadığını; bedevilikle hadârilik arasında devam
ettiği sorusuna, ‘Bu tabiatı gereği umrânda meydana gelmektedir.’ diye
son derece açık ve basit bir cevap vermiştir.
Böylece İbn Haldûn, asabiye kavramını
bütün siyasi gücün temeli haline getirmiş ve hakimiyetin daha kuvvetli asabiye
ruhuna sahip gruba ait olacağını belirtmiştir. Bunun özü, hiçbir rakibin karşı
koyamayacağı saf iktidar ve baskı kuvvetidir.
Kâfiyeci'de Tarih Usûlü
Cemâleddin İbnü’l-Hâcib'in (ö. 646/1249)
nahiv (sentaks) ilmine dair el-Kâfiye adlı eseriyle çok meşgul olduğu için, hem
Anadolu'da hem İslâm dünyasında ‘Kâfiyeci’ lakabıyla meşhur olan bu Osmanlı
âlimi, Murad Hüdâvendigâr (1362-1389) döneminde 788/1386 tarihinde Bergama'da
doğmuştur.
Kâfiyeci, ilmi tahsilinin ilk merhalesini
kendi memleketinde tamamladı. Kütahya'da -kendi ismiyle anılan- Vâcid
Medresesi'nde ders veren Abdülvâcid b. Muhammed el-Kütâhi (ö. 1434) ve Molla
Fenâri (ö. 1431) gibi ünlü Osmanlı ulemâsının rahle-i tedrisinde bulundu.
Kâfiyeci, bilgisini arttırmak için seyahate başlayıp Anadolu'nun ve İran'ın
çeşitli ilim merkezlerinde, ilim tahsil etti. Şam'a ve oradan hacca giden
Kâfiyeci üç yıl Kudüs'te kaldıktan sonra 1427 yılı dolaylarında Memlük
hükümdarı Eşref Seyfeddin Barsbay (1422-1438) döneminde Kahire'ye geldi.
Yaptığı müzakerelerle ilmi ehliyetini ve faziletini Kahire ulemâsına kabul
ettirdi ve oraya yerleşti. Kâfiyeci, insanlardan uzak olarak Berkûk
Külliyesi'nde senelerce kaldı. Orada Bisâti (ö. 1439), İbn Hacer el-Askalâni
(ö. 1449) ve başka ilim adamlarıyla görüşüp ilim teatisinde bulundu. Kâfiyeci,
Mısır'da gördüğü ilgiden olsa gerektir ki Anadolu'ya geri dönmemiştir. Mısır'da
Hanefi mezhebinin yetkili ismi olmuş ve Sehâvi'nin hocası İbnü’l-Hümâm
es-Sivâsi el-İskenderi'den (ö. 1457) sonra Şeyhuniyye Hankâhı
başmüderrrisliğine getirilmiştir.
Kâfiyeci, kelâm, fıkıh usûlü, nahiv, sarf,
i'râb, me'âni, beyân, cedel, mantık, felsefe, hey'et, tefsir ve hadis
ilimlerinde zamanının otoritesi olarak kabul edilmiştir. Sehâvi, ‘Onun talebeleri, sağlığında mühim mevkiler
elde etmişlerdir’ demek suretiyle, Kâfiyeci'nin ilmi düzeyini belirtmeye
çalışır. Suyûti'nin (ö. 1505) çeşitli ifadelerinden, Kâfiyeci'nin onun hem
şahsiyeti üzerinde hem de ilmi birikiminin teşekkülünde tam bir tesir icra
ettiği anlaşılmaktadır. Mesela, Suyûti, kendi hayatından bahsederken, on dört
sene Kâfiyeci'nin derslerine devam ettiğini; ondan çeşitli ilimlerde, özellikle
tefsir, usûl, Arapça ve me'âni alanında ders aldığını, ondan her defasında hiç
işitmediği nükteler ve derinlikli meseleler duymak suretiyle çokça
yararlandığını zikreder. Yine Suyûti, hocası hakkında ‘onu babamdan sonra bir
baba olarak kabul ederdim’ demekle, ona karşı duyduğu sevgi ve saygının
derinliğini dile getirir.
El-Muhtasar Fi İlmi't-Târih’in Aynı Türden
Diğer Eserlerle Mukayesesi
Kâfiyeci'nin -telifini Mısır'da 8 Receb,
Salı günü 867 (31/12/1462) tarihinde bitirdiği- el-Muhtasar fî İlmi’t-Târih
adlı eseri ise, tarih metodolojisine tahsis edilmiş –bilinen en eski-
risaledir. Yöntem olarak fıkıh usûlünden esinlenerek yazılmış olan el-Muhtasar
fi İlmi’tTârih, güçlü bir mantık örgüsüne sahiptir ve tamamen metot belirleyici
mahiyettedir.
Kâfiyeci'yi önemli kılan, evrensel anlamda
bir tarih usûlü ortaya koymaya çalışması, tarih yazımı konusunda mantıki açıdan
tutarlı bir yöntem teklif etmesi ve bu yöntemin tarih bilgisinin mantıki
değerini tesbit etmek için bir kıstas teşkil etmesidir. el-Muhtasar fî
İlmi’t-Târib'in başlıkları bile, bunun yeterli birer kanıtı sayılabilir. Eserin
birinci kısmında; tarih ve zaman kelimelerinin sözlük ve terim anlamları, güneş
ve ay yılı, ay, gün ve saat kavramları, tarih kelimesinin kökeni ve hicri
takvimin ihdası, takvimler, tarih ilminin tanımı ve konusu, tarih
metodolojisinin gerekliliği, tarihçide bulunması gereken şartlar ele alınır.
Eserin ikinci kısmında ise, tarihin varlık kavramı ve diğer ilimlerle ilişkisi,
tarihçinin amacı, insan tabakaları, tarih yazımı ile ilgili beş yöntem ve beş
yöntemin uygulanması ile tarihin bilim olarak gerekliliği ve yararı tartışılır.
Tarihçinin Aslî Maksadı
Kâfiyeci, ‘Tarihçinin asli maksadı;
muteber bir şekilde insanın kaydını tutmaktır.’ tesbitini yapar.
Kâfiyeci'nin kaide niteliğindeki bu tesbiti, gerçekçi ve evrensel manada tarih
yazma prensibine işaret eder ve tarihçinin çalışma alanının, bir toplum
gözlemcisinin tanık olabileceği her şeyi kapsadığını ifade eder. Başka bir
deyişle, tarihin insani olması ya da geçmişteki belirli zamanlarda insanların
yaptığı şeyler hakkında sorular sorup onları tesbit etmeye çalışması gerekir.
Buna göre tarihçinin asli hedefi, tarihin nesnesi olan insanın
yapıp-ettiklerini doğru bir yöntemle tesbit etmektir.
Tarihçinin asli görevinin doğru bir
şekilde insanın kaydını tutmak olduğu görüşü, İbn Haldûn'un düşüncesiyle de
örtüşür. Ona göre tarihçinin öncelikli hedefi tarihin doğru bilgisini elde
etmek, nihâi hedefi ise, bunu yorumlamaktır. Tarihteki hâdiselerin
tefsiri ve yorumu, bu hâdiseler hakkında doğru bilginin varlığını gerektirir.
Bu nedenle İbn Haldûn, umrân ilmi dediği
yeni disiplinin ‘sahih bir ölçüt olmasını’ yani tarih yazımında bir nevi mantık
mesabesinde bulunmasını istemiştir. Zaten İbn Haldûn'un Mukaddime'si, dolaylı
olarak değinilen yöntemsel kurallardan ibaret kalmamış, tarihteki hâdiseleri
yorumlamaya da çalışmıştır.
Kâfiyeci, tarihçinin tâli maksadının
kâinatın diğer türlerinin kaydını tutmak olduğuna işaret eder. Böylece
Kâfiyeci, tarihçinin sanat, tabiat vb. şeyleri de tarih bilimine konu edinmesi
gerektiğini söylemiş olmaktadır. Kâfiyeci, sanki şöyle demek istemektedir:
‘Tarihçinin asli amacı beş usûle göre
insanın, tâli amacı ise kâinatın diğer türlerinin kaydını tutmaktadır. Bir
tarihçi, tüm insanlığın veya kâinat türlerinin kaydını tutamayacağına göre
kendisine bir hedef nokta seçmeli ve muteber ölçülere göre tarihini
yazmalıdır.’
Kâfiyeci'nin, kâinatın diğer türlerinin
tarihini yazmaktan bahsetmesi, Müslümanlar arasında var olan tabiat tarihi
(coğrafya, jeoloji, mineraloji, botanik ve zooloji) geleneğini ifade etmesi
açısından önemlidir.
‘Muteber bir şekilde insanın kaydını
tutmaktır.’ kaidesi, konu olarak ister insana ait bir eylemi veya eseri
(mimari, sanat, şehir ve benzeri şeyler), isterse kevni bir hâdiseyi veya
nesneyi (tabiat tarihçiliğinde olduğu gibi) seçsin; tarihçi, tarihine konu
olarak seçtiği şeyin insan hayatına etkisini ve ilişkisini mutlaka belirtmesi
gerektiğine de işaret eder.
Onun bu yaklaşımı, daha sonraki pek çok
tarihçinin de kabul ettiği bir ilke olmuştur.
Tarih İlminin Tanımı
Kâfiyeci metodolojik davranarak,
tarih sözcüğünün kökeni, lügat anlamı, örfi anlamı, bir ilim dalı olarak hem
tarifini hem konusunu dikkatli bir şekilde tesbit etmeye çalışmıştır.
Kâfiyeci, tarifini mantık kıstaslarına
tamamen uygun bir şekilde yapmıştır. Ona göre: ‘Tarih ilmi: Zamanı,
hallerini (ahvâl) ve onunla ilgili şeylerin hallerini, bunları belirlemek
(tayin) ve vakitlerini tesbit etmek (tevkit) açısından ele alan bir ilimdir.’
O, öncelikle tarihi, bir yöntemi, birtakım
kaide ve meseleleri olan bir ilim olarak tanıtmıştır. Yapılan tanımla ve
kullanılan anahtar terimlerle (zaman, ahvâl, tayin ve tevkit), tarih, zaman
içinde yer alan şeyleri ve hâdiseleri hakikate uygun bir biçimde tesbit etmek
ve vakitlerini tayin etme ilmidir. Buna göre tarih; belgelere dayanan,
müşahhas, zaman ve mekânı olan hakikatlerin bilgisidir.’
Tarih İlminin Konusu
Kâfiyeci, tarih ilminin konusunu da
terimlerden oluşan teknik bir anlatımla belirlemiştir. Yapılan tanım, tarihin
konusunu dikkatli bir şekilde tesbit ettiği için değerli ve metodolojiktir. Ona
göre:
‘Tarih ilminin konusu, hâdis ve garip iş
ve durumlardır. Bu iş ve durumlar; teşvik, sakındırma, gayretlendirme, engel
olma, öğüt verme, ibret alma, açılma ve etkilenme gibi çeşitli maslahatlardan
hali değildir. Bunların, sahih bir maksat dolayısıyla, ayrıntılı tanımlarla
hakikatlerinin tesbit edilip yazıya dökülmesi (tahditle tahrir), ayırt edici
özelliklerinin belirlenip tesbit edilmesi (tayinle takrir) ve vakitlerinin
tayin edilmesi (tevkit) suretiyle kaydedilmesi mülâhaza edilir.’
Kâfiyeci’nin tarihin konusunu tesbit
ederken kullandığı terimlerden tahdid: bir şeyin, ayrıntılı tanımla hakikatini
belirtmek, tahrir; anlamın yazıyla ifade edilmesi, ta'yin; bir şeyin ayırt
edici özelliklerini belirleyip ifade etmek, takrir; anlamın sözle tesbit ve
ifade edilmesi anlamına gelir. Zabt ise hadis usûlünde, râvinin işittiği
herhangi bir şeyi, aradan uzun bir zaman geçmiş olsa bile, dilediği anda
hatırlayabilecek şekilde iyice belleyip ezberleme yeteneğine sahip olması
anlamına gelir.
Kâfiyeci'nin tesbitlerine göre, bir nesne,
hâdise veya eylemin tarihe konu olabilmesi yani tarihi vaka sayılabilmesi için,
onda dört özelliğin bulunması gerekir:
1-Tarihin nesnesinin ‘hâdis’ olması
gerekir. Varlığı kadim olan Allah'ın kendisi ve yokluk, tarihin nesnesi olamaz.
Zira bunlar zamansal değildir.
2-Her hâdis tarihin nesnesi olamaz. Hâdis
olan bir şeyin veya halin tarihe konu olabilmesi için ‘garip’ olması gerekir.
3-Hâdis ve garip olanın tarihe konu teşkil
edebilmesi; ‘teşvik, sakındırma, gayretlendirme, engel olma, öğüt, ibret,
rahatlatma, açılım, infial gibi tefekküre konu olacak hikemi/felsefi özler
içermesine bağlıdır.
4-Bu üç özelliğe sahip olan bir şeyin
tarihe konu olabilmesi, onun bir şekilde tesbit edilmiş olmasına bağlıdır.
Tesbit edilmemiş, kayda geçmemiş veya tarihçinin eline ulaşmamış olan geçmişte
olup biten şeyler, tarihe konu olamaz.
Öyleyse tarih sadece bir çağdaki veya bir
nesildeki özel haberleri zikretmektir. Çağları ve nesilleri içine alan genel
durumları zikretmek ise tarihçinin, amaçlarının çoğunu üzerine bina edeceği ve
haberlerinin açıklığa kavuşmasını sağlayacak bir temeldir. Haliyle, en geniş
anlamda tarihin konusu, daha sonrakilerin daha öncekilerden etkilendikleri
özel, tersine döndürülemeyen ve zamansal olaylar dizisidir. Özel sözcüğünü
kullanıyoruz; çünkü herhangi bir nedensellik kuramı, olaylar dizisiyle
ilgilidir; ancak tarih, özel olanı değil, tipik olanı ele alır. Birbirini
etkileyen zincirleme olayların nitelendirilmeleri de aynı şekilde önemlidir.
Güneşin dün doğduğunu ve bugün yine doğduğunu söylemek, tarih bilgisi vermek
değildir.
Tarih kelimesinin sözlük ve terim anlamı,
tarih ilminin tanımı ve konusuna dair yaptığı izahlara bakarak Kâfiyeci'nin,
tarihi:
1-Kronoloji,
2-Geçmişin hâdiseleri,
3-Geçmişte meydana gelmiş hâdiseleri bir
yöntem çerçevesinde ele alıp anlatan bir ilim,
4-Hikemî/felsefi özler çıkarılması gereken
bir bilgi alanı olarak anladığını söyleyebiliriz.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 393 / Ağustos 2023

