Hiç kuşku yok ki, Filistin sorunu, Ortadoğu'daki ve belki de tüm İslam
dünyasındaki 'sorunların anası'dır. Bu sorun çözülmediği müddetçe, en başta,
Ortadoğu coğrafyasının huzura kavuşmasını beklemek hayâldir. Hem Soğuk Savaş
döneminde hem de Soğuk Savaş sonrasında İslam dünyasının küresel sisteme
yönelik öfke ve kırgınlığının başta gelen sebeplerinden birisi, Filistin
sorunudur. Bu sorun, Arap-İsrail savaşlarının temelinde yatan kök-sorundur.
Siyonist devlet ile başta ABD olmak üzere onun destekçisi olan hegemonik
güçlerin bugün Filistin sorununu çözümsüzlüğe terk etmiş olmaları, aynı zamanda
Ortadoğu coğrafyasındaki ve daha genel olarak İslam dünyasındaki emperyalist
kıskacın henüz yeterince gevşetilememiş olmasının da başta gelen delilidir.
Giriş
Bu kitap Filistin sorununa ilişkin bilgi vermeyi amaçlayan salt
'tasviri' bir çalışma değildir. Çalışmanın başta gelen amacı, Filistin
Sorunu'nu özellikle şu üç açıdan anlamak ve anlamlandırmaktır: Birincisi, Filistin sorununun küresel
tahakküm düzeni ile olan ilişkisi; ikincisi, Filistin sorununun uluslararası
hukuk açısından ve BM örgütünün almış olduğu kararlar çerçevesinde tahlili;
üçüncüsü, Filistin sorununa ilişkin uluslararası düzeydeki hâkim akademik
söylemden kaynaklanan sorunlar.
Filistin sorununun bunca yıldır bir çözümsüzlük girdabına saplanıp kalmasında, birbirini karşılıklı olarak besleyen dört ana faktörün belirleyici olduğu ileri sürülebilir: birincisi, güçlü bir orduya ve iyi yetişmiş bir insan gücüne sahip olan İsrail, işgalci, yayılmacı, sömürgeci, ırkçı ve yerleşimci bir devlet olarak Filistin sorununa ilişkin olarak her türlü kalıcı çözüme baştan itibaren kulaklarını tıkamıştır; ikincisi, küresel tahakküm düzeni, baştan itibaren, Batı emperyalizminin bu bölge içindeki jandarması olarak gördüğü İsrail'i desteklemiştir; üçüncüsü, BM'nin tam da merkezinde olduğu uluslararası kurumlar ve karar alma mekanizmaları küresel mütehakkim güçlerin doğrudan ya da dolaylı tasallutu altında olup, bu yapılar çoğu zaman İsrail'e küresel sistem içinde dokunulmazlığı olan “kutsal inek' muamelesi yapmışlardır; son olarak, küresel medya ile uluslararası akademik söylemin Filistin sorununu ele alış biçimine bakıldığında, bunların âdeta ağız birliği etmişçesine sorunu dar bir alana hapsettiği, İsrail saldırganlığını “sindirilebilir” bir dil içinde formüle ettiği ve kapsamlı ve hakkaniyetli çözüm/ler önermekten genelde uzak durduğu görülecektir. Bu 'sorunlu' akademik söylem ve onun yaslandığı zihni tasavvur, ilk üç faktörle diyalektik ilişki içinde, sorunun çözümünü engelleyici bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Kitabın Bölümleri
Kitabımızın “İslam Dünyası ile
Arap Ortadoğu'su Üzerindeki Küresel Tahakküm Düzeni ve Filistin Sorunu”
başlıklı İkinci Bölümünde, Filistin sorununun tarihi olarak küresel tahakküm
düzeni ile olan yakın bağları ele alınır. Filistin sorununun zuhur ettiği.
Dünya Savaşı sonrası dönem, aynı zamanda Müslüman halkların büyük bir
çoğunluğunun sömürgeleştirildiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde özel olarak
Arap Ortadoğu'su Osmanlı egemenliğinden koparıldıktan sonra, bu coğrafyada yer
alan ülkeler 1920'li yılların başlarından itibaren manda rejimleri altına
konmuştur. Bu bölümde, Filistin sorununun temelinde, 20. ve 21. yüzyıl boyunca
câri olan küresel tahakküm düzeninin ve emperyalist müdahalelerin olduğu ve
ayrıca, bu sorunun çözümsüzlüğe mahkûm edilişinde, Siyonist saldırganlığın yanı
sıra, bu çarpık yapının çok esaslı bir rolü olduğu ileri sürülmektedir. 1945 yılında
kurulan 'evrensel' olma iddiasındaki BM örgütü, umut edilenin aksine, ne
Filistin sorununun çözümü yolunda ne de İslam dünyasına yönelik
doğrudan ve dolaylı saldırganlıklara karşı güçlü tavır koyabilmiştir Bu
emperyalist kıskaç kırılmadan, ne Filistin sorununun hakkaniyetli bir çözüme
ulaşması, ne de Arap Ortadoğu'su ile genel olarak İslam dünyasının yaşadığı
mağduriyetlerin ve dışlanmışlığın sona ermesi mümkün olabilir.
“Filistin Halkının Self-Determinasyon Hakkının
İnkârı olarak Oslo 'Barış Süreci” başlıklı Üçüncü Bölümde, önce self-determinasyon hakkı ile genel
uluslararası hukuk çerçevesinde Filistin halkının bağımsız devlet kurma hakkına
sahip olup olmadığı tartışılmaktadır. Ardından, bu hakkın varlığını yok etmek
için sömürgeci-yerleşimci bir devlet olan İsrail'in yürürlüğe soktuğu
politikalara odaklanılmaktadır. Bu genel çerçevenin ardından, 1993'te başlayan
Oslo barış/müzakere süreci ele alınmaktadır. Bu sürecin nasıl Filistinlilerin
en asli haklarının ABD-İsrail ikilisince hasıraltı edildiği de ortaya
konacaktır. Ardından, Oslo 'barış süreci'nin 2000'lerin başlarında sona
ermesine ve bunun sonrasında Filistinlilerin yürürlüğe sokabilecekleri başka
uluslararası stratejilere odaklanılmaktadır.
“Oslo Sonrasında Filistinin Özgürlük
Mücadelesini Self-Determinasyon Üzerinden Yürütmek” başlıklı Dördüncü Bölümde, Filistin sorununa
salt “uluslararası insani hukuk” penceresinden bakmanın neden 'sorunlu"
bir strateji ve yaklaşım biçimi olduğu hususu üzerinde durulmaktadır. Daha
sonra, iki-devletli çözüm paradigması etrafında İsrail'le Oslo sürecinde
girişilen müzakerelerin Filistinliler için aslında önemli kayıplara sebebiyet
verdiği vurgulanmaktadır. Ardından, Filistinlilerin, bir yandan, BM'yi harekete
geçirerek burada önde gelen organların kararları çerçevesinde, bir yandan da uluslararası
hukukun daha etkin kullanımı yoluyla bundan böyle özgürlük mücadelelerinde,
(geçmişte gerçekleştirilen) İsrail'le ikili müzakerelere kıyasla, daha büyük
kazanımlar sağlayabilecekleri ileri sürülmektedir.
“Filistin'in Birleşmiş Milletler'e 2012'de
'Gözlemci Devlet' Olarak Kabulü Ne Anlama Geliyor?” başlıklı Beşinci Bölümde, Filistin'in BM
içinde gözlemci devlet olarak güçlenen konumunun onun devletleşme sürecine olan
etkisi ele alınmaktadır Bu bağlamda, önce, devlet olmakla BM üyesi olmak
arasındaki girift ilişki tartışılmaktadır. Ardından, Filistin'in bir devlet
olup olmadığı konusu üzerinde durulmaktadır. Filistin'in neden hukuken devlet
olduğuna ilişkin bulgular ortaya konduktan sonra, onun 2012'de BM'ye gözlemci
devlet olarak kabul edilmesinin, Filistinlilerin bağımsızlık yolundaki
çabalarına uluslararası hukuk çerçevesinde getirdiği katkılar ele alınmaktadır.
“Uluslararası Hukuka Göre Kudüs'ün Statüsü” başlıklı Altıncı Bölümde, bölgedeki Osmanlı
hükümranlığı sonrasında Kudüs'ün uluslararası hukuk bağlamındaki statüsünün ne
tür değişikliklere uğradığı konusuna odaklanılmaktadır. İngiliz mandası
döneminde Kudüs'ün bütünlüğü devam ettiği halde, BM Genel Kurulu'nun
Filistin'in taksimine ilişkin 1947 tarihli kararının Kudüs'ü BM gözetiminde “uluslararası şehir” statüsüne soktuğu,
bu çerçevede vurgulanmaktadır. İsrail'in 1948'de kuruluşu sonrasında
gerçekleşen Arap-İsrail savaşları sırasında, önce Batı Kudüs'ü, 1967'de de Doğu
Kurdüs'ü işgal etmiş olmasının hukuki sonuçları da burada ele alınmaktadır. Bu
noktada, başta andlaşmalar hukuku olmak üzere, hem genel uluslararası hukuk hem
de BM örgütünün almış olduğu kararlar çerçevesinde, işgalci İsrail'in ne Batı
ne de Doğu Kudüs üzerinde egemenlik hakkına sahip olmadığı ileri sürülmektedir.
Son olarak, hem Siyonist devletin hem de onun baş destekçisi ABD'nin özellikle
Trump döneminde Kudüs'e ilişkin oldu bittilerinin, işgal hukukuna ilişkin
yerleşik uluslararası hukuk normları karşısında herhangi bir geçerliliği
olmadığı vurgulanmaktadır.
Kitabımızın Yedinci Bölümü “Filistin
Sorununun Bugünkü Görünümüne İlişkin Kısa Yazılar”dan oluşmaktadır. Bu
kısımda yer alan yazılar, özellikle güncel gelişmeleri, daha önce ele alınan
tartışmalar ekseninde anlama ve anlamlandırma çabası olarak okunabilir. Burada,
kitabın değişik yerlerinde tartışılan “ağır” kavramsal, tarihi ve hukuki meselelerin
günlük tezâhürlerinin bu kısa yazılar yoluyla daha 'somut' olarak kavranması ve
bu tezâhürlerin daha geniş bağlama oturtulması amaçlanmaktadır.
“Arap Dünyası ile İsrail Arasındaki
Normalleşme Süreci”ne
odaklanan Sekizinci Bölümde, bu normalleşme sürecinin tarihi arka planı, söz
konusu Arap aktörleri böyle davranmaya yönelten sebepler, bu aktörlerin
beklentileri ile bu sürecin olası sonuçları üzerinde durulmaktadır. Mısır ve
Ürdün gibi İsrail'le daha önce barış anlaşması yapmış devletlerin yanı sıra,
söz gelimi, Körfez ülkelerinin de İsrail'le son yıllarda yakınlaşma politikası
izlemelerinin, Arap dünyasının dağınıklığının ve Siyonist devlete ve ABD'ye
yönelik teslimiyet politikalarının bir karinesi olarak görülüp görülemeyeceği
tartışılmaktadır. Bu bölümde, ayrıca, bu normalleşme sürecinin Filistin'in
özgürlük mücadelesine olan muhtemel etkileri tartışılmaktadır. Kitabın bu
bölümünde, son olarak, 'normalleşme' yerine, İsrail'e karşı Arap halkları nezdinde
de müspet karşılanacak ne türden alternatif stratejiler geliştirilebileceği
tartışılmaktadır.
“Sorunun Parçası' Olarak İsrail-Filistin
Sorununa İlişkin Uluslararası Akademik Söylem" başlıklı Dokuzuncu Bölümde ise, “Filistin
sorunu'nun hâkim uluslararası literatürde ve medyada, küresel mütehakkim
düzenin ana payandalarını tehlikeye atmayacak biçimde, statükocu bir söylemsel
çerçeve içinde âdeta 'kısırlaştırılmak' istendiği iddia edilmektedir. Bu
bağlamda, İsrail'e ilişkin hâkim akademik söylemin en azından iki açıdan
oldukça 'sorunlu' olduğu ileri sürülmektedir: Birincisi, İsrail, İngiliz Manda
yönetimi döneminde sınırları çizilen Filistin'in tümünü işgal etmiş olan
sömürgeci-yerleşimci bir devlet olduğu hâlde, literatürde İsrail'e genellikle
'normal' bir devletmiş gibi muamele edilmektedir. İkincisi, uluslararası hukuk
ve insan hakları açısından, Filistinlilere yönelik zulümlerinden dolayı
İsrail'e karşı ciddi eleştiriler getiren 'ilerici' akademisyenler ve uzmanlar
dâhi, genelde İsrail'e dair eleştirilerini 1967'deki Altı Gün Savaşı sonucunda
bu devletin ele geçirdiği Filistin topraklarıyla sınırlı tutmaktadır. Oysa
akademyanın Siyonizm'in ve İsrail'in bütüncül tarihine uzanarak, (en başta)
Filistinlileri hedef alan Siyonist işgallere, sömürgeci politikalara, etnik
temizliğe, nüfus transferlerine, sistematik ırkçılığa ve ağır insan hakları
ihlâllerine de odaklanması gerekir. O nedenle, 'Filistin Sorunu'nu çalışan
bilhassa 'ilerici/solcu' ya da genel olarak anti-emperyalist akademisyen ve
uzmanların, sorunun değil de çözümün parçası olmaları için, İsrail'in
sömürgeci-yerleşimci karakterine dikkat çekmeleri ve başta BM olmak üzere,
uluslararası kurumlarca İsrail'e karşı kapsamlı ambargo uygulanmasını
desteklemeleri gerekir.
Kitabın Sonuç bölümünde ise, hem Filistinliler hem de Arap ve İslam
dünyası için tek seçeneğin 'direniş” olduğu vurgulanmaktadır. İsrail'in
engellemeleri nedeniyle yetkilerinin önemli bir kısmını fiilen kullanamasa da,
hukuken bir devlet olan Filistin'e İslam dünyasınca her türlü siyasi ve askeri
desteğin verilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra, yine Müslüman ülkelerin BM,
İslam İşbirliği Teşkilatı ve Bağlantısız Devletler grubu gibi uluslararası
kurumları harekete geçirerek, uluslararası toplumun Siyonist devlete karşı
kapsamlı ambargo uygulamasını sağlaması, Filistin davasının başarıya ulaşması
için eldeki en öncelikli seçeneklerden birisi gibi görünmektedir.
BM Sistemi ve İslam Dünyası
BM, 'evrensel' olma iddiasında olan bir uluslararası örgüt olarak 1945
yılında hususiyetle yeni bir dünya savaşının çıkmasını önlemek amacıyla, bu
savaşın galibi olan ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği gibi devletlerce
kurulmuştur. BM Kurucu Andlaşması'nın VII. Bölümünde, Güvenlik Konseyi'ne
uluslararası barış ve güvenliği koruma görevi verilmiştir. Toplam 15 üye
devletten oluşan Konsey'de, seçimle buraya gelen 10 üye devlet "geçici
üye” statüsünde iki yıl görev yaparken, 2. Dünya Savaşı'nın galipleri olan ABD,
Sovyetler Birliği (şimdi Rusya), İngiltere, Fransa ve Çin, 'sürekli üye'lik
hakkına sahiptirler. Bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olan Konsey,
uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye atan, ihlâl eden ya da saldırgan
fiilde bulunan devletlere karşı gerek görürse yaptırım kararı alır ve saldırgan
devlet(ler)e karşı savaş açmaya istekli devletlere askeri güç kullanım yetkisi
verebilir. Bu organ içinde bir kararın çıkması için 9 devletin “evet” oyu
vermesi gerekir. Ne var ki, bir sürekli üyenin herhangi bir karar taslağına
“hayır” oyu vermesi durumunda, diğer 14 devlet “evet” oyu verse bile, karar
çıkmamaktadır. Gerçek şu ki, sadece beş devletin sürekli üye statüsünde veto
hakkına sahip olması, kendisini dünya barışını korumakla mükellef addeden Güvenlik
Konseyi gibi bir organın meşruiyetini önemli ölçüde zedelemektedir. Bu durum
aynı zamanda bu organın 'tarafsızlığına' ve 'etkinliğine' büyük ölçüde zarar
vermiş ve bugün de vermektedir. Nitekim herhangi bir sürekli üye, BM Kurucu
Antlaşması'nın 27. maddesine dayanarak, isterse hem kendisine hem de yakın
müttefiki olan “saldırgan' bir devlete karşı kuvvet kullanımını da içeren
zorlama tedbirlerini veto edebilecektir. Tahmin edileceği gibi, hem Soğuk Savaş
döneminde hem de Soğuk Savaş sonrasında bu tür durumlarla bolca
karşılaşılmıştır.
Bütün bu nedenlerle Güvenlik Konseyi'nin uluslararası toplumu 'temsil'
edip etmediği hususunda ciddi kuşkular vardır. Sürekli üye olarak Konsey
içinde yer alan bir devletin 'müttefiklerinin' ve 'dostlarının' , bırakınız
'savaş' anlamına gelen askeri zorlama tedbirlerine mâruz kalmasını, Konsey'in
olası bir iktisadi, diplomatik, siyasi ve/veya askeri yaptırımlarından da
'muaf' olması en güçlü olasılıktır. Soğuk Savaş süresince Batı ve Doğu blokları
arasındaki kutuplaşma nedeniyle karar almakta zorlanan ve o nedenle
uluslararası ilişkiler düzeni içinde etkisi sınırlı olan Konsey, 1980'lerin
sonlarından itibaren, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve ardından da Sovyetlerin
Birliği'nin dağılması sonrasında, üzerindeki ataletten kurtulmaya başlamıştır.
Bu demekti ki, Konsey, bundan böyle, yukarıda sözü edilen “dokunulmazlık sahibi
ülkeler bir yana bırakılırsa, uluslararası barış ve güvenliğe zarar vermiş olan
ülkelere karşı hem daha rahat karar alacak, hem de bu kararlar içinde etkili
tedbirler alınmasını öngörenlerin oranı artacaktı; böylece saldırgan
devletlerin cezalandınıkması, eskiye oranla daha fazla mümkün hâle gelecekti.
Lâkin ne acıdır ki, bütün bu sınırlı beklentiler bile, hem İslam dünyası
özelinde hem de Asya ve Afrika ülkeleri genelinde büyük ölçüde berhava
edilmiştir. İyimser beklentilerin aksine, Soğuk Savaş sonrasında, İslam
dünyası, tedricen, ağırlığı olan bir uluslararası özne olarak tebarüz etme
ihtimaline zarar veren gelişmelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu süreçte en çok
payı olanlar ise, başta ABD, küresel mütehakkim güçler olmuştur. Bunlar, BM Güvenlik
Konseyi'ni, âdeta, 'çizgi dışına çıkma'
temayülü gösteren Müslüman devletleri ya da devlet-dışı aktörleri tedip etmek
amacıyla, bunların tepesinde sallanan Demokles'in kılıcı hâline getirmişlerdir.
O nedenle BM Güvenlik Konseyi'ndeki karar tıkanıklığının Soğuk Savaş sonrasında
aşılmış olması, daha barışçıl ve âdil bir dünyanın kurulmasından ziyade, başta
İslam dünyası, Batı-dışı dünya açısından, daha fazla tahakküme, kaosa, kan ve
acıya, daha fazla yabancı işgale ve müdahaleye kapı
aralamıştır. Ne İslam dünyasının küresel sistem içindeki marjinal
konumunun önde gelen sebeplerinden birisi, Müslüman aktörlerin bu sistem
içindeki yetersiz temsilidir. Daha açık ifade etmek gerekirse, küresel
kurumlarda ve karar alma süreçlerinde İslam dünyasının dikkate değer bir
ağırlığı yoktur. Bu 'temsil açığı' nedeniyle, başta BM olmak üzere, önde gelen
küresel kurumların almış olduğu kararlar genelde Müslüman dünyada hayâl
kırıklığına yol açmaktadır. Müslüman devletlerin ya da toplumların başka
aktörlerle olan çatışma, sorun ve uyuşmazlıklarında uluslararası kurumların vaz
ettiği çözümler, bugüne dek, genelde, Müslüman tarafların tezlerini
desteklemekten ya da hakkaniyetli bir çözüm getirmekten uzak kalmıştır. BM
örgütünün Soğuk Savaş sonrasında almış olduğu kararlara bakıldığında, bu durum
açıkça ortaya çıkmaktadır.
Uluslararası Hukuka Göre İngiliz Mandası, Self-Determinasyon ve
Filistinlilerin Bağımsız Devlet Kurma Hakkı
1517-1917 yılları arasında, Kudüs ve bir bütün olarak Filistin,
Osmanlı Devleti'nin mutlak hâkimiyeti altında bulunduğundan, bir mesele ya da
sorun olarak Kudüs'ün statüsünden bu dönem için söz edilemez. Ne var ki,
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğraması sonucunda
“Filistin coğrafyası” (İngiltere'nin tanımlamasıyla manda yönetimi altındaki
Filistin) ve tabii Kudüs, İngilizler tarafında işgal edilmiştir. Böylece
Osmanlı orduları 1. Dünya Savaşı sonunda Filistin'i ve Ortadoğu'daki Arap
çoğunluklu diğer coğrafyaları terk etmek zorunda kalmış, onların yerine bölge
İngilizlerin ve başka işgal güçlerinin eline geçmiştir. Kasım 1917'de İngiltere insanlık tarihinin en utanç verici
belgelerinden birisi olan Balfour Bildirisi'ni kabul ve ilân etmiştir ki, buna
göre, Filistin'de, halkın yüzde 90'ı Arap olduğu halde, İngilizlerin destek ve
gözetimi altında bu topraklarda Yahudiler için bir “ulusal yurt” kurulacaktı.
İtilaf devletlerince Osmanlı devletiyle akdedilecek olan barış antlaşmasının
şartlarını görüşmek üzere 19-26 Nisan 1920'de toplanan San Remd Konferansı
kararları içinde, Filistin'e Yahudi göçüne ilişkin bu bildiriye de yer
verilmiştir. İngiltere Filistin'de ve tabi Kudüs'te, önce 1917-1922 arasında “muharip
işgalci güç” (military occupant), ardından da 1922-1948 yılları arasında,
1919'da kurulmuş olup 1920'de faaliyete geçen Milletler Cemiyeti'nin denetim ve
gözetimi altında "mandater devlet”
olarak etkin otorite kurmuştur. Bu demekti ki, İngiltere'nin Kudüs üzerinde
otuz sene boyunca sahip olduğu denetim gücü, onun bu coğrafya üzerinde egemen
yetkilere sahibiyetine yol açmamıştır.
Filistin'de oluşturulan manda yönetimi Arap Ortadoğu'sunda Birinci
Dünya Savaşı sonrasında kurulan diğer manda rejimlerinden niteliksel bir
farklılığa sahip değildi. Manda yönetimine ilişkin düzenleme, Milletler
Cemiyeti Misakı'nın 22. maddesinde yer almıştır. Buna göre, Mandater devletten kendi ayakları üzerinde
durana dek idari tavsiye ve yardım almak kaydıyla, daha önce Türk
imparatorluğuna mensup olan topluluklardan belli bir gelişmişlik düzeyine
ulaşmış olanların bağımsız milletler olarak varlıkları geçici olarak tanınabilir.
Mandater devletlerin seçiminde bu toplulukların arzuları temel bir öncelik
olacaktır.
Bu maddenin, Filistin coğrafyasında yaşayan halka da, aynen, söz
gelimi, Irak, Suriye ve Ürdün'de olduğu gibi, belli bir süre sonra,
self-determinasyon hakkı temelinde bağımsızlık verileceği fikri üzerine bina
edildiği açıktır. Self-determinasyon hakkı çerçevesinde belli bir coğrafyada
uzun bir süredir yaşayan halk çoğunluğunun talep ve beklentileri esas
alındığından, çok büyük çoğunluğunu Arapların oluşturduğu Filistin'de
Manda yönetiminin sona ermesiyle birlikte, Irak ya da Suriye'de olduğu gibi,
bağımsız bir 'Arap' devletinin kurulması tabii olacaktı. 1922 yılında
Filistin'de Manda yönetimi kurulduğunda, buradaki halkın yüzde 88'i, büyük
çoğunluğu İslam dinine mensup olan Arap nüfustan oluşmaktaydı. O halde,
uluslararası hukuk açısından, 1920'li yıllarda Filistin'de self-determinasyon
hakkı temelinde devlet kurma hakkına sahip olan tek grup, buranın Arap
çoğunluğuydu.
Milletler Cemiyeti, 1922-1948 yılları arasında Filistin'de hüküm süren
İngiliz manda yönetimine egemenliği değil ve fakat burada etkin otorite kurma
hakkını tevdi etmiştir Bu demekti ki, manda yönetimi olarak İngiltere'nin
bölgeden çekilmesinden sonra, buradaki egemenlik, söz konusu coğrafyada
gerçekleşen kitlesel Yahudi göçüne rağmen çoğunluğu oluşturmaya devam eden
Filistinli Araplara geçecekti. İngiliz
manda yönetiminin gözetimi altında 30 sene boyunca Arapların şiddetle karşı
çıkmalarına rağmen hız kesmeden devam eden Yahudi göçü, hem manda yönetiminin
temel mantığına ve amaçlarına, hem self-determinasyon ilkesine, hem de
uluslararası hukukun önemli bir ilkesi olan “iyi niyet ilkesi'ne açıkça
aykırıydı. Kudüs'ün uluslararası hukuk bağlamındaki statüsünü ele alırken,
mutlaka bu daha genel bağlamın göz önünde bulundurulması gerekir.
İngiliz mandası döneminde manda yönetiminin kendisine esas alacağı
hukuksal çerçeveyi düzenleyen ve 1922'de kabul edilen “Filistin Mandası”
başlıklı uluslararası metnin önsözünde, manda yönetimi altına konan diğer Arap
topraklarında olduğu gibi, mandater devlete burayı yönetme yetkisi “Milletler
Cemiyeti Misakı'nın 22. maddesini hayata geçirmesi için” verilmiştir. Bu
belgedeki bir çok hüküm, Yahudilerin Filistin'e göçünün teşvikinden söz etmekte
ve onların Filistin'de sahip olacağı her türlü faaliyet serbestisine ilişkin imtiyazları
düzenlemekteydi. Söz konusu belgede Kudüs'ün statüsüne ilişkin herhangi bir
ifadeye yer verilmemiştir. Buna karşılık, 13. ve 14. maddelerde, Kudüs'te ve
Filistin'in diğer yerleşim yerlerinde bulunan Kutsal Mekânların ve dini mabetlerin koruma altına alınacağı,
Filistin'de yaşayan tüm toplulukların sözü edilen kutsal mekânlarda din ve
ibadet özgürlüğünün hukuken güvence altına alınacağı ifade edilmiştir. Kudüs,
manda yönetimi döneminde de Filistin sınırları içinde bölünmemiş bir şehir
konumunu muhafaza etmiştir. Bu şehir 1920'lerin başlarından 1948'e dek manda
yönetiminin buradaki idari merkezi olarak işlev görmüştür.
Bir Seçenek Olarak Filistinlilerin Self-Determinasyon Hakkının BM
Eliyle Hayata Geçirilmesi
Oslo müzakere süreci Filistinlilere İsrail'in güvenilir bir barış
ortağı olamayacağını açıkça göstermiştir. O nedenle, Filistin liderliğinin,
İsrail üzerinde baskı kurmak amacıyla uluslararası toplumu harekete geçirmeyi
hedefleyen yeni bir strateji geliştirmesi gerekmektedir. Bunun en mâkul görünen
yollarından birisi, Filistinlilerin ve onları destekleyenlerin BM içinde mevcut
bulunan kurum ve mekanizmaları harekete geçirmeye çalışmalarıdır. Bu bağlamda,
şu sorunun cevabını aramak isabetli olacaktır: BM, mâkul ve sürdürülebilir bir
barışı zorlamak ve Filistin halkının kendi geleceğini belirleme hakkını hayata
geçirmek için ne tür yollara başvurabilir? Boyle'un da belirttiği üzere, BM
bünyesinde İsrail'e karşı şu türden kararların alınması büyük önem
taşımaktadır: Birincisi, BM örgütüne üyelik şartlarını ihlâl ettiği için,
İsrail'in örgüt üyeliği askıya alınmalıdır. Bu devlet, bugüne dek, en
başta, BM Genel Kurulu'nun 1947 yılında kabul etmiş olduğu, Filistin'in
taksimine ilişkin 181 sayılı karar ile 1948'de yine Genel Kurulca kabul edilmiş
olan ve Filistinli tüm mültecilerin kendi topraklarına dönüş hakkını ifade eden
194 sayılı kararlar olmak üzere, bu örgütün almış olduğu kararların gereğini
yerine getirmekten uzak kalmış, tüm eylem ve icraatlarıyla kendi BM üyeliğinin
ön şartları sayılabilecek olan bu iki kararı göz ardı etmiştir. İkincisi,
İsrail-Filistin sorununun çözüm zemini, öncelikli olarak, yukarıda sözü edilen
iki BM Genel Kurulu kararında aranmalıdır. Üçüncüsü, 1950 tarihli Barış İçin
Birleşme kararı çerçevesinde, BM Genel Kurulu'nun, izlediği saldırgan ve ırkçı
politikalarla uluslararası barış ve güvenliğe sürekli zarar veren İsrail'e
yönelik olarak iktisadi ve siyasi ambargo kararı alması ve yanı sıra, bu
politikaların fâillerine seyahat yasağı getirmesi gerekmektedir. Son olarak, BM
Güvenlik Konseyi'nin, en başta, Amerikan vetosu nedeniyle İsrail'i
cezalandıracak hiçbir karara imza atmamaya devam etmesi hâlinde, BM Genel
Kurulu'nun, Filistin halkına yönelik olarak savaş suçları işlediğinden
şüphelenilen İsrailli yetkilileri yargılamak üzere bir uluslararası ceza
mahkemesi ihdas etmesi yerinde olacaktır Bütün bunların yanı sıra, Kurul, bu
bölgeye, inter alia, İsrail'in daha fazla kan dökmesini engellemek için, BM
Barış Gücü askerlerini göndermeyi de bir seçenek olarak düşünmelidir.
Bu mücadele zemini üzerinde, Filistinliler ve onları destekleyen
aktörler, BM Güvenlik Konseyi'ni, Filistin halkına yönelik yükümlülüklerine ve
sorumluluklarına ilişkin olarak güçlü bir şekilde uyarmalı ve dahası harekete
geçirmelidir. 1990'ların başlarında formüle ettiği “insani müdahale
doktrini” çerçevesinde, Konsey'in, yönetimi altında bulundukları
devletlerin işlemiş olduğu ileri sürülen savaş ve insanlık suçlarının mağduru
olmaları hasebiyle, Doğu Timor ve Güney Sudan'ın bağımsızlığa yürüyüşüne kapı aralayan
bazı önemli kararlara imza atması gibi, Filistin halkına karşı Siyonist
devletçe işlenmiş ve işlenmekte olan şu türden uluslararası suçları dikkate
alarak, İsrail'e karşı harekete geçmesi gerekmektedir: İsrail'in Filistin
topraklarındaki acımasız işgalini ve işgal politikalarını devam ettirmesi;
Filistinlilerin rutin bir şekilde İsrail güvenlik güçlerince katledilmesi;
İsrail'in Filistin halkı üzerinde sürekli biçimde baskı kurması ve onları
aşağılaması; Filistinlilerin mülkiyet haklarının ihlâli; Batı Yakası'na inşa
ettiği Utanç Duvarı vesilesiyle, bir yandan, Filistinlilerin bir kısım
topraklarına haksız bir biçimde el koyârken, bir yandan da onların oturum ve
seyahat özgürlüğünü hiçe sayması; Filistinlileri hedef alan sonu gelmez insan
hakları ihlâlleri; İsrail'in Gazze'ye yönelik belli aralıklarla yönelttiği ölümcül
saldırılar, askeri operasyonlar ve bu süreçte işlediği savaş ve insanlık
suçları; İsrail'in 2007'den bu yana Gazze'ye ve Gazze halkına yönelik olarak
yürürlüğe soktuğu topyekün ölümcül ambargo. İsrail yalnızca Filistin toprakları
üzerinde yasadışı işgalci olarak tahakküm kurmuş değildir. Siyonist devlet,
aynı zamanda, düzenli olarak savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve barışa
karşı suçlar işlemektedir.
Toprakları işgal altında olan Filistin halkı, Oslo-sonrasında, sadece
insani hukuk eksenli bir uluslararası hukuk mücadelesi yapmaktan artık vaz
geçmelidir. İsrail'i “muharip işgalci” olarak yalnızca Batı Yakası'nda ve Gazze'de uluslararası
hukuka uymaya davet etmek, Filistin halkının sahip olduğu hakları çok dar bir
alana hapsetmek demektir. Oysa yapılması gereken, İsrail'i sömürgeci-yerleşimci
bir devlet olarak tanımlayıp, Filistin halkının self-determinasyon hakkına
(kendi geleceğini özgürce belirleme hakkına) ve bunun gerektirdiği devletleşme
hakkına vurgu yapmaktır.
BM Kararları ve Filistin Sorunu
BM Güvenlik Konseyi'nin 1967 yılında kabul etmiş olduğu 242 sayılı kararda
İsrail'in son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği, Batı
Yakası, Doğu Kudüs ve Gazze'nin işgal edilmiş topraklar olduğu, buraların
İsrail egemenliğinde olamayacağı ve İsrail'in bu işgal topraklarından çekilmesi
gerektiği ifade edilmektedir. Ne var ki, aynı kararda, ne Filistin halkından,
ne de bu halkın BM örgütünce tanınan haklarından söz edilmektedir. O nedenle,
242 sayılı kararın Filistin halkının sahip olduğu haklar açısından oldukça
'sorunlu' olduğunu ifade etmek gerekir. Bunun birden çok nedeni vardır:
Birincisi, bu karar, İsrail'in 1967'den önceki tüm toprak işgallerini
yasallaştırdığı için aslında bu işgalci devleti ödüllendirmektedir. İkincisi,
bu kararda (ve Filistin'e ilişkin başka bazı BM kararlarında), İsrail'in son
işgal ettiği topraklardan çekilmemesi hâlinde, bu ülkeye karşı ne tür cezai
yaptırımların uygulanacağından söz edilmemektedir. Üçüncüsü, bu kararın
yeterince açık ve kesin olmaktan uzak olduğu söylenebilir. Söz gelimi,
İsrail'in işgal ettiği topraklardan ne zaman çekilmesi gerektiği konusunda bu
metin sessizdir. Dördüncüsü, 242 sayılı karar, BM Andlaşması'nda “Uluslararası
Barış ve Güvenliğin Korunması” hususunu düzenleyen ve dolayısıyla BM Güvenlik
Konseyi'ne geniş yetkiler veren VII. Bölüm çerçevesinde kabul edilmiş değildir.
Onu yerine, söz konusu kararda, BM Güvenlik Konseyi'nin meseleyi nasıl
gördüğüne ilişkin oldukça muğlak ve kaypak bir ifade vardır: “Ortadoğu'daki vahim duruma ilişkin devam eden
kaygılarını ifade ederek.. Son olarak, bu kararda tüm Filistinli mültecilerin
kendi yurtlarına dönüş hakkından söz edilmemekte, onun yerine bu soruna
‘âdil bir çözüm’ getirilmesi” istenmektedir. İkinci ifadenin birincisinden
çok daha dar kapsamlı ve epey muğlak olduğu açıktır. 1973 yılında yine BM
Güvenlik Konseyi'nce kabul edilen 338 sayılı karar da, hem içerik hem de üslup
itibariyle, 242 sayılı karardan pek farklı değildir.
Daha da ötesi, 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararı yalnızca 1967'den
sonra işgal edilen Filistin topraklarının statüsünü düzenlediğinden, İsrail'de
yaşayan ve İsrail uyruğu taşıyan Filistinliler ile tarihi Filistin
topraklarının dışında mülteci olarak yaşayan milyonlarca Filistinliyi kapsamı
dışında bırakmıştır.
İsrail-Filistin Sorununa
İlişkin Literatürdeki Hâkim Akademik Söylem
Filistinlilerin korkunç
mağduriyetine yol açan bu devâsa tarihi haksızlığı inkâr edercesine, Batı'da,
İsrail-Filistin sorununa ilişkin hâkim akademik literatür, genelde İsrail'i
kayıran şu türden tema ve görüşlere öncelik vermiştir /vermektedir: İsrail'in
“güvenlik kaygıları'na yapılan vurgu; zaman zaman (Filistinlilerin
beklentisinin çok gerisine düşen) BM Güvenlik Konseyi kararlarından söz
edilmesi; İsrail güvenlik güçlerinin Filistinlileri hedef alan 'orantısız güç
kullanımları'nın yumuşak bir dille eleştirisi. Batı'da İsrail'e yönelik ciddi
eleştiri sayılabilecek itirazlar seslendirildiğinde ise, bu hemen her zaman
Siyonist devletin 1967 savaşı sonucunda ele geçirmiş olduğu Filistin
topraklarındaki işgalinin devamıyla ilgilidir. İsrail'in sömürgeci-yerleşimci
bir devlet olmasıyla ilintili daha geniş meseleler ise, genelde uzmanların,
medyanın ve gözlemcilerin büyük çoğunluğunca hasıraltı edilmektedir. Gramschi,
hegemonyanın/tahakkümün yalnızca kaba güç ve tasallutla kurulmadığını ve fakat
aynı zamanda, inter alia, entelektüellerin rızasıyla sağlandığını ifade
etmektedir. Çoğu sol/sosyalist eğilimli olan eleştirel bakış benimsemiş
uzmanlar bir yana bırakılırsa, Filistin'de Siyonist oluşumun yerleşip
güçlendiği süreçte, Siyonistler ve Batılı liberaller buradaki Arapları
görmezlikten gelme konusunda âdeta görüş birliği içinde olmuştur. Liberaller
için, İsrail, akıl, aydınlanma ve idealizmi temsil etmekteydi; o nedenle de,
Filistin'e ilişkin siyasi iddialarında, bu çevreler genelde Siyonistleri
desteklemekteydi. Aynı görüş sahiplerine göre, Filistinliler ise “geri ve aşağı”
idi; bu demekti ki, onların hukuk öznesi olarak görülmesi anlamsızdı. O günden
bu güne çok fazla bir şeyin değiştiği söylenemez. Bugün, ilginçtir, ABD'de
“liberal" olduğu düşünülen medya dâhi, İsrail konusunda, çoğu zaman İsrail
medyasından ve İsrailli bir kısım entelektüellerden dâhi daha az
eleştirel bir tutum içindedir. İsrail-Filistin sorununun çözümü yolunda başta
gelen önkoşulun, ABD'nin bu ülkeye uygulayacağı baskı olduğu geniş bir kabul
gördüğü hâlde, bu tür görüşlerin seslendirilmesi istisnai bir durumdur. Hâsılı,
ABD'de akademik söylem içinde İsrail yanlısı görüş ve yaklaşımlar hâkim
konumdadır; dahası, bu söylem içinde Filistinli seslerin kendilerine yer bulabilmesi
çok zor görünmektedir.
Hâkim akademik söyleme
göre, Filistin sorunu, yalnızca İsrail'in bir “azınlık olan Filistinlilere
yönelik “insan hakları ihlâlleri'ne ve/veya eğer Filistinliler bir 'halk'
olarak kabul edilecekse, bu halkın tarihi Filistin topraklarının çok küçük bir
bölümünde devlet kurma hakkına tekabül etmektedir. Salamanca'ya göre, bugün
Filistin sorununa ilişkin hâkim literatür daha ziyade mikro düzlemde yapılan
siyasi tahlillerden veya İsrail'in belli bir konuda Filistinlilere vermiş
olduğu zarara ilişkin devlet pratiğine odaklanmaktan ibarettir. Bu
yaklaşımların modern Filistin tarihinin özgürleştirici ve adâlet-eksenli bir
okuması olmadığı açıktır. Bu hâkim yaklaşıma bir 'meydan okuma' olarak zuhur
eden 'özgürleştirici' ya da 'yeni' akademik yaklaşım ise, İsrail adı verilen
sömürgeci yapı içinde Filistinlilere alan açma çabasındadır. 'Yeni' yaklaşımın
küçük bir istisna teşkil ettiği böyle bir akademik iklimde, tabiatıyla, “Filistinlilerle dayanışma içinde kaleme
alınan akademik çalışmaların bile genelde yapısal sorulardan uzak durduğuna
şahit olmak şaşırtıcı değildir.”
İsrail-Filistin sorununu
ele alan eleştirel akademya mensuplarının büyük çoğunluğu, İsrail'in
kökenlerine, statüsüne ve dünyadaki yerine ilişkin egemen paradigmayı
sorgulamaksızın, Filistin sorununa ilişkin tahlil çerçevesini kısmi bir çözüme
rıza gösterme üzerine bina etmişlerdir. Bu soruna ilişkin cüz'i gerçekliğe
odaklanma ve alışılmış kalıpların dışına çıkma emaresi gösteren formüllerden
uzak durma eğilimleri, uluslararası hukukun, İsrail'in de nemalandığı hegemonik
bazı özellikleri ile yakından irtibatlıdır.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 409 / Aralık 2024
0 Yorumlar