Müslümanlar son üç yüz seneden beri ilim ve fende batıdan geri kalmışlardır. Batının fikir ve düşüncesinden etkilenen hususiyle de eğitimini orada alan bazı aydınlar geri kalmışlığın sebebini İslâm'da görmüşler, Hristiyanlıkta olduğu gibi İslâm'da da reform yapılması gerektiğini düşünenler zuhur ettiği gibi dinimizi değiştirelim diyenler dahi ortaya çıkmıştır. Hür düşünce adı altında İslâm'ın en temel meselelerini eleştirip değiştirmek istemişler, Müslümanların değer verdiği büyük âlimleri câhillikle suçlamışlar, bin dört yüz senelik İslâm kalesini içten yıkmaya çalışmışlardır. Geçtiğimiz asırda (XX. asır), dinin kadim değerlerini savunan ve İslâm'ın bu zamana kadar gelmesine ön ayak olan büyük âlimleri müdafaa edenlerin en başında Muhammed Zâhid el-Kevseri gelmektedir. Tanıtımını yaptığımız bu eserin dikkatle okunması gerekir.
İmam Ebû Yûsuf
Muhammed Zahid el-Kevserî
Tahkîk Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 396 / Kasım 2023
Mütercim Önsözü
Müslümanlar son üç yüz
seneden beri ilim ve fende batıdan geri kalmışlardır. Batının fikir ve
düşüncesinden etkilenen hususiyle de eğitimini orada alan bazı aydınlar geri
kalmışlığın sebebini İslâm'da görmüşler, Hristiyanlıkta olduğu gibi İslâm'da da
reform yapılması gerektiğini düşünenler zuhur ettiği gibi dinimizi değiştirelim
diyenler dahi ortaya çıkmıştır. Hür düşünce adı altında İslâm'ın en temel
meselelerini eleştirip değiştirmek istemişler, Müslümanların değer verdiği
büyük âlimleri câhillikle suçlamışlar, bin dört yüz senelik İslâm kalesini
içten yıkmaya çalışmışlardır. Geçtiğimiz asırda (XX. asır), dinin kadim
değerlerini savunan ve İslâm'ın bu zamana kadar gelmesine ön ayak olan büyük
âlimleri müdafaa edenlerin en başında Muhammed Zâhid el-Kevserî gelmektedir.
Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin
yazmış olduğu her makale ve risâlenin mutlaka bir yazma sebebi vardır. Bazen
kadim kitaplarda görmüş olduğu haksızlığı düzeltmek, bazen güncel dergilerde
çıkmış olan bir yanlışın hata olduğunu belirtmek, bazen kendisine şifâhi veya
mektupla sorulan sorulara cevap vermek maksadıyla te'lifler yazmıştır. Yazdığı
risâlede o konuyla ilgili yanlış anlaşılan veya anlatılan meselelere mutlaka
değinmiş bazen isim vererek bazen de işaret ederek muhatablarını eleştirmiştir.
Mesela isminden de anlaşılacağı gibi ‘Te'nibu'l-Hatib’de muhatablarını sert bir
dille eleştirmiş, yine isminden anlaşılacağı üzere ‘en-Nuketu't-Tarife’de de
zarif ifadeler kullanmıştır. Yani Muhammed Zâhid el-Kevserî hakkın yerini
bulması için muhatabına göre konuşmuştur.
Hanefi imâmlarının
biyografileri tarih boyunca terâcim ve menâkib kitaplarında yazılmıştır.
Bilebildiğimiz kadarıyla imâmların siretlerini ilmi kaidelere göre müstakil
olarak ilk yazan kişi Muhammed Zâhid el-Kevserî'dir. İmâm Kevserî; Ebû Yûsuf,
Muhammed b. Hasan, Zufer b. Huzeyl, Muhammed b. Şucâ' es-Selci, Hasan b. Ziyâd
el-Lu'lui, Tahâvi ve Bedreddin el-Ayni'nin siretlerini müstakil çalışmalar
halinde yayımlamıştır. Bu kitaplar sadece biyografi eserleri olarak
düşünülmemelidir, Kevserî hepsinde de Ehl-i Sünnet akidesinden usûl-i fıkıh
konularına kadar tarihi ve güncel birçok meseleye temas etmiştir.
İmâm Kevserî tercümesine
hizmeti ettiğimiz ‘Husnu't-Tekâdi fî Sireti'-İmâm Ebî Yûsuf el-Kâdi’ kitabını
21 Saferu'l-Hayr 1368 (22 Aralık 1948)'de tamamlamıştır. Kitapta İmâm Ebû Yûsuf’un nesebi, yaşı, İmâm Ebû
Hanife'ye talebeliği, hadis ve ilim aldığı şeyhleri, kendisinden ilim alan
talebeleri, kadılık vazifesine getirilmesi ve halifelerle olan münasebetleri,
ictihâddaki konumu, onun hakkında söylenenler, yazmış olduğu eserler ve vefâtı
incelenmiştir. Kevserî, kitaba doğrudan Ebû Yûsuf'un siretiyle alakalı
olmasa da dolaylı yönden irtibatı olan üç tane makale eklemiştir:
1-Kevserî merhum, kitabın
sonuna İmâm Ebû Hanife'nin talebesi İmâm Ebû Yûsuf'a vasiyetini almıştır. Kevserî
şöyle der: ‘İmâm Ebû Hanife'nin Ebû Yûsuf'a bir vasiyeti daha vardır ki, onun
rüşdü, güzel ahlâkı ve insanlarla iyi geçinmesi münasebetiyle yazmıştır. Bu
vasiyette ona insanlarla nasıl iyi geçinileceğini öğretiyor. Bu vasiyette
üstadı Ebû Hanife, Ebû Yûsuf’a en güzel, en muhkem ve en mükemmel bir şekilde
insanlarla muamelenin yollarını öğretmiştir. Ta'lim ve irşâdda muvaffâkiyet ve
kurtuluşun yollarını ilmi bir şekilde göstermeye devam ediyor. Bu kitapta son
derece kıymetli bu vasiyetin ihmal edilmesine razı olmadım.
2-İmâm Kevserî, Şeyhu'l-İslâm
İbn Kemâl'in müctehidlerin tabakalarına dair yazmış olduğu risâledeki görüşleri
doğru bulmamaktadır. Bu risâlede İbn Kemâl'in İmâm Ebû Yâsuf’un ictihâddaki
derecesini düşürdüğü kanaatindedir. Bu sebeple Kevserî, kitabın sonuna
Şihâbeddin el-Mecâni'nin mesele ile alakalı İbn Kemâl'e reddiye niteliğinde
olan görüşlerini onun ‘Nâzûratu'l-Hakk’ kitabından ala rak ilave etmiştir.
3-İmâm Kevserî,
Hindistanlı hadis âlimi Şâh Veliyyullâh ed-Dihlevi'nin bazı görüşlerini tenkit
etmektedir. Bu sebeple de ‘Şah
Veliyyullâh Dihlevi'nin Durumunun Açıklanması’ ismiyle bir bahis açar.
Ebû Yûsuf'un Nesebi ve
Doğum Tarihindeki İhtilâfın Tahkiki
Ebû Yûsuf; imâm, hâfız,
mutkin ve müctehid-i mutlak'tır. Ebû Yûsuf, Ya’kûb b. İbrâhim b. Habib b. Sa'd
b. Buhayr (noktasız ‘ha’ ile) b. Muâviye b. Kuhâfe b. Nufeyl b. Sedûs b.
Abdimenâf b. Usâme b.Suhme b. Sa'd b. Abdullah b. Kurdâd b. Muâviye b. Sa'lebe
b. Muâviye b. Zeyd b. el-Uvez b. Becile el-Ensâri el-Beceli (ra)'dir. S.41
Habib'in babası Sa'd
sahâbidir. Uhud muharebesinde Abdullah b. Ömer (ra) ve Râfi’ b. Hadic (ra) ile
beraber Rasûlullah (sav)'e arz olundular. Fakat Efendimiz (sav) onu(n yaşını)
küçük buldu.’ Hendek ve ondan sonraki muharebelere iştirak etmiştir. Daha sonraları
Kûfe'ye yerleşmiş ve orada vefât etmiştir. Cenaze namazını Zeyd b. Erkam (ra)
kıldırmıştır. Allah o ikisinden ve zürriyetinden razı olsun.
İbn Abdilber (ö.
463/1071) ‘el-İstiâb’ta şöyle der: ‘Rasûlullah (sav) Hendek muharebesinde şiddetle
çarpışan Sa'd b. Habte (ra)'ye baktı. O zaman yaşı küçüktü. Rasûlullah (sav) onu
çağırarak: ‘Sen kimsin ey genç? diye
sordu. O: ‘Sad b. Habte'yim’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): ‘Allah senin ecdadını mesut etsin. Bana
doğru yaklaş’ dedi. Sa'd da Rasûlullah'a yaklaştı, Efendimiz(sav)’de onun
başını okşadı. ‘Ebû Yûsuf şöyle söylerdi: ‘Rasûlullah
(sav)'in dedemin başını okşamasının bereketini bizde hissediyorum.’
Ebû Yûsuf’un, İmâm Ebû
Hanife'nin Meclisine Kavuşması
Musâ b.Hizâm şöyle dedi:
Bize Halef b. Eyyûb (ö.205/820) haber verdi ve dedi ki: Ebû Yûsuf'u şöyle
derken işittim: ‘Ben İbn Ebi Leylâ'ya gider gelirdim. Onun yanında benim büyük
bir yerim vardı, bana kıymet verirdi. Bazı meselelerde müşkül durumda kalırsa,
o konuda Ebû Hanife'nin kavlini öğrenmeyi talep ederdi. Bundan dolayı Ebû
Hanife'nin yanına gitmeyi sevdim. Lâkin hocama olan hayâm, Ebû Hanife'ye
gitmeme mâni oluyordu. Sonra İbn Ebi Leylâ ile aramda bir sebep vâki oldu ve bu
ona ağır geldi. Ben de bunu ganimet bilerek Ebû Hanife'ye gittim. Bu rivâyeti
Hâfız Ebû Abdullah b. Mende, Ebû Yûsuf'a ulaşan senediyle el-Hârisi'den rivâyet
etmiştir.
Hatib el-Bağdâdi, Ali b.
Harmele et-Teymi tarikiyle Ebû Yûsuf'tan şöyle rivâyet eder: Ebû Yûsuf dedi ki:
‘Ben hadis ve fıkıh talep ederdim. Maddi durumum ise zayıftı. Bir gün Ebû
Hanife'nin yanında iken babam geldi. Sonra babamla beraber ayrıldık. Babam
bana: 'Oğlum! Sen ayağını Ebû Hanife ile beraber uzatamazsın. Çünkü Ebû
Hanife'nin ekmeği pişmiştir. Sen ise çalışmaya muhtaçsın dedi. Babama itaat
duygusu ağır bastı ve bir müddet ilim talebine ara verdim. Ebû Hanife
göremeyince beni sormuş. Ben de meclisine gitmeye karar verdim. Ayrıldıktan
sonraki dersine vardığım ilk gün Ebû Hanife bana: 'Derse gelmemen için seni
meşgul eden şey nedir?’ dedi. Ben: ‘Geçim sıkıntısı ve babama itaat duygusu
dedim ve oturdum. Dersten sonra insanlar ayrılınca bana bir kese vererek: ‘Bunları
harca' dedi. Keseye baktım, tam yüz dirhem! Sonra bana: ‘Ders halkasına devam
et, paran ne zaman biterse bana haber ver dedi. Ben de Ebû Hanife'nin ilim
halkasına devam ettim. Az bir müddet geçmişti ki bana yüz dirhem daha verdi.
Sanki Ebû Hanife beni takip ve kontrol ediyordu. Ben, paramın bittiğini
söylemeden o bana haber veriyordu. Öyle ki nihâyetinde zengin oldum.’
Rivâyetin sonunda Hatib
el-Bağdâdi şöyle dedi: ‘Ebû Yusuf’un babası öldüğü zaman, Ebû Yûsuf küçük bir
çocuktu.’
Ebû Yûsuf’un, Hocası Ebû
Hanife'nin Derslerine Gösterdiği Ehemmiyet
İmâm Ebû Yûsuf’un Ebû
Hanife'ye mülâzemeti/yapışması çok şiddetli idi. Öyle ki, Muhammed b. Kudâme,
Şucâ’ b. Mahled'den rivâyet ederek Ebû Yûsuf'un şöyle söylediğini anlatıyor: ‘Benim bir oğlum öldü. Onun ne techiz ve
tekfininene de defnine de hazır olamadım. Defin işlemlerini akraba ve
komşularıma bıraktım. Ebû Hanife'nin dersini kaçırmaktan ve daha sonra pişman
olmaktan korktum.’
Ebû Yûsuf, iki şeyhi İbn Ebi
Leylâ ve Ebû Hanife'ye çok büyük hürmet ettiği için, ilimde büyük bereketlere
nail oldu.
Ebû Yûsuf’un Asrında
Müslümanların Memleketlerinin Arasında Kûfe'nin Önemi ve İlim Merkezi Oluşu
Ömer b. Hattâb (ra), Irak
fetholunduktan sonra Kûfe'yi 17/638 senesinde kurdu. Hz. Ömer Kûfe'ye çok
ehemmiyet verirdi. Buraya kabilelerin en fasih konuşanlarını yerleştirdi. Kûfe'ye
sahâbe-i kirâmın en büyüklerini gönderdi. ‘İbn Ummi Abd’ olarak bilinen Abdullah
b. Mes’ûd (ra)'u, Kûfeli'lere Kur'ân'ı öğretmek ve dinde tefakkuh etmeleri için
gönderdi.’ Hz. Ömer Kûfelilere: ‘Hakikaten
Abdullah'ı göndermekle, sizi nefsime tercih etmiş oldum’ demiştir. Bu söz,
Abdullah b. Mes’ûd 'un ilimde büyük bir konumda olduğunu gösterir. Öyle ki
Halife, başkentte ondan mustağni kalamıyordu. Hz. Peygamber (sav): ‘Kim indirildiği şekliyle Kur'ân'ı Kerim'i
okumak isterse, İbn Ummi Abd'in kıraati üzere okusun’ buyurdu. Yine Hz.
Peygamber: ‘Hakikaten ben, İbn Ummi
Abd'in razı olduğu şeyden ümmetim için de razı oldum’ demiştir. Hz. Ömer
onun hakkında: ‘İlimle dolu bir kap’ demiştir. Sünnet kitaplarında onun ilminin
genişliği, yüksek menkibeleri cidden çoktur.
Bu yüce sahâbi, Hz.
Ömer'in gönderdiği zamandan vefât ettiği Hz. Osman'ın hilâfetinin sonlarına
kadar Kûfeli'lere fıkıh öğretti. Kûfe'de cidden çok kurrâ ve fakih yetiştirdi.
Hatta Hz. Ali, Kûfe'nin fakihlerinin çokluğunu görünce o kadar çok hayret etti
ki, İbn Mes’ûd 'a: ‘Bu şehri ilim ve
fıkıh ile doldurmuşsun’ dedi. Öyle ki onun talebeleri ve talebelerinin
talebeleri dört bini buldu. Onlar bu şehrin kandilleridir.’
Hz. Ali (ra) ve diğer
büyük sahâbiler Kûfe'ye intikal ettikten sonra oranın ahalisinin
tefakkuhuna/dinde derinleşmelerine daha çok ehemmiyet gösterdiler. Öyle oldu ki
Kûfe'nin, fakihlerin, muhaddislerin, Kur'ân ilimleriyle uğraşanların, Arabça
ile meşgul olanların çokluğu ile diğer İslâm şehirleri arasında misli yoktu.
Arap kabilelerinin en fasih konuşanları Kûfe'ye yerleştirilmişti. Eğer husûsi
bir şekilde Kûfe'ye yerleşen büyük sahâbelerin Ali b. Ebi Tâlib (ra) ve Abdullah
b. Mes’ûd (ra)'nun ashâbının tercümeleri eğer tedvin olunsaydı, elbette çok
büyük bir kitap olurdu. el-İcli (ö. 261/875), Irak'ın diğer şehirleri hariç
olmak üzere sadece Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin adedini bin beş yüze ulaştırır.’
Tâbiinin büyük âlimlerinden
Mesrûk b. el-Ecda (ö. 64/683) şöyle demiştir: ‘Muhammed (sav)'in ashabının
ilimlerinin altı kişide nihâyet bulduğunu gördüm. Ali, Abdullah b. Mes’ûd,
Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sâbit, Ebud-Derdâ ve Ubeyy b. Ka'b. Sonra bu
altısının ilminin şu ikisinde nihâyet bulduğunu gördüm: Ali ve Abdullah b.
Mes’ûd (ra).
İbn Cerir et-Taberi (ö.
310/923) şöyle der: ‘Üstadının fıkıhtaki mezheb ve fetvâsını yazan, Abdullah b.
Mes’ûd’dan başka ashâbtan hiçbir kimsenin bilinen ashâbı yoktur. O, kendi
mezheb ve kavlini Hz. Ömer'in kavlinden dolayı terk ederdi.
O,
hiçbir kavlinde Hz. Ömer'e neredeyse muhâlefet etmezdi. Kendi görüşünden Hz. Ömer'in
kavline rucû ederdi.’
İmâm Ebû Hanife'nin Fıkıh
Kurulu
Burada reisliğini Ebû
Hanife'nin yaptığı kırk âlimden meydana gelen bir ‘el-Mecmau’l-Fıkhî/Fıkıh
kurulu’ vardı. Delillerle iyice araştırdıktan sonra, meselelerin tahkik ve
tedvini yapılırdı. Bu yönü ile Kûfe, diğer şehirlerden ayrılmış ve seçilmiştir.
İbn Ebi'l-Avvâm şöyle rivâyet eder: Bana Tahâvi tahdis etti. O, İbn Ebi Sevr'e
yazmış. Dedi ki: Bana Nuh Ebû Sufyân haber verdi. Muğire b. Hamza bana dedi ki:
‘Ebû Hanife ile beraber kitap tedvin eden
ashâbının en büyükleri kırk kişidir.’
Esed b. el-Furât (ö.
213/828) şöyle rivâyet etmiştir: Esed b. Amr’ bana şöyle söyledi: ‘Ebû
Hanife'nin yanında onun ashâbı bir meselenin cevabından ihtilâf ederdi. Birisi
bir cevap ile diğeri de başka bir cevap ile gelirdi. Sonra meseleyi Ebû
Hanife'ye kaldırırlar ve meseleyi ona sorarlardı. O da çok süratli bir şekilde
cevabını verirdi. Onlar bir meselenin üzerinde üç gün dururlardı. En son da o
meselenin cevabını divana yazarlardı’ Saymeri (ö. 387/996), İshâk b. İbrâhim'e
isnâd ederek şöyle der: ‘Ebû Hanife'nin
ashâbı kendisiyle beraber meseleye derinlemesine dalarlardı. Eğer Âfiye b.
Yezid’ (ö. 160/777) mecliste hazır olmazsa Ebû Hanife ‘Âfiye hazır oluncaya
kadar meseleyi müzakereye çıkarmayın derdi. Âfiye mecliste hazır olur ve
diğerlerine muvâfakat ederse Ebû Hanife ‘Tespit edip yazınız’ derdi. Eğer Âfiye
diğerlerine muvâfakat etmezse Ebû Hanife ‘Meseleyi yazmayınız' derdi.’
[İmâm Kevserî ‘Hanefi
Fıkhının Esasları’ olarak Türkçeye tercüme edilen, İmâm Zeylai'nin ‘Nasbu'r-Râye’
kitabına yazdığı mukaddimede şöyle der: ‘Ebû
Hanife mezhebinin en bariz özelliği, istişareyi esas alan bir mezheb oluşudur.
Onu bir topluluk diğer bir topluluktan, sahâbilere kadar ulaşan bir yolla
almışlardır. Diğer mezhebler ise, imâmlarının görüşlerinden ibarettir.’]
Ebû Hanife'nin Ashâbına
Fıkıh Öğretme Metodu
Ebû Hanife, ashâbı ile
bir meseleyi karşılıklı müzakere ederken, mesele hakkında bir ihtimal zikreder
ve o ihtimali her yönden kuvvetlendirip teyid ederdi. Daha sonra da ashâbına bu
meseleye muârız yanlarında bir delil olup olmadığını sorardı. Onların hepsinin
o meselede teslim olduklarını gördüğü zaman, kendisi o meseleyi nakzedecek/
çürütecek başka bir cevap söylerdi. Öyle ki işitenler ikinci cevaba ikna
olurlardı. Sonra onlara yeni bir görüşlerinin olup olmadığını sorar, olmadığını
görünce de üçüncü bir cevap tasvir eder/tasarlar öyle ki herkes bu üçüncü
görüşe meyleder. İşin en sonunda da açık ve net delillerle cevaplardan
birisinin doğru olduğuna hükmederdi.
Fıkıh öğretmekte bu metot
Ebû Hanife ve ashâbının işidir. Onlar bu usûlle diğer müctehidlerden
seçilmişlerdir. Bütün bunların şerhini en geniş bir şekilde Te'nibu'l-Hatib (s.
140)'da’ buradakinden daha geniş bir şekilde bulabilirsin.
İşte Ebû Yûsuf, fıkıh tahsili için Ebû Hanife gibi yüce zâtların riyâsetinde Kûfe gibi mümtâz bir çevrede yetişti. Onun için de aklı ve zihni parladı, anlayışının ufku genişledi, Allah vergisi olan yeteneği meyve verdi, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile meyveleri ortaya çıktı.
Halife Hârûn er-Reşid'in
Ebû Yûsuf’u Medhetmesi
Muvaffak el-Mekki yine
senediyle Yahyâ b. Âdem'den rivâyet ediyor. Halife Hârûn er-Reşide -O, âlim ve
fakih idi Sen Ebû Yûsuf'u kadrinin üstünde bir mevkiye çıkardın. O hangi
sebepten dolayı sizden bu nimetlere nâil oldu?’ dediler. Hârûn er-Reşid dedi
ki: ‘Onu bildiğim ve tecrübe ettiğim için böyle yaptım. Vallâhi onu ilimden
hangi konuda imtihan ettiysem, onu o konuda kâmil olarak buldum. Bizimle beraber
hadis tahsili için giderdi. Biz yazardık o yazmazdı. Hadis meclisinden
kalktığımız zaman ashâb-ı hadis onun etrafına toplanırlar ve onun ezberinden
kitaplarını tashih ederlerdi. Fıkıhta (kendi tabakasından) hiçbir kimse onun
ulaştığı dereceye ulaşmamıştır. İnsanların en şereflileri onun yanında
küçüktür. Onun yanına gelenler, insanların en fakihleridir. İnsanların yanına
oturduğu zaman yanında ne kitap ne de başka bir şey bulunurdu. İşlerimizin
çokluğundan geceleri ders verir ve: ‘Ne istersiniz?’ derdi. Onlar da: ‘Şu
bâbtan/ konudan şunu şunu isteriz’ derler. O da onlara öyle açık ve net
cevaplar verirdi ki, zamanındaki âlimler onları cevaplamaktan âciz kalırlardı.
Bütün bunlarla beraber o, mezhebinde istikâmet sahibi ve dinini koruyan
birisidir. Getirin bakalım onun gibisini?’ Mü'minlerin emiri Hârûn er-Reşid'in Ebû
Yûsuf’u yukarıdaki vasıflarla vasıflamasından ibret al! Her şeyi en güzel şekilde
anlatmış ve cem etmiş.’
Ebû Yûsuf'un Usûl ve Furû'da
Derinleştikten Sonra İctihâddaki Mevkii
İctihâd
Nedir?
İctihâd; feri hükümleri
delillerinden istinbât etmek için müctehidin bütün gayretiyle çalışması
demektir.
İctihâdın mutlak şartı;
şer'i ve lügat, tek tek ve terkip yönüyle doğuştan gelen bir yetenekle veya
öğrenerek, ‘Kitap’ ilmini mânâlarıyla, ‘Sünnet’ ilmini metin ve sened yönüyle, ‘İcmâ’nın
vâki olduğu yerleri, şer'i ‘Kıyas’ın çeşitlerini ve bunlar gibi diğer şeyleri
bilmektir. Bütün bunlar geniş bir şekilde ‘Usûl-u Fıkh’ kitaplarında izâh
olunmuşlardır.
Ebû Yûsuf, Mutlak Müctehid'dir
Ebû Yûsuf, Kûfe'de İmâm Ebû
Hanife'nin başkanlığında teşekkül eden ‘el-Mecmau'l-Fıkhî’nin (Fıkıh
meclisinin) tahkiki, delillerin incelenmesi, cevapların tedvininde Ebû Hanife
vefât edinceye kadar yirmi dokuz sene en verimli ve bol bir şekilde onun
derslerine iştirak etmiştir. Bazı kısa aralıklarla Ebû Hanife'nin meclisinden
ayrılmış olup on yedi sene kesintisiz olarak Ebû Hanife'nin derslerine devam
etmiştir.
Hârikulâde hâfızası,
mufrit zekâsı, bütün ilimlere olan vukûfiyetiyle Ebû Yûsuf gibi birisi, bu
özellikleriyle böyle bir meclise devam ederse, elbette bu özellikleri meyve
verecek, ictihâdda şanı yükselecek ve mutlak ictihâd derecesine çıkacaktır.
İlminin oluşmasında üstadına karşı minnettarlıkla ve Ebû Hanife'ye intisabını
muhâfaza etmekle bu dereceye ulaşmıştır. Nitekim Ebû Hanife buna şâhidlik de
etmiş ve şöyle demiştir: ‘Ebû Yûsuf, (kendi tabakasında) yeryüzünün en âlimidir’.
Bu rivâyet Târihu Bağdâd'da Esed b. Furât'a ulaşan bir senedle
Tahâvi'dendir.
Ebû Yûsuf'un Eserleri
İlim ehlinin kitaplarında
zikredildiğine göre İmâm Ebû Yûsuf'un te'lif ettiği birçok kitap vardır. Lâkin
te'lif ettiği eserlerin çokluğuna bakılırsa bize kadar ulaşanlar azdır.
(el-Âsâr) Bize ulaşan kitaplarından birisi ‘el-Âsâr’dır.
Bu kitap, ekserisini Ebû
Hanife'den rivâyet ettiği fıkhın delilleri hakkındadır. Kitaplarda
nakledildiğine göre Ebû Yûsuf, Ebû Hanife'nin Müsned'ini de rivâyet etmiştir.
Lâkin biz ona muttali olamadık.
Ebû Yûsuf'un bize ulaşan
kitaplarından bazıları şunlardır: ‘İhtilâfu İbn Ebi Leylâ ve Ebi Hanife’ , ‘er-Redd
alâ Siyeri'l-Evzât’ ve ‘el-Harâc.’
el-Harâc
‘el-Harâc’ kitabı, Halife
Hârûn er-Reşid'in talebi üzerine yazılmış; malların hükümleri hakkında bir
risâledir. Hakkı gözeten herkes için bu kitabın mukaddimesi delâlet eder ki;
kendi tabakasında böyle bir kitap te'lif olunmamıştır. Hatta ‘Bu kitabın misli
yazılmamıştır’ dersek, aşırıya gitmiş olmayız. Kim bu kitaba ve bu konuda
yazılmış diğer kitaplara muttali olursa bunu itiraf eder. ‘el-Harâc’ın öyle
şerhleri vardır ki, kitabın güzellikleri, hazineleri ve gizlilikleri ortaya
çıkıyor.
el-Mehâric
vel-Hiyel
Dâru'l-Kutubi'l-Misriyye
ve İstanbul'da Şehid Ali Paşa Kütüphanesinde Ebû Yûsuf'a nispet edilen ‘el-Mehâric ve'l-Hiyel’ konusunda
yazılmış bir kitap vardır. Alman Müsteşriki Joseph Schacht bu kitabı Muhammed
b. el-Hasan ismiyle yayınlamıştır.
Muhammed b. İshâk en-Nedim
(ö. 385/995) şöyle der: ‘Usûl ve Emali hakkında Ebû Yûsuf'un kitapları vardır:
Kitâbu’s-Salât Kitâbu'z-Zekdât, Kitâbu’s-Siyâm, Kitâbu'l Feraiz, Kitâbu'l-Buyû;
Kitâbu'l-Hudûd, Kitâbu'l-Vekâde, Kitâbu'l-Vesâyâ, Kitâbu’s-Sayd ve'z-Zebâih, Kitâbu'l-Gasb
ve Kitâbu'l-İstibrâ. Kadı Bişr el-Velid'in rivâyet etmiş olduğu 36 kitabı
ihtivâ eden ve fer'i kısımlara ayırdığı, Ebû Yusuf'un ‘İmlâ’sı vardır. ‘Kitâbu
İhtilâfi Ulemâi'l-Emsâr’ ‘Kitâbu'r-Redd alâ Mâlik b. Enes, Hârûn er-Reşid'e
yazdığı ‘el-Harâc’ kitabı, Yahya b. Hâlid için te'lif ettiği ve kırk kitabı
ihtivda eden ve içinde insanların ihtilafı ve delil alınan reylerin olduğu ‘Kitâbu'l-Cevâmi.’
Talha b. Muhammed b.
Ca'fer eş-Şehid: ‘Ebû Yusuf'un durumu meşhûr, fazileti açıktır. O, Ebû Hanife'nin
dostu, zamanının en fakih zâtıdır Kendi zamanında onu hiç kimse geçememiştir.
O, ilimde, hüküm vermede, rivâyet ve kadr-u kıymette son noktada idi. Ebû
Hanife'nin mezhebi üzerine ilk defa usûl kitabını vaz' eden odur. Meseleleri
yazdı ve onları yaydı. Ebû Hanife'nin ilmini uzak beldelere kadar yaydı’
Hanefi Mezhebi Üzerine
İlk Defa Usûl Kitabı Yazan Ebû Yûsuf'dur
Ebû Yûsuf'un Hanefi
mezhebi üzerine ilk defa usûl kitabı yazması, Şâfii'nin kendi mezhebi üzerine
ilk defa usûl kitabı yazmasına munâfi/zıt değildir. Aksine Şâfii'nin yaptığı,
kendisinden önceki usûl meselelerini kitaplarında munâkaşa etmekten ibarettir.
Onun ilk usûl kitabı yazdığı iddiası, sadece kendi mezhebine nazarandır.
Bu açığa çıktıktan sonra
bazılarının, ‘Ebû Hanife'nin mezhebi üzerine usûl-u fıkıh kitabı vaz etti’
sözünü başka mânâya hamletmeye çalışması zulümdür. Eğer illaki bu sözü
reddetmek gerekirse söyleyen kimseyi Mu'tezile'ye nispet etmeye izin verilsin.
Allah'tan afiyet isteriz.
Bazı kitapların cildlerinin
çok olması kaybolmalarına sebep olur. Kâtib Çelebi ‘Keşfu'z-Zunûn’da şöyle der:
‘Ebû Yûsuf'un 'el-Emâli' kitabı 300 cilddir.’ Eğer her bir cild bir hadis
cüzünden ibaret olmuş olsa bile, elbette asrına göre çok büyük bir kitap
sayılırdı.
Yukarıda zikri geçen
el-Kurtubi şöyle der: ‘Ebû Yûsuf’un geniş ve büyük kitaplar te'lif etmiş olması
onun menâkibi cümlesindendir. el-İmlâ, el-Emâli, Bişr b. el-Velid'e imlâ
ettirdiği Edebul-Kâdî, el-Menâsik ve başka kitaplar bu cümledendir. Vâiz Şeyh
Yahyâ el-Gazzi bana, Mescid-i Haram'da Hicr-i İsmâil'in yanında Ka'be-i
Muşerrefe'nin oluğuna dönmüş olduğumuz hâlde 908/1502 senesinde şöyle hikâye
etti: O, Ebû Yusuf'a ait 300 cildlik el-Emâli kitabını Şam arazisindeki
Gazze'de özel bir kütüphaneye vakfetmiş’
Bu büyük kitap hakkında
şu anda hiçbir bilgi yok. Herhâlde Hicri 10. asırda cereyan eden ve Mısır
Çerkez devletinin ortadan kalktığı şiddetli muharebede (Osmanlı-Memlük
muharebesinde) zayi olmuştur.
Moğollar ve Cengiz ailesi
Müslüman olmadan önce, doğu Müslüman memleketlerindeki birçok büyük kitapları
yok etmişlerdir. Allah haleflerine, selefin bu yok olan mirasının yerini
tutmalarını nasip eylesin! Eğer biz selefin yazdığı diğer kitapları iyi tutar,
hidâyetiyle hidâyetlenirsek kalan kitaplar bize yeter. Allah hidâyetini
istedikleri kimseler için el-Hâdi'dir.
Ebû Yûsuf: Din hakkında husûmet,
cidal ve tartışmayı bırakınız!
Esed b, el-Furât, Ebû
Yûsuf'tan şöyle rivayet eder: ‘Din hakkında husûmet, cidâl ve tartışmayı
bırakınız. Çünkü din açık ve kesindir. Muhakkak ki Allah (azze ve celle)
farzları farz kılmış, yolunu göstermiş, sınırları belirlemiş, helâli helâl,
haramı da haram kılmış ve ‘Bugün size
dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak
İslâm'ı seçip-beğendim.’ buyurmuştur. Kur'ân'ın helâl kıldığını helâl,
haram kıldığını haram kılınız. Muhkem âyetleriyle amel ediniz, muteşâbih
âyetlerine iman ediniz. Kur'ân'daki misâl âyetlerinden ibret alınız. Eğer dinde
husûmet Allah'ın yanında takvâ olsaydı, elbette Allah'ın Rasûlü (sav) ve ondan
sonra da ashâbı husûmette daha ileri giderlerdi. Onlar dinde husûmet ettiler
mi? Münâkaşa yaptılar mı? Onlar fıkıhta yarıştılar ve fıkıh hakkında
konuştular. Onlar; farzlar, namaz, hac, talâk, helâl ve haramda bazı
meselelerde ihtilâf ettiler ama hiçbir zaman dinde husûmet etmediler ve din
hakkında münâkaşa etmediler. O zaman sizler Allah'tan sakınınız ve Allah'a
itaat ile yetininiz. Sünnetin devam ettiği yola yapışınız ve devam ediniz,
ondaki kardeşlik size yeter. Bidat ehlinin çıkarmış olduğu din hakkında
tartışma, mücadele ve münâkaşayı bırakınız. Çünkü yapışan insan için sünnete
sarılmak, Allah'ın izniyle koruma altına girmektir. Kim Rasûlullah'ın sünnetini
yol olarak tutarsa hata ve zellelerden oluşan sünnetin aksini daha iyi bilmiştir.
Çünkü Allah (azze ve celle) Kur'ân-ı Kerim'inde “Âyetlerimiz hakkında alay yollu söz edenleri gördüğün vakit, hemen
onlardan yüz çevir. Ta ki, başka bir söze dalsınlar” âyetini indirmiştir.
Eğer bu konuda cidâl ve hüccetler indirmeyi dileseydi, indirebilirdi, lâkin
bundan sakındırdı ve nehyetti. Ve şöyle buyurdu: “Onlarla beraber oturma, ta ki başka bir söze dalsınlar. Eğer onlar
seninle mücadele ve münâkaşa ederse sen de ki: Ben ve bana tâbi olanlar Allah'a
teslim olduk ve yüzümüzü ona döndürdük.” Allahu Teâlâ, sen de onlarla
tartış ve mücadele et, buyurmamıştır.’
Sahâbeye Dil Uzatanın
Durumu
Bir adam ona: ‘Ey Ebû
Yûsuf, diyorlar ki sen, Rasûlullah'ın ashâbına sövenlerin şâhidliklerini,
te'vil ederek kabul ediyormuşsun?’ dedi. Ebû Yûsuf şöyle dedi: ‘Sana yazıklar olsun! Ben böyle bir adamı
tövbe edinceye kadar hapsederim ve döverim’ İbn Ebi'l-Avvâm bütün bu
rivâyetleri kitabında isnâdlarıyla zikretmiştir.
Ehl-i Hadis'in Ehl-i
Re'y'e Karşı Taassubu
İbn Ebi'l-Avvâm,
Tahâvi'den, o, Abde b. Suleymân'dan, o İbrâhim b. el-Cerrâh'tan şöyle rivâyet
etmiştir:
“Basra'ya gitmek
istediğim zaman Ebû Yûsuf'a; ‘Orda kimin derslerine devam edeyim?’ dedim. Bana ‘Hammâd
b. Zeyd'in derslerine devam et’ dedi. O böyle deyince Hammâd'ın kadri gözümde
büyüdü. Basra'ya varınca Hamrmâd'ın derslerine gidip gelmeye başladım. Vallâhi,
ne zaman ki Ebû Yûsuf'un adı derste geçtiyse, Hammâd her defasında Ebû Yûsuf'u
kötüledi. Bir gün Hammâd'ın yanındayken, ona bir kadın geldi ve kendisine bir
şart yazmasını istedi. Cevabını vermek Hammâd'a zor geldi. Ashâb-ı hadise bu
mesele ile meşgul olmak ağır geldi. Bu iş Hammâd'ın kalbinde büyüyünce ona: ‘Ey
Ebû İsmâil! Kadına söyle, sahifeyi bana versin, ben yazıvereyim’ dedim. O da
öyle yaptı. Yazmam için hadis rivâyet etmeyi bıraktı. ‘Buna gerek yok, sen
hadis rivâyet etmeye devam et’ dedim, o da devam etti. Yazmayı bitirince
sahifeyi Hammâd'a uzattım. O da aldı, okudu ve çok beğendi. Hayret ederek bana ‘Bunu
kimden öğreniyorsunuz?’ dedi. Ben de dedim ki: ‘Derste her ismi geçtiği zaman
kötülediğiniz kişiden. Ben onun yanından ayrıldığım zaman bana, sadece senin
derslerine devam etmemi vasiyet etti.’ Hammâd. ‘O kim?’ dedi. Ben, ‘Ebû Yûsuf’
deyince utandı ve bundan sonra Ebû Yûsuf’'un ismini sadece hayırla yâd etmeye
başladı.
Bu rivâyette ibretler
var: Ebû Yûsuf'un Ehl-i rivâyete insafı; kendi üstadı düşmanca karalandığı
hâlde bir fırsatını kollayıp hikmetle muhatabın cevabını veren İbnu'l-Cerrâh'ın
göğsünün genişliği; râvilerin ashâbımız hakkında bağışlanmaz bir şeklide dil
uzatmaları...”
Ebû Yûsuf'tan Bazı
Tesirli Sözler
Kurtubi şöyle rivâyet
etti: İmâm Şa'bi ‘Kifâye’ kitabında şöyle hikâye eder. İmâm Ebû Yûsuf vefât
zamanı yaklaştığı zaman şöyle münâcât etti:
“Allahım! Sen biliyorsun
ki, ben meydana gelen bütün hâdiselerde önce senin kitabına baktım. Eğer
kitabında bir çıkış yolu bulamadıysam, Rasûlü'nün (sav) Sünnetine baktım. Rasûlü'nün
sünnetinde de bir çıkış yolu bulamadıysam sahâbenin kavillerine/fetvâlarına
baktım. Sahâbenin kavlinde de bir çıkış yolu bulamadıysam Ebû Hanife'yi benim
ve senin aranda bir köprü kıldım. Allahım! Sen biliyorsun ki, zayıf ve kuvvetli
iki kişi davalık olduysa ben onların arasını aynı seviyeye getirdim ve kalbim
kuvvetli olan tarafa meyletmedi. Allahım! Eğer sen böyle olduğunu biliyorsan,
beni mağfiret et.”
Ebû Yûsuf: İlmi Allah
İçin Öğreniniz!
Ebû Yûsuf yine şöyle
demiştir: ‘Ey kavmim! İlimlerinizle Allah'ı isteyiniz. Tevâzukâr olmayı niyet
ettiğim bir meclise geldiğim zaman, oradan ancak oradakilerin en üstünü olarak kalkmışımdır.
Büyüklenmeyi kastettiğim bir meclise geldiğim zaman da oradan ancak
oradakilerin en düşük ve alçağı olarak çıkmışımdır. O hâlde ey kavmim! Allah'ın
ilmini isteyiniz’ Bu rivâyet el-Hârisi'nin senediyledir.
Ebû Yûsuf: Nimetlerin
Başı Üçtür
Ahmed b. Hanbel, Ebû
Yûsuf'tan şöyle rivâyet eder: ‘Arsızlıktan korkmayan ile sohbet etmek, kıyâmet
günü utanma sebebi olacaktır. Nimetlerin başı üçtür: Birincisi İslâm nimetidir,
nimetler ancak onunla tamam olur. İkincisi sıhhattir, afiyet ancak onunla güzel
olur. Üçüncüsü zenginliktir, yaşamak ancak onunla tamam olur.’
Ali b. el-Ca'd, Ebû
Yûsuf'tan şöyle rivâyet eder: ‘İlim öyle bir şeydir ki sen ona kendini tamamen
vermezsen o sana tamamını vermez. Sen kendini ilme tamamen verirsen, bir
kısmını verecek diye korku içinde ol’
İlimde Olgunlaştığını
Zanneden Ebû Yûsuf'un, İmâm Ebû Hanife'nin Meclisinden Bir Müddet Ayrılması
Zeyn b. Nuceym (ö.
970/1563) ‘el-Eşbâh ve'n-Nezâir’ kitabının ‘Fennu'l-Hikâyât’ kısmında şöyle
der:
“Ebû Yûsuf, Ebû
Hanife'nin haberi olmadan tedris için ayrı bir meclis kurdu. Ebû Hanife bir
adam göndererek ona beş mesele sordu. Bu rivâyetin benzeri Saymeri, Hatib ve başkalarının
eserlerinde vardır.
Birincisi: ‘Kassâr
(elbise beyazlatıcı) elbiseyi gasp ediyor, (sonra da) onu beyazlatmış olarak
sahibine veriyor. Kassâr ücreti hak eder mi etmez mi?’
Ebû Yûsuf: ‘Hak eder’
dedi. Soruyu soran Ebû Yûsuf'a: ‘Hata ettin’ dedi. Ebû Yûsuf: ‘Hak etmez’ dedi.
Soruyu soran: ‘Hata ettin’ dedi. Soruyu soran Ebû Yûsuf'a: ‘Eğer elbisenin
beyazlatılması gasp etmesinden önce ise ücreti hak eder sonra ise etmez’ diye
cevap verdi.
İkincisi:
Namaza farzla mı girilir, sünnet ile mi girilir?
Ebû Yûsuf: ‘Farzla’ dedi.
Soruyu soran: ‘Hata ettin’ dedi. Ebû Yûsuf: ‘Sünnetle’ dedi. Soruyu soran: ‘Hata
ettin’ dedi. Bunun üzerine Ebû Yûsuf şaşırdı. Soruyu soran adam: ‘İkisiyle
beraber girer çünkü iftitâh tekbiri farzdır, elleri kaldırmak ise sünnettir’
dedi.
Üçüncüsü: ‘Ateşin
üzerinde kaynamakta olan bir et var, et suyunun içinde olduğu kazana bir kuş düşse
o et yenir mi, yenmez mi?
Ebû Yûsuf: ‘E£ yenilir’
dedi. Soruyu soran ‘Hata ettin dedi. Ebû Yûsuf: ‘Yenilmez’ dedi. Soruyu soran ‘Hata
ettin’ dedi. Sonra soruyu soran adam: ‘Eğer kuş düşmeden evvel et pişmiş ise,
et üç defa yıkanır ve yenilir. Etin suyu dökülür, et atılmaz’ diye cevap verdi.’
Dördüncüsü: ‘Müslüman
ile evli olan zimmiye bir kadın hamile olarak öldüğü zaman hangi kabristanlığa
gömülür?’
Ebû Yûsuf: ‘Müslümanların
kabristanlığına’ dedi. Soruyu soran ‘Hata ettin’ dedi. Ebû Yûsuf ‘Zimmilerin
kabristanlığına’ dedi. Soruyu soran ‘Hata ettin’ dedi. Ebû Yûsuf buna şaşırdı.
Soruyu soran: ‘Yahudilerin kabristanlığına gömülür, lâkin karnındaki çocuğun
yüzü kıbleye doğru dönmüş olması için zimmi kadının yüzü kıbleden ters tarafa
döndürülür. Çünkü annesinin karnında iken çocuğun yüzü, annesinin sırtına
doğrudur’ diye cevap verdi.
Beşincisi: ‘Bir
adamın ummu veled olan câriyesi, efendisinin izni olmadan evlense ve de
efendisi ölse, efendisinden iddet beklemesi vâcib midir?’
Ebû Yûsuf: ‘Vâcibtir’
dedi. Soruyu soran ‘Hata ettin’ dedi. ‘Vâcib değildir’ dedi. Soruyu soran ‘Hata
ettin’ dedi. Soruyu soran ‘Eğer evlendiği kocası, ummu veled ile (cinsi yönden)
beraber olmuşsa vâcib olmaz, beraber olmamışsa vâcib olur’ diye cevap verdi. Bu
cevaplar üzerine Ebû Yûsuf kusurunu bildi ve Ebû Hanife'ye döndü.
Ebû Hanife ona dedi ki: ‘Ham
(koruk) olmadan, yetişemezsin,’
Ebû Hanife'nin
Talebelerine Fıkıh Öğretme Usûlü
İbn Ebi'l-Avvâm, İbrâhim
b. Ahmed b. Sehi'den, o el-Kâsım b. Gassân'dan, o babasından, o Ebû Suleymân
el-Cüzcâni'den, o Muhammed b. el-Hasan'dan şöyle rivâyet etmiştir:
Ebû Hanife Bağdâd'a
götürüldüğü zaman, ashâbının tamamı bir araya toplandılar. İçlerinde Ebû Yûsuf,
Zufer, Esed b. Amr ve ashâbından en eski olanlarından en ileri gelenler vardı.
Bir mesele belirlediler ve o meseleyi hüccetlerle teyid ettiler ve meseleyi
kuvvetlendirmede de çok titiz davranarak: ‘Ebû Hanife döndüğünde ilk olarak bu
meseleyi soralım’ dediler.
Ebû Hanife döndüğü zaman
en önce hazırlamış oldukları bu meseleyi sordular. Ebû Hanife de onların
yanında olan cevaptan başka bir cevap verince, halkanın değişik yerlerinden
yüksek sesle: ‘Ey Ebû Hanife! Gurbet seni değiştirmiş’ dediler. Ebû Hanife ‘Sakin
olun, sakin olun! Ne diyorsunuz?’ dedi. Onlar; ‘Kavil/fetvâ bu şekilde değildir’
dediler. Ebû Hanife: ‘Hüccetle mi, hüccetsiz mi? dedi. Onlar: ‘Aksine hüccetle’
dediler. Ebû Hanife: ‘Hüccetinizi getirin’ dedi ve onlarla munâzara etti ve
hüccetlerle onlara galip geldi ve onları kendi kavline/görüşüne döndürdü.
Hatanın kendilerinde olduğunu anladılar. Ebû Hanife ‘Şimdi anladınız mı?’ dedi.
Onlar ‘Evet’ dediler.
Sonra Ebû Hanife: ‘Sizin
kavlinizin doğru benimkininse hata olduğunu iddia eden birisine ne dersiniz?’
diye sordu. Onlar: ‘Öyle olamaz çünkü bu kavil sahih oldu’ dediler. Bunun
üzerine Ebû Hanife onlarla munâzara etti ve onları bu görüşlerinden döndürdü.
Bu defa Onlar: ‘Ey Ebû Hanife! Bize zulmettin, meğer doğru olan bizim
görüşümüzmüş’ dediler.
Ebû Hanife: ‘Birinci ve
ikinci kavlin hatalı, doğru olanın ise üçüncü bir kavil olduğunu iddia eden bir
kimse için ne dersiniz?’ dedi. Onlar ‘Bu olamaz’ dediler. Ebû Hanife: ‘Dinleyiniz’
dedi ve üçüncü bir kavil seçti. Onlarla munâzara ederek, son kavlin doğru
olduğuna onları ikna etti. Onlar: ‘Ey Ebû Hanife! Öğrendik’ dediler.
Ebû Hanife dedi ki: ‘Doğru
olan, şu şu illetten dolayı cevap verdiğim birinci görüştür. Bu mesele, bu üç
görüşün dışına çıkmaz. Bunların her birinin fıkıhta ve mezhebde yeri vardır.
Doğru olan budur, bunu alın ve diğerlerini atın’
İşte Ebû Hanife'nin
ashâbını fıkha alıştırması ve eğitmesi, fıkhın derecesini öğretmesi böyleydi.
Bu gibisi, meselelerde ihtimalleri çokça zikrederek olur. Bazen ashâbından
diğerinin yanında tercih olunmayan görüş başkasının yanında tercih olunabilir. O
zaman tercih olunan görüş, diğer ihtimallere galip olmuş olur. İhtilaflı
meselelerin çoğu imam Ebu hanife'nin ashabına hatırlattı meselelerdendir.
Mehmed Zahid
Aydar
Mîsak
Dergisi
Sayı
: 396 / Kasım 2023

