İslam'da İmamet ve Hilafet - Alparslan Aydar

İslam'da İmamet ve Hilafet

Ehl-i Sünnettin iki büyük imamından olan Ebû'l-Haseni'l Eş'ari, Hz. Peygamber'in vefatından sonra Müslümanlar arasında zuhur eden ilk ihtilafın imâmet konusunda olduğunu zikreder. Şehristâni de Resûlullâh'tan (sa) sonra meydana gelen ihtilafları sayarken ümmet arasında çıkan en büyük anlaşmazlığın imâmet konusunda olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder: “Hiçbir zaman imâmet konusunda kılıçların kullanıldığı kadar dini bir konuda kılıç kullanılmamış ve kan akmamıştır.” Bu iki büyük alimin tespitlerinden de imâmet konusunun ne kadar önem arz ettiğini kolayca anlamak mümkündür. Konuyla alakalı geniş bir araştırma yapan Mısırlı araştırmacı Dr. Muhammed Ziyâuddin er-Rayyis'in de belirttiği gibi imâmet konusu asırlardır, özellikle siyâsi araştırma ve incelemelerin çevresinde dönüp dolaştığı en önemli mesele olmaya devam etmiş, Şia'nın ve diğer bazı mezhep ve fırkaların ayrılık noktalarının en önemlilerinden birisini oluşturmuştur. Tanıtımını yaptığımız eser, konuyu değişik açılardan izah eden güzel bir eserdir.


İslam'da İmamet ve Hilafet 
Dr. Hasan Gümüşoğlu
Kayıhan Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 401 / Nisan 2024

Önsöz

İnsanlık tarihinin başından itibaren Allah Teâlâ katından gönderilen bütün peygamberler, bir taraftan tebliğ ve tebyin görevlerini ifâ etmişler diğer taraftan da getirdikleri bu hükümlerin gereklerini bizzat tatbik etmek suretiyle, kendilerinin sadece birer tebliğci değil, aynı zamanda birer örnek uygulayıcı olduklarını ortaya koymuşlardır. Son peygamber olması hasebiyle, tebliğ ettiği yüce İslâm dininin esasları onun tebligatıyla tam anlamıyla teşekkül edip tamamlandığından, Hz. Peygamber'den sonra bu tebliğ ve tebyin görevi de sona ermiştir. Ancak İslâm'ın kıyamete kadar geçerli olan kaideleri arasında herhangi bir ayırım yapmadan, bunların hayatın her merhalesine uygulanması hususunda, Hz. Peygamber'e vekâlet etme görevini halifeler üstlenmişlerdir.

Ümmetlerin kendilerine tâbi olup, onları önder kabul etmelerinden dolayı peygamberlere "imam" denildiği gibi, onların vekilleri olan halifelere de "imam" denilmiştir. Bu ve benzeri sebepler dolayısıyla hilâfet konusu, Hz. Peygamber'in vefatından sonra sürekli gündemde kalmıştır. İslâm tarihi boyunca yaşanan ihtilafların temelinde, siyasi ve itikadi fırkalar arasında ortaya çıkan problemlerin esasında imâmet meselesinin önemli rolü olmuştur.

Araştırmamızın muhtevası içinde de açıklanmaya çalışılan pek çok değişik etkenden dolayı "imâmet" teriminin yerine özellikle yirminci asrın başlarından itibaren daha çok "hilâfet" teriminin kullanıldığı görülmekte ve konunun bütün Müslümanları meşgul etmeye devam ettiği müşahede edilmektedir. Yaşadığımız yüzyıl ilk çeyreğinde Osmanlı hilâfetinin tarihe intikal etmesinden sonra, mesele daha da ciddiyet kazanmış, özellikle son dönem, bu problem açısından dikkatle incelenmesi gereken bir devir olarak karşımıza çıkmıştır.

Daha önce yapılan araştırmalarda gözlemlediğimiz eksiklikleri de dikkate alarak araştırmamızda, imâmetin dîni yönü, özellikle de bu müessesenin İslâm akaid sistemindeki yerinin belirlenmesine çalışılmış, bu esnada öncelikle kelâm literatürü incelenmiş, bunun yanında diğer İslâmi disiplinlerin de klasik ve modern kaynaklarından faydalanılarak konunun farklı cephelerinin aydınlatılması hedeflenmiştir. Tezin giriş bölümünde imâmet ve hilâfetin sözlük ve terim anlamları üzerinde durulmuş, bazı etimolojik tahliller yapılmış, böylece Kur'ân ve Sünnet’te konuyla alâkalı olarak tespit edilen nasların incelenilmesine çalışılmıştır.

Çalışmanın "imâmetin dindeki yeri ve nasb-nas meselesi" başlığını taşıyan birinci bölümünde ise imâmet nazariyesinin teşekkülüne ve konuya ilişkin kaynaklara genel bir bakış yapılmış, ardından da imâmetin, Ehl-i sünnet ve Şia'nın görüşleri ışığında amel ve itikat açısından dindeki yerinin ortaya konulması düşünülmüştür. Bu müessesenin zorunluluğu (vücûb) hakkındaki farklı kanaatlere ve bunların delillerine yer verilmiştir. Müteakip devirlere örnek teşkil etmesinden dolayı, özellikle ilk dönem halifelerinin bu makama getirilişlerinde göz önünde bulundurulan ilkelere de dikkat çekilmiştir.

Tezin ikinci bölümünde ise, imamda aranan şartlar incelenmiş özellikle "Kureyşilik meselesi" üzerinde durularak, imamete getirilmenin usûlleri tartışılmış ve problemin etrafında oluşan çeşitli ıstılahların anlamlarının ortaya konulmasına çalışılmıştır.

Üçüncü ve son bölümde ise, imâmin görevleri açıklanmış, konunun günümüze yönelik cephelerini inceleyebilmek için, yirminci yüzyılda daha çok Osmanlı hilâfeti etrafında meydana gelen toplumsal tartışmalara ve bu kurumun ilgâsıyla farklı bir boyut kazanan siyasal ve toplumsal gelişmelere kısasa değinilmiştir.

 

İmâmet Nazariyesinin Teşekkülü

İmâmet, Hz. Peygamber'in vefatından itibaren günümüze kadar üzerinde en fazla konuşulan ve çeşitli ihtilafların dönüp dolaşıp kendisinde karar kıldığı bir mesele olması itibariyle İslâm âlimlerinin birçoklarını meşgul etmiş bir konudur. İslâm tarihi boyunca hilafet konusu hep tazeliğini ve güncelliğini devam ettirmiştir. Hemen hemen bütün İslâmi ilimlere konu olan imâmet, Şia tarafından itikadi bir esas olarak görülmesi ve ilk üç halifeyi kabul etmeyerek bazı sahâbileri tekfir etmesiyle birlikte Ehl-i sünnet kelâmında kendisine daha geniş bir yer bulmuştur.

Ehl-i sünnettin iki büyük imamından olan Ebü'l-Haseni'l Eş'ari, Hz. Peygamber'in vefatından sonra Müslümanlar arasında zuhur eden ilk ihtilafın imâmet konusunda olduğunu zikreder. Şehristâni de Resûlullâh'tan (s.a.) sonra meydana gelen ihtilafları sayarken ümmet arasında çıkan en büyük anlaşmazlığın imâmet konusunda olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder: "Hiç bir zaman imâmet konusunda kılıçların kullanıldığı kadar dini bir konuda kılıç kullanılmamış ve kan akmamıştır" Bu iki büyük alimin tespitlerinden de imâmet konusunun ne kadar önem arz ettiğini kolayca anlamak mümkündür. Konuyla alakalı geniş bir araştırma yapan Mısırlı araştırmacı Dr. Muhammed Ziyâuddin er-Rayyis'in (1) de belirttiği gibi imâmet konusu asırlardır, özellikle siyâsi araştırma ve incelemelerin çevresinde dönüp dolaştığı en önemli mesele olmaya devam etmiş, Şia'nın ve diğer bazı mezhep ve fırkaların ayrılık noktalarının en önemlilerinden birisini oluşturmuştur.

Aslında Resûlullâh'ın (s.a.) vefatından sonra ashâb-ı kiram imâmet konusunu Şehristâni'nin de belirttiği şekilde, Allah Teâlâ'nın yardımıyla kolaylıkla halletmişlerdir. Konuyu Kur'ân ve Sünnet'in ışığı altında düşünen sahâbiler, Beni Saîde sakife (sofa)'sinde yaptıkları istişare neticesinde Hz. Ebû Bekir'e biat etmişlerdir. Öyle kılıçları kullanacak veya derin görüş ayrılıklarına sebep olacak bir ihtilaf söz konusu değildi. Hz. Ebû Bekir'in Hz. Peygamber yanındaki itibarı ve karizmatik şahsiyeti sayesinde Müslümanların peygambersiz bir hayata alışmaları çok fazla sıkıntı çekmeden sağlanırken, Hz. Muhammed'den sonra kimin halife, dolayısıyla İslâm devletinin başı olacağı konusu ashabın ittifakıyla halledilmişti. Daha sonra Hz. Ömer ve Hz.Osman'ın da halife olmaları aynı şekilde sahâbilerin icmâıyla olmuştu. Herhangi ciddi bir ihtilaf yaşanmamıştı.

Hz. Ali'nin hilâfet dönemi ise sahâbilerin ileri gelenleri arasında vuku bulan ictihad farklılığı neticesinde tam bir anlaşma sağlanamadan Hz. Ali'nin Hariciler tarafından şehit edilmesiyle noktalanmıştı. Hz. Hasan'ın ümmetin birliği için hilafetten feragat edip Hz. Muâviye'nin halife olmasıyla bu dönemde birlik tekrar sağlanmış hatta o seneye "Cemaat Yılı" denmiştir.

Sahâbe devrinde ortaya çıkan bu olaylara bakıldığı zaman ashâb-ı kiram Resûlullâh'tan sonra İslâm devletinin başına gelecek olan halifenin tayini konusu başta olmak üzere imâmet nazariyesinin esasların Kur'ân ve Sünneti esas alarak İslâmi bir yönetim şekli ve idare tarzı olarak prensiplerini ortaya koymuşlardır. Bilhassa halifenin tayini konusunda sonraki Müslümanlara delil olacak şekilde icma ederek değişik usulle halifeleri naspetmişlerdi. Bu itibarla İslâm'ın siyasi anlayışının genel esaslara Kur'ân ve Sünnet doğrultusunda ashâbın icmâıyla teşekkül etmiş oluyordu. Bu açıdan bakıldığı zaman Ehl-i sünnet başta olmak üzere Şia dışındaki mezhep ve fırkalar arasında ciddi bir problem gözükmüyordu. Aslında bu devirde sistemli bir Şiî görüşten bahsetmek de mümkün değildi. İbnü'n-Nedim ilk olarak, Hz. Osman şehit edildikten sonra, Hz. Ali'ye karşı Hz. Talha ve Zübeyr'in Osman'ın (r.a.) hakkını talep ederek muhalefet edince Hz. Ali taraftarlarına "şîatü-Alî" denildiğini zikretmekte ise de bu devirde sistemli bir Şia inancı veya Şia'nın imâmet nazariyesi söz konusu değildir.

Bununla beraber Hz. Osman'ın İslâm devletinin başkenti, Medine'de âsiler tarafından şehit edilmesi İslâm tarihinin en büyük fitnesi olarak kabul edilmiştir. Hz. Ali’nin istemeyerek de olsa hilâfeti kabulü ve Hz. Aişe başta olmak üzere sahâbenin ileri gelenlerinden Hz. Talha ve Zübeyr'in önce Hz. Osman'ın katillerinin yakalanmasını istemeleri, Hz. Ali'nin ise o anda katillerin yakalanıp cezalandırılması mümkün olmadığından cezanın tehir edilmesi fikrinde olması gibi ictihadi farklarından dolayı Müslümanlar değişik gruplara ayrıldılar. İşte bu zamanda Hz. Ali’nin yanında yer alan, ona biat edip Cemel ve Siffin hadiselerinde Hz. Ali tarafında olan ve aralarında birçok sahâbenin bulunduğu binlerce Müslümana Şia'nın lügat manası itibariyle şiatu-Ali (Ali taraftarları) dendi. Ancak mezhepler tarihi açısından bu insanlara Şiî demek mümkün değildir. Çünkü kitapta geniş olarak incelendiği gibi bu devirde Şiî fikirler görülmemektedir. Hz. Ali’nin yanında yer alan Müslümanlar arasında Hz. Osman'ı şehit eden veya bunda rolü olan âsiler grubunda başta Abdullah İbn Sebe gibi sabıkalı ve suçlu birçok insan da vardı. Bu âsiler durum düzeldiği takdirde yakayı ele vereceklerini bildikleri için İslâm âlemini karıştırmaya devam ediyorlardı.

Hadiseler nasıl cereyan ederse etsin Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle birlikte meydana gelen en büyük fitne gün geçtikçe yayılıyor, İslâm tarihinin en acı sayfalarından olan "Cemel" ve "Siffin" vakıaları, "Tahkim" olayı ve Hâricilerin zuhuru gibi hadiselerde imâmet meselesi en önemli âmil olarak Müslümanların gündemini işgal ediyordu. İmâmet konusu etrafında yapılan bu tartışmalar Şia, Havâric ve Mürcie gibi üç önemli fırkanın ortaya çıkmasına sebep olmuş ve Abdullah İbn Sebe ile adamları Gulât-ı Şia'nın fikirlerinin esasını oluşturacak yoğun faaliyetler içerisinde bulunmuşlardır. Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra ikinci büyük fitne olan, Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilmesi, ümmetin birliğinin zarara uğramasına bir başka önemli sebebi teşkil etmiştir. Asırlardır Şiîler tarafından bu olayın Aşûre günlerinde dramatize edilerek canlandırılması ise imâmet konusu etrafında tarihte meydana gelen ihtilafların kökleşmesine ve istismarına vesile olmuştur.

Buraya kadar kısaca işaret ettiğimiz hadiseler, imâmet nazariyesinin oluşmasında özellikle de Şia'nın imâmet görüşünün şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Çünkü Şia daha sonraları başta sahâbe devrinde meydana gelen hâdiseler olmak üzere Kur'an'ın birçok âyetini ve hadisleri yeniden yorumlamaya tâbi tutarak imâmet görüşünü oluşturmaya çalışmıştır. Şia, görüşünü şekillendirirken âyetlerden tevile müsait olanları tevil etmiş hatta bununla da iktifa etmeyip, bazı Şiîler Hz. Fâtima'nın gizli bir mushafından bahsetmiş, İslâm'ın en sağlam kaynağı olan ve Hz. Allah'ın korumasında bulunan (el-Hicr 15/19) Kur'ân-ı Kerim'in eksik olduğunu iddia etmiştiler. Bazı Şiîler, ashabın üzerinde icma ettiği hususlar reddetmekle kalmadılar, birkaç sahâbe dışında bütün sahâbîleri kötülediler ve itham ettiler. Ehl-i sünnet ulemâsı ise Şiîlerin bu iddialarını reddetmek ve ithamları cevaplamak için birçok deliller getirip geniş izahlarda bulundular.

Havâric, Mürcie ve Mutezile gibi fırkaların tarih sahnesinden çekilmesinden sonra itikadi esaslar ümmetin büyük ekseriyeti tarafından kabul edilen Ehl-i sünnet ile fikirlerinin esasını imâmet meselesinin oluşturduğu Şia arasında imâmet konusu ihtilafin esası olarak asılardır devam edip gelmiştir. Asr-ı saâdetten çok sonra Şia konuyla alakalı nasları ve hâdiseleri yeniden yorumlayıp birtakım uydurma rivayetleri de ilave etmiştir. Şia'nın, imâmetle alakalı nazariyesini ve itikat esaslarını oluşturmaya çalışırken konuyla alakalı naslarda bazı tahrifler yapması ve bazı sahâbileri kötülemesi üzerine Sünni kelâmcılar başta olmak üzere İslâm âlimleri tarafından imâmet ekseni etrafında ortaya atılan iddialar cevaplandırılmak için konu bütün teferruatıyla ele alınmıştır. Bunun neticesinde imâmet nazariyesi, İslam'ın nevi şahsına münhasır bir idare tarzı olarak ortaya konulmuştur.

Târihi Bir Kurum Olarak Hilâfet

Hilâfet Kur'âni bir ıstılah olmakla beraber Rasûlullâh'ın (s.a.) hadislerinde daha da net bir şekilde ifadesini bulmuş, sahâbe devrinde ise bu genel esaslar doğrultusunda hilâfet hayata geçirilmiştir. Hilafetin ilk uygulaması olan sahabe devrinde Kur'ân'da icmalen beyan edilen ve sünnetle de tafsilatı açıklanan esaslar sahabenin söz ve filleriyle geliştirilerek hilâfet, İslâm Devlet Başkanlığı ve teşkilatı olarak hem nazariyede hem de uygulamada tekâmül etmiştir.

Bu itibarla sahâbe dönemi hilâfetin altın çağını teşkil eder. Resûlullâh'ın (s.a.) zamanında hilâfetin tatbiki söz konusu olamazdı. Çünkü hilâfet, Hz. Muhammed'e (s.a.) İslâm'ın insanlara uygulanması, Müslümanların idare edilmesi konusunda vekalet etmektir. Dolayısıyla bu vekaletin ancak Peygamber Efendimizin vefatından sonra olması mümkündür. Bundan dolayı hilafet, tarihi bir kurum olarak Resûlullah'ın vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir ile başlar.

Hz. Ebû Bekir ile başlayan Hulefâ-yi Râşidîn devri hem nazari hem de ameli olarak hilafetin en güzel manada tezahür ettiği ve uygulandığı dönemdir. Hadislerde de ifadesini bulan bu otuz senelik hilâfet kâmil manada hilâfet olup sonraki asırlardaki hükümetler için en güzel hilâfet modelidir. Sahâbe devri birçok İslami ilimler için olduğu gibi İslâm'ın siyasi nizamının da önemli kaynaklarından olup özellikle İslâm'da devlet idaresinin ve teşkilatının şekillenmesi konusunda her asra ışık tutan değerli esasları ihtiva etmektedir.

Hulefa-yi Râşîdin'den sonra Hz. Muâviye ile başlayan ve Emevi Hilâfeti olarak İslâm Tarihinin yaklaşık bir asrını oluşturun devrede hilâfetin kâmil mânada uygulanması birtakım zaruretlerden dolayı mümkün olamamıştır. Özellikle şekil açısından, halifeler Hulefa-yi Râşidîn devrinde ehlü'l hal ve'l akd'in istişaresi ve kararıyla bu makama gelirlerken Emeviler devrinde hilâfete geçiş daha çok saltanat usûlüyle olmuştur. Saltanat usûlüyle hilâfet makamına geçilse de yine ehlü'l-hal ve'l-akd ve ülkenin ileri gelenleri halifeye biat ediyorlardı. Ancak bu dönemde biat ve istişareye değer verilse de sahabe devrinde olduğu kadar hilâfette ehlü'l-hal ve'l-akd her zaman belirleyici bir vazife üstlenmemiştir. Fakat bu şekilde halife olmanın İslâm'ın genel esaslarına baktığımız zaman kesin bir şekilde dine aykırılığını söyleyebilmek imkânı da gözükmemektedir. Yani İslâm babadan oğula geçen bir hükümet şeklini yasaklamadığı gibi Kur’an’da birçok peygamberin oğlunun yerine peygamber ve hükümdar olduğunun örnekleri vardır.(en-Neml 27/16, Tâha 20/32)

Ayrıca Resûlullah (s.a.) da Müslüman olan melikleri İslâm'ın esaslarını kabul ettikleri takdirde makamlarında bırakmıştı. O halde bu uygulamalardan Hamidullah'ın da söylediği gibi saltanat şekliyle hükümetin İslâm tarafından da kabul edildiği anlaşılmaktadır. Aynca Hz. Muaviye'nin oğlunu halife yapmasını ileri gelen sahabiler teklif ettiği gibi bunda tarihi, siyasi ve ictimaî birtakım sebepler önemli rol oynamış ve bu İslâm ülkesinden gelen temsilciler tarafından da kabul edilmiştir.

Siyasi ve sosyal birtakım zaruretlerden dolayı ümmetin ekseriyeti bunun Müslümanların menfaatine ve maslahatına olacağını düşünmüşler hilâfet tartışmalarıyla tekrar kan dökülmesini istememişlerdir. Dolayısıyla gerek Hz. Muâviye'nin oğlunu halife olarak tayin etmesinde gerekse hilâfetin babadan oğula geçmesi manasına olan saltanat usûlünün aleyhinde söz söylemek İslâmi dayanaktan mahrum olduğu gibi, halifenin oğlu hilâfete ehil ise bunu hilâfetten men etmenin hukuki ve mantiki bir mesnedi de yoktur. Nitekim kadim İslâm ulemâsı, halifede aranan şartlar mevcut olduğu takdirde halifenin veliaht tayin etmesini geçerli kabul etmişlerdir. Ayrıca veliaht usûlünde de ehlü'l-hal ve'l-akd'in biatine son Osmanlı padişahına kadar ihmal edilmemeye özen gösterilmiştir.

Bütün bunlarla beraber Hz. Muâviye'den sonraki zamanda ilk dört halifenin dönemindeki bazı uygulamalara riâyet edilmediği de bir gerçektir. Özellikle Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin oğullarının hilâfeti gündeme geldiği zaman sahâbiler bunda dine aykırı bir durum olduğunu beyan etmemişlerdir. Esasen sahâbilerin bunu teklif etmeleri oğulun halife olmasının dinen cevazına bir delil olmakla beraber, Hz. Ömer ve Hz. Ali dinen caiz olmadığından değil içerisinde bulundukları şartlar sebebiyle ve birtakım mülahazaları dikkate alarak oğullarının hilâfetine sıcak bakmamışlardı. Ancak her ne şekilde olursa olsun hilafetin babadan oğla geçişinin kâmil hilâfet devrinde bir uygulaması olmamıştı. Ayrıca ilk dört halife sırasıyla insanların en faziletlisi ve hilafet şartları en kâmil manada kendilerinde bulunduranlar olduğu halde Hz. Muâviye'nin halife olduğu dönemde ve oğlu Yezid devrinde onlardan daha faziletli sahabiler hayatta idi.

Daha sonraki dönemler için de aynı şey söz konusudur. Nitekim alimler, faziletin derecesinin Allah katında olduğunu bunun insanlar tarafından bilinemeyeceğinden hareketle hilafette en faziletli olmayı aramamışlar hatta çok faziletli var iken ondan daha az faziletli olanın imâmetini sahih kabul etmişler fazileti hilâfetin görevlerini en iyi ifa etmeye en çok ehliyetli olan şeklinde anlamışlardır.

Emevilerden sonra Abbâsiler devrinde de hilâfetin aynı şartlarda intikali devam etmiş özellikle Abbasilerin son dönemlerinde hilâfet tamamen şekilde kalmıştır. Gerçi Emeviler döneminde Ömer b. Abdilaziz ve bir kısım Abbâsi halifeleri hilâfetin kâmil mânada ifası için büyük gayret göstermişlerdir. Ancak umumi manzara itibariyle Abbâsi hilâfeti de Emeviler gibi nâkıs hilâfet olarak tarihe geçmiştir.

Tarihi hilâfetin son sahipleri olan Osmanlı hanedanı ise şekilde kalan Abbâsi hilâfetine son vermiş, İslâm Âleminin en büyük gücü olarak hilâfete büyük bir itibar kazandırmış, hilafetin Hulefa-yi Râşidin'den sonra kâmil mânada tatbiki için büyük gayret göstermiştir. Osmanlı hilâfetini şeklen, kâmil mânada hilafetten eksik bir takım yönleri olmakla birlikte, hilâfetin ruhuna uygunluğu konusunda ve kendisinden beklenen görevleri ifa etmekte büyük başarı sağladığı tarihi bir hakikattir. Özellikle II. Abdülhamit'in hilâfet siyasetiyle bu vazifeyi en yüksek seviyeye yapmış, dünya Müslümanlarının büyük bir ekseriyetinin mânen kuvvet aldığı kendileri için bir himaye kaynağı gördükleri halife olarak dağıtılmakta olan bir İslâm Devletini otuz üç sene ayakta tutmakla İslâm birliğinin devamında önemli rol oynamıştır.

Osmanlı'nın gücünün zayıflamasıyla birlikte birçok kavramla beraber hilâfet ve saltanatın mahiyeti konusunda tartışmaların başladığını içte ve dışta bu konuda birçok şey yazılıp söylenmiştir. Bu tartışmaların esasında, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere batılı ülkelerle Rusya'nın menfaatlerine engel gördükleri Osmanlıyı zayıflatmak, bunun için de saltanat ve hilâfeti tartışılır hale getirmek ve bu tartışmalardan menfaatlerine uygun şekilde istifade etmek düşüncesi önemli bir faktör olmuştur.

Bu doğrultuda İngilizlerin gündeme getirdikleri Arap hilâfeti istikametinde Osmanlı'dan hilâfeti alıp Araplara vererek hilâfeti, İngiliz menfaatlerine hizmet eder hale getirme planı Şerif Hüseyin ile belli bir yere getirilmişti. Ancak Şerif Hüseyin, İslâm Âleminde gerekli desteği bulamamış özellikle Güney Asya ve Hindistan Müslümanların tepkileriyle İngiltere ve Şerif Hüseyin emeline ulaşamamıştır. İngiltere’nin bu coğrafyada büyük menfaatleri olup bu ülkelerdeki Müslümanların hissiyatını dikkate almaması durumunda İngiliz menfaatlerine zarar gelebilirdi. Söz konusu bölgelerdeki Müslümanlar özellikle II. Abdülhamit'in hilâfet siyasetinin bir meyvesi olarak hilâfetin Osmanlı’dan alınmasına şiddetle karşı çıkıyorlar Osmanlıyı kendileri ve İslâm Âlemi için tek himaye edebilecek devlet olarak görüyorlardı,  Arap hilâfetinden istediği neticeyi alamayan İngiltere ve bir kısım Avrupa devletleri halifenin yetkilerini kısıtlanmasını hatta bütün yetkilerinin elinden alınmasını dolayısıyla halifenin sadece şeklen bulunması ve Müslümanlar üzerindeki maddi nüfuzundan mahrum bırakılması yani hilâfetin ruhani bir makam olarak, Vatikan misali bir şekil almasını istiyorlardı. Ancak bu fikir araştırmamız esnasında geniş olarak izah ettiğimiz gibi hilâfetin mâna ve fonksiyonlarıyla uyum sağlamaz. Zira iktidarsız bir halife otoritesiz bir hilâfet kendisinin yapmakla mükellef olduğu görevleri ifa etmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan Kânûn-ı Esâsi ile halifenin görevleri tespit edilmiş dolayısıyla halifenin yetkileri kayıt altına alınarak bunlara karşı sorumlu olmasının neticesinde hareket imkân daraltılmıştır. II. Meşrutiyetle de bu yetkilerin çoğunluğu halifeden alınmış meclise veya iktidara verilmiştir. Bu itibarla hilâfet makamının salahiyetleri gün geçtikçe azaltılmış ve halifenin icraatları kısıtlanmıştır. Bu sebeple II. Abdülhamit’ten sonraki padişahlar, birçok görevi yapma gücünden mahrum, hükümet veya meclisin kararların onaylamaktan ileri bir şey yapamıyorlardı.

Özellikle İttihat ve Terakki mensuplarınca askeriye ve basın yoluyla baskılar, birçok Osmanlı aydını tarafından desteklenince artık padişahların ne sultan olarak ne de halife olarak bir şey yapmaya imkânları kalmamış, bunlara dış güçlerin baskısı da ilave edilince Osmanlı hakimiyeti Birinci Dünya savaşıyla birlikte filen bitmiştir.

Arap Aleminde özellikle Cemaleddin Efgâni ve Muhammed Abduh'un fikirleriyle ayrı bir mecraya kayan, "her milletin kendi devletini kurma" fikirlerinin tesiri altında kalan bölgelerde dış güçlerin de desteğiyle yeni devletler ortaya çıkmaya başlamıştı. Osmanlı'nın tek başına idare ettiği bölgelerde birçok devlet fakat sadece şeklen devlet olan ülkeler meydana gelmişti. Bu devletlerin Osmanlı hilâfetini kabul etmeleri varlıklarıyla ters bir durum olmanın yanında İngiltere ve diğer Avrupa devletleriyle beraber Rusya gibi büyük devlerin "böl yönet" politikasıyla doğru orantılıydı.

Cemaleddin Efgâni gibi bir takım düşünürler bu devletlerin her birinin ayrı ayrı devletini kurduktan sonra İslâm Birliğini yeniden tesis edecekleri fikri Osmanlı'nın kısa zamanda parçalanmasına yardımcı olmuş ve Osmanlıya isyan eden Müslümanların hareketlerine meşruiyet kazandırma da önemli tesiri olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin tarihe intikalinden sonra onun bakiyesi üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde hilâfetle ilgili tartışmalar yeni bir merhaleye girmiştir. Milli Mücadele başarıyla tamamladıktan sonra Türkiye' nin idarecileri köklü değişiklikler yapmak ve modern manada batılı bir devlet oluşturmak için ciddi birçok kararlar alarak Laik Türkiye'yi kurdular. Bu kararlardan uzun yıllar Müslüman kamuoyunu meşgul eden hilâfet de nasibini aldı. Urfa mebusu Şeyh Saffet ve arkadaşları tarafından 2 Mart 1924 (1340) tarihinde hilâfetin ilgası için verilen kanun teklifinde "hilâfetin hükümet manasına geldiği, bu görevi de Meclisin ve Ankara Hükümeti'nin üstlenmesi sebebiyle hilâfet makamına gerek kalmadığını" ifade edilerek kaldırması teklif edilmiştir.

3 Mart 1924'te TBMM'de çok uzun tartışmalardan sonra, dünya kamuoyunda büyük yankılar uyandıracak bir kararla Osmanlı hilâfetine nihâyet veren 431 sayılı kânun kabul etmiştir. Üzerinde birçok yorumlar yapılan kânunda şu ibareler yer alyordu: "Halife hal' edilmistir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumda mündemiç olduğundan hilâfet makamın mülgadır".

Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 401 / Nisan 2024

 

1- Misak Dergisi, Sayı: 253 / Aralık 2011, Prof. Dr. Ziyauddin Rayyıs, İslâm’da Siyasi Düşünce Tarihi, Nehir Yayınları