19.
yüzyılın Mısır'ına ilişkin bir kitap 21. yüzyılın Türk okuruna ne verebilir?
Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi'nde iki mesele incelenmektedir. Kitap öncelikle
modern siyasi iktidar biçimlerinin nasıl işlediğini araştırmaktadır. Modern
ulus-devlet elindeki güçlere nasıl kavuşmuştur? Siyaset biliminin alanına giren
devletin formel güçleri ile resmi yönetim kurumlarının dışında kalan daha örtük
ve yaygın iktidar biçimleri okullarda ve iş yerlerinde, toplumsal örgütlenmede
ve ekonomik planlamalarda, kitlesel eğlencelerde ve kitle kültüründe, kentlerin
ve konutların mekânsal örgütlenmesinde, doğa ve kırsal kesim üzerindeki
denetimde iş başında olan iktidarar asında nasıl bir ilişki vardır? Kitabın ele
aldığı ikinci mesele ise bu yeni iktidar biçimleri ile dünyayı anlamanın modern
biçimleri arasındaki ilişkidir. Modern siyasi iktidar biçimleri, “kişi”ye ve bu
kişinin dünyayla olan ilişkisine yeni deneyimler getirdi. Bu deneyimler,
gerçeğin ve gerçeği bilmenin ne demek olduğuna dair yeni tasavvurların
doğmasına yardımcı oldular mı? Kitapta, Mısır'ın sömürgeleştirilmesi üzerinden
modern iktidar ve bilgi biçimlerinin kullandıkları yöntemler ve dayandıkları
metafizik incelenmektedir.
İstanbul da
19. yüzyılda Kahire'ninkine benzer bir çizgiyi takip ederek, benzer disiplin ve
düzen yöntemlerini uygulamaya başladı. Bu yöntemler Türkiye Cumhuriyeti'nin
kurulmasından sonra, eğitimden şehir planlamacılığına, dilden kılık kıyafete
kadar pek çok alanda ve 20. yüzyıl Mısır'ında olduğu gibi, modern siyasi özneyi
yaratacak bir doğrultuda Kemalizm tarafından kurumsallaştırıldı. Bu bağlam
dikkate alındığında Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi dikkatle okunması gereken bir
eserdir.
Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi
Timothy Mitchell
Dergâh Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 407 / Ekim 2024
19. yüzyılın Mısır'ına
ilişkin bir kitap 21. yüzyılın Türk okuruna ne verebilir? Mısır'ın
Sömürgeleştirilmesi'nde iki mesele incelenmektedir. Kitap öncelikle modern
siyasi iktidar biçimlerinin nasıl işlediğini araştırmaktadır. Modern
ulus-devlet elindeki güçlere nasıl kavuşmuştur? Siyaset biliminin alanına giren
devletin formel güçleri ile resmi yönetim kurumlarının dışında kalan daha örtük
ve yaygın iktidar biçimleri okullarda ve iş yerlerinde, toplumsal örgütlenmede
ve ekonomik planlamalarda, kitlesel eğlencelerde ve kitle kültüründe, kentlerin
ve konutların mekânsal örgütlenmesinde, doğa ve kırsal kesim üzerindeki
denetimde iş başında olan iktidarar asında nasıl bir ilişki vardır? Kitabın ele
aldığı ikinci mesele ise bu yeni iktidar biçimleri ile dünyayı anlamanın modern
biçimleri arasındaki ilişkidir. Modern siyasi iktidar biçimleri, “kişi”ye ve bu
kişinin dünyayla olan ilişkisine yeni deneyimler getirdi. Bu deneyimler,
gerçeğin ve gerçeği bilmenin ne demek olduğuna dair yeni tasavvurların
doğmasına yardımcı oldular mı? Kitapta, Mısır'ın sömürgeleştirilmesi üzerinden
modern iktidar ve bilgi biçimlerinin kullandıkları yöntemler ve dayandıkları
metafizik incelenmektedir.
19. yüzyılın ikinci
yarısında Mısır halkı kendi köylerinde mahpus gibi yaşamaya başladılar, 1830'da
Kahire'nin Osmanlı valisi Mehmed Ali, köylülerin kendi vilayetlerinin
dışına çıkmalarını yasaklayan ve çıkmak isteyenlerin izin ve kimlik belgeleri
almasını zorunlu kılan bir emirname çıkardı. Başka emirnamelerle de köylülerin
yetiştirecekleri ürünler, bu ürünlerin ne şekilde yetiştirileceği, dağıtılacağı
ve satılacağı belirlendi ve bu kuralların uygulanmasını sağlayacak gözetim,
teftiş ve ceza hiyerarşileri saptandı. Bu yeni denetimler önceleri başarısız
olsalar da zaman içinde modern siyasi öznelerin hayatını düzenleyen hukuk,
cezalandırma, mülkiyet, istihdam ve vergilendirme biçimlerine evrildiler. Bu
iktidar biçimleri ile daha eski siyasi pratik biçimleri, arasında keskin bir
fark vardı.
Bu, Nil vadisinin
tarımsal gelirlerini Kahire'den denetlemeye yönelik ilk girişim değildi. Ama
eski gelir toplama yolları dışarıdan işliyorlardı. Tipik olarak, yönetimi
elinde tutan güçlü bir aile, kendisinden zayıf, bölgesel güç sahibi ailelerden
vergi alıyor, bu aileler de etrafarındaki vilayetlerdekilere çeşitli
yükümlülükler dayatıyorlardı. Merkeze akan gelirler, aktarım noktalarında ister
istemez aşınmaya uğruyordu. Gelirleri artırmanın tek yolu dışarı doğru daha
fazla genişlemekti ama bu da aşınma noktalarının artmasına sebep olduğu için
şebekeyi zayıflatıyordu. 19. yüzyılla gelen yeni denetim yöntemleriyle, yalnız
tarımsal artıürünün bir kısmı temellük edilmeye değil, kırsal üretim
mekanizmalarının içine girilmeye de çalışıldı. Amaç, bu mekanizmaları manipüle
etmek ve Mısır hükümetinin İngiliz danışmanlarından John Bowring'in deyişiyle,
ülkenin “üretici güçleri”ni artırmaktı. Bu modern iktidar biçimlerinin, ya da
Michel Foucault'nun deyişiyle, disiplin yöntemlerinin etkinliği,
ağırlıklarından ya da etki alanlarının genişliğinden değil, nüfuz etme, yeniden
düzenleme ve kolonize etme yeteneklerinden kaynaklanıyordu.
Kahire'de müsteşarlık yapan Bowring, İngiliz reformcusu Jeremy Bentham'ın arkadaşı ve asistanıydı. Bentham, iktidarın daha verimli ve iktisatlı bir biçimde uygulanabilmesi için tasarlanmış hapishane, fabrika ya da okullar için bir model öneren meşhur Panoptikon'un yaratıcısıydı. Panoptikon'un odaları ya da hücreleri, merkezdeki gözlem kulesinin etrafına halka şeklinde yerleştirilmişti. Bu odalar dışarıdan öyle bir biçimde aydınlatılıyordu ki odalardaki herkes, izlendiklerinin farkına varmadan kuledeki gözlemci tarafından sürekli gözlemlenebiliyorlardı. Foucault, Panoptikon'daki ayrıntılı mekân, faaliyet ve teftiş örgütlenmesinin, son iki yüzyılda yaygınlaşan ve kapitalist modernlik deneyimini teşkil eden mikro-fiziksel iktidar biçimlerinin en tipik örneği sayılabileceğini ifade ediyor. Bu kurum, bir insan grubuna dışarıdan baskı uygulayarak ve kendine itaat ettirerek işleyen bir iktidar biçiminin yerini alan, hareketleri, görünürlüğü, gözlemi ve bilgiyi daha ince, daha göze batmayan ve daha verimli bir tarzda denetleyen bir iktidar biçimini mükemmel örneklemektedir. İşte bu kitapta 19. yüzyıl Mısır'ında işlemeye başlayan yeni denetim biçimlerini incelerken, aklımda hep Foucault'nun çalışmaları vardı.
Foucault'nun bu iktidara
ilişkin Hapishane'nin Doğuşu ve Cinselliğin Tarihi gibi çalışmalarında yaptığı
çözümlemeler, Fransa ile kuzey Avrupa'ya odaklanmaktadır. Mekânın yeniden
düzenlenişi ve sakinlerinin gözetim ve denetime tâbi kılınışı, tabiatı gereği,
kolonize edici yöntemlerdi. Ann Stoler'ın, Foucault'yu incelediği önemli
çalışması Race and the Education of Desire'da (1995) belirttiği gibi,
Foucault'nun kuzey Avrupa ile ilişkilendirdiği, bireylerin disiplini, denetimi,
ve idaresi ile ilgili yeni kaygıların pek çoğunun kökenleri ya da ilk gelişim
evreleri Avrupa sömürgeciliğinin programlarında yatmaktadır. Panoptikonlar ve
benzer disiplinci kurumların çoğu Fransa'da ya da İngiltere'de değil,
Avrupa'nın kolonyal sınırlarında geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştı.
Bentham Panoptikon'un
dayandığı temel ilkeyi, Rusya'nın 1768-1774'de Osmanlı güçlerini yendikten
sonra kolonize ettiği topraklarda kurulan atölyelerde bu ilkeyi uygulayan
kardeşi Samuel'den öğrenmişti. Hindistan, Kuzey ve Güney Amerika ve
Mısır'daki sömürgeleştirici projelerde de başka yeni disiplinci kurumlar
devreye sokulmuştu. Jeremy Bentham, Kahire'deki Mehmed Ali Paşa dahil, bu
ülkelerdeki yerli yöneticilere mektuplar yazarak panoptikonun dayandığı ilkenin
ve başka yeni tekniklerin benimsenmesini sağlamaya çalışmış ve Bowring'i
danışman olarak yurtdışına göndermişti. Daha pek çok Avrupalı için örneğin
askeri görevliler, mühendisler, eğitimciler, doktorlar 19. yüzyıl Kahire'si,
yeni disiplinci iktidar yöntemlerine dayalı modern bir yönetimin kurulması için
uygun bir fırsattı.
Kitabın ikinci bölümünde
de açıklanacağı üzere, Mısır'daki yeni iktidar biçimleri, Nizam-ı Cedid olarak
bilinen askeri reformu model almışlardı. İlk olarak İstanbul'da Rusya'nın
İmparatorluk'un kuzey sınırında yarattığı tehdide karşı koymak için
geliştirilen Yeni Düzen, 1820'lerde Kahire'de uygulamaya konuldu. Bu reformla
birlikte, sürekli disiplini ve yeni komuta ve manevra yöntemleriyle eski
ordulardan dört kat daha büyük ve güçlü, sabit bir ordu kuruldu.
Bu yeni ordu sayesinde
Kahire İstanbul'un otoritesine meydan okuyabildi ve güneyde Arabistan ile
Sudan'dan, kuzeyde Yunanistan ile Girit'e, daha sonra da Filistin ile Suriye'ye
uzanan bir imparatorluk kurdu. İç isyanlar ve Avrupalıların müdahalesi
sonucunda imparatorluk dağıldı; daha sonra askeri güçlerin yeniden
toparlanmasıyla modern bir siyasi ve coğrafi birim olarak Mısır'ı tanımlayan
sınırlar belirlendi ve muhafaza edildi. Avrupa'nın ticari ve siyasi nüfuzu
Kahire'deki yönetimi iyice güçten düşürdü ve ekonomik çöküntüye sürükledi.
Ardından da 1882'de İngilizler ülkeyi işgal edip ele geçirdiler.
Yeni ordunun ülke içinde
de etkileri oldu. Bowring'in belirttiği gibi, ordunun kuruluşu ile “toplumun
tüm yüzeyine yayılan bir düzen ilkesi konulmuş oluyor”du. Kitapta bu ilkenin
yaygınlaşması üçüncü ve dördüncü bölümlerde ele alınıyor. Tarım alanında,
hareketler, üretim ve tüketim üzerindeki yeni denetimler, ülkenin
“üretici güçler”inin yani köylüler ile topraklarının emtiaya dönüştürülmesiyle
adem-i merkezileştirilmiş ve yoğunlaştırılmıştı. Aynı düzen ilkesi, birbirine
benzer açık cadde ve sokaklar sistemi kurmak için Kahire'nin ve Mısır'ın öteki
şehir ve köylerinin yeniden inşasında, hijyen ve kamu sağlığı konusundaki
hassasiyette, ve hepsinden öte, zorunlu eğitime geçilmesinde de kendini
gösteriyordu. Okul eğitimi, ülkedeki her genci çalışkan ve itaatkâr bir siyasi
özneye dönüştürmenin bir yolu olarak görülüyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında
okul eğitimindeki disiplin, modern devlet siyasetinin temel unsuru sayılmaya
başladı. Siyasi düzen, aralıklı olarak baskı uygulanması yoluyla değil, sürekli
eğitim, teftiş ve denetimle sağlanabilirdi.
Kahire tüm bu dönem
boyunca, yöneticilerinin daha özerk davranabildiği sıralarda bile, Osmanlı
İmparatorluğu'nun bir vilayeti olarak kaldı. Ne milliyetçi Mısır tarihlerinde
ne de Avrupalıların yazdıklarında pek söylenmez ama Kahire'deki siyasi ve fikri
hareketler, kendilerine Avrupa'dan çok İstanbul'u örnek alıyorlardı.
İstanbul'la olan bu bağ, İmparatorluk'un yıkılmasına, hatta daha da sonrasına
kadar sürdü. (Mısır'ın 1952'de askeri darbeyle tam bağımsızlık kazanmasından
sonraki ilk iki başkanının, Cemal Abdünnâsır ile Enver Sedat'ın, Türk
paşalarının isimlerini taşımaları hiç tesadüf değil.)
İstanbul da 19. yüzyılda
Kahire'ninkine benzer bir çizgiyi takip ederek, benzer disiplin ve düzen
yöntemlerini uygulamaya başladı. Bu yöntemler Türkiye Cumhuriyeti'nin
kurulmasından sonra, eğitimden şehir planlamacılığına, dilden kılık kıyafete
kadar pek çok alanda ve 20. yüzyıl Mısır'ında olduğu gibi, modern siyasi özneyi
yaratacak bir doğrultuda Kemalizm tarafından kurumsallaştırıldı.
Disiplin yöntemlerinin,
modern devletin tabiatının anlaşılması bakımından önemli iki sonucu olmuştur ve
Foucault bunlardan yalnız ilkini incelemiştir. Artık kaba kuvvetten güç alan ve
toplumsal eylemleri yönlendirip kısıtlayan, otorite yüklü emirler ya da
politikalar sistemi olarak iktidar imgesinin ötesine geçebiliyoruz. İktidar,
genellikle dışarıdan dayatılan bir kısıtlama olarak tasavvur edilir: kaynağı
toplumun üstünde ve dışında yer alan egemen bir otoritedir; davranışları
kısıtlayarak, yasaklar koyarak ve doğru davranış kanallarını belirleyerek
işler.
Disiplinci iktidar ise
tam aksine dışarıdan değil, içeriden, toplumun bütünü düzeyinde değil, ayrıntı
düzeyinde, ve kişileri, onların hareketlerini kısıtlayarak değil, bizzat
kendisi üreterek iş görür. Dışarıda yer alan kısıtlayıcı bir iktidar, yerini
içerideki üretici bir iktidara bırakır. Disiplin uygulamaları, belirli
toplumsal süreçlere girerek, bu süreçleri çeşitli işlevlere ayırarak, bütünün
parçalarını yeniden düzenleyerek, verimliliklerini artırarak, saat gibi şaşmaz
kılarak ve bu parçalardan daha üretken ve etkili birleşimler yaratarak yerel
çevreler ve kurumlarda iş görürler. Ordular, okullar, fabrikalar gibi modern
ulus-devletlere özgü kurumlar örgütlü güçlerini bu yöntemlere borçludurlar. Bu
yöntemler ayrıca söz konusu kurumların içinde, yalıtılmış, disipline edilmiş,
söyleneni dinleyen, çalışkan bir siyasi özne olarak inşa edilmiş modern bireyi de
üretirler. İktidar ilişkileri, dışsal bir emirler ve yasaklar kümesi olarak bu
bireyin karşısına çıkmazlar. Öznenin bu tip kurumlarda şekillenmiş olan
bireyselliğinin kendisi zaten o ilişkilerin bir ürünüdür.
Ama Foucault'nun da kimi
zaman yaptığı gibi, bu teknolojilerin birbiriyle olan uyum ve tutarlılığı
konusunda çok kesin konuşmamak gerek. Disiplin uygulamaları bazen çökebilir,
birbirine karşı işleyebilir ya da amacını aşabilirler. Manevra yapmak, direnç
koymak için alan tanırlar ve karşı-hegemonya girişimlerini mümkün kılabilirler.
Örgütsel biçimlerini ordudan, disiplin ve endoktrinasyon yöntemlerini okul
eğitiminden alan muhalif hareketler çoktur. Bu tür pek çok hareket, kışla, okul
gibi devlet kurumlarından çıkmıştır. Demek ki modern iktidarı baskıcı bir merkezi
otorite olarak görmekten vazgeçerken, aynı zamanda direnişçiyi bu
iktidarın dışında duran ve onun taleplerini reddeden bir özne olarak kodlayan
geleneksel imajı da sorgulamamız gerek. Siyasi özneler ile bu öznelerin direniş
tarzları, bütünüyle dışarıda yer alan bir toplumsal alanda değil, tam da modern
devletin örgütsel alanı içinde şekillenirler.
Disiplinci iktidarların
Foucault tarafından ele alınmayan ama kapitalist modernliğin özgüllüğünü
anlamak bakımından daha önemli olan diğer sonucu, iktidar ilişkilerinin bir
yandan böyle içselleşirken, aynı yöntemler sayesinde, bir yandan da kendi
başına bir varlığı olan bir yapı ya da aygıt gibi görünmeye başlamalarıdır.
Örneğin, 19. yüzyılın ilk yarısında Mısır'da yapılan askeri reformlar, eli
silah tutanları, “insan yapısı bir makine”ye dönüştürdü. Bu askeri makine, bir
şekilde, parçalarının toplamından daha büyükmüş gibiydi. Kendisini oluşturan
insanlardan bağımsız bir varlığa sahip bir aygıttı sanki. Eski ordular birden
“aylak ve âtıl adamlar”dan oluşan şekilsiz yığınlar gibi görünmeye başlamıştı.
Yeni ordu ise iki boyutlu olarak algılanıyordu. Hem tek tek askerlerden hem de
bu askerlerin içinde yer aldığı makineden oluşuyordu. Oysa böyle bir aygıtın
bağımsız bir varlığı olamaz. Bu, bir şeyden ziyade bir efekttir; insanların
organize bir biçimde dağıtılmasından, hareketlerinin eşgüdümlülüğünden, uzamın
parsellenmesinden, birimlerin hiyerarşik bir biçimde düzenlenmesinden
kaynaklanan bir efekttir ve tüm bunlar bağlamsal özgüllüğü olan uygulamalardır.
Ordunun kazandığı yeni güç, tamamen bu dağıtım, düzenleme ve hareket ettirme
uygulamalarından kaynaklanmaktaydı. Ama bu işlemlerin düzenliliği ve
şaşmazlığı, insanların kendilerinden bağımsız, yapısıyla insanları düzenleyen,
içeren ve yönlendiren bir aygıt efekti yaratıyordu.
Benzer bir ikili efekte
modern iktidarın başka biçimlerinde de rastlamak mümkün. Örneğin, 19. yüzyılda
Kahire yeni baştan inşa edilirken, yeni cadde ve sokakların düzeni bir plan
görüntüsü yaratacak şekilde tasarlanmıştı, Bu plan, şehrin
yeniden inşasını kolaylaştıracak bir araçtan ibaret değildi. Şehrin
sokaklarının düzenleniş biçiminde temsil edilen ve böylelikle şehir sahiplerine
görünür kılınan görünmez bir düzen ilkesiydi aynı zamanda. Yeni şehir de eskisi
gibi yüzeylerin ve uzamın belli bir biçimde dağıtılmasıyla oluşturulmuştu. Ama
dağıtımdaki intizam, fiziki caddelerin kendilerinin dışında gayri-fiziki bir
yapıları olduğu deneyimini yaratıyordu. Şehrin düzeni, artık şeylerin
kendilerinin maddi varlığa bürünmüş halleri ile görünmez, metafizik yapıları
arasındaki ilişki temelinde tasavvur ediliyordu.
Modern devlet, bu yeni
efektin pek çok başka örneğini de beraberinde getirdi. Modern kurumların ayırt
edici özelliklerinden olan mekânın ve işlevlerin kesin bir biçimde
tanımlanması, bu işlevlerin eşgüdümlenmesiyle hiyerarşik düzenlemeler yaratılması,
denetim ve gözetimin örgütlenmesi, zamanın çizelge ve programlarla
dilimlenmesi, tüm bunlar, bir toplumsal pratikler kompleksine değil de ikili
bir düzene dayalıymış gibi görünen bir dünyanın inşasına katkıda bulunurlar. Bu
ikili düzenin bir veçhesi kişiler ve faaliyetleri, diğeri de her nasılsa
kişilerden ayrı ve önce var olan, onları içerip hayatlarına bir çerçeve
sağlayan âtıl bir yapıdır. İşte bu teknikler tuhaf bir modernlik metafiziği
yarattılar. Dünya artık kişi ile aygıt, pratik ile kurum, toplumsal hayat ile
bu hayatın yapısı gibi iki boyutlu bir forma bir başka deyişle, maddi gerçeklik
ile bu gerçekliğin anlamı diye ikiye ayrışmış gibi görünüyordu.
Anlam ya da temsil
meselesi, bu yapı efektinin ana veçhelerinden biridir ve kitabın da odaklandığı
esas temadır. Kitapta, yeni yapı efektlerini yaratan organizasyon ve tanzim
yöntemlerinin, anlamın bir temsil sürecine dönüşmesine dayalı modernlik
deneyimini de yarattığı ileri sürülüyor. Kapitalist modernliğin metafiziğinde
dünya, dilde, kültürde ya da başka anlam formlarında fiziki gerçeklik ile bu
gerçekliğin (dilde, kültürde ya da başka anlam formlarında) temsili arasına
konan ontolojik ayrım temelinde deneyimlenir. Gerçeklik, maddi ve
atıldır, kendine içkin anlamı yoktur. Temsil ise anlamın gerçekleştiği
gayri-maddi, gayri-fiziki boyuttur. İşte Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi, bu
ontolojiyi üreten kolonize edici pratiklerin gücünü ve tıkandıkları noktaları
araştırmaktadır. Kitapta, Avrupa'nın kolonizasyon projesinin bir parçası olan,
19. yüzyılın büyük dünya sergileri, temsilin doğasını örnekleyen bir motif
olarak ele alınıyor. Martin Heidegger ile Jacgues Derrida'nın çalışmalarından
esinlenerek, bu modernist metafizik “sergi-olarak-dünya” diye adlandırıyor.
Yukarıda ana hatları
verilen disiplinci iktidar analizine geçilmeden önce, Birinci Bölüm'de 19.
yüzyılda Avrupa'ya giden Mısırlıların ve başka Arapların yazdıklarına bakılarak
meseleye giriş yapılıyor. Bu seyahat anlatılarındaki ortak konulardan başlıcası
dünya sergileriyle ilgili betimlemelerdi. Yazarlar bu sergilerde kendi
ülkelerindeki pazar ve Şark saraylarının mükemmel kopyalarıyla, çeşitli egzotik
emtiayla, doğal ortamlarına yerleştirilmiş koloni yerlileriyle karşılaşıyor ve
tüm çıplaklığıyla emperyal iktidar ve kültürel farklılık ile yüz yüze
geliyorlardı.
Birinci Bölüm'de
Arapların bu yazdıklarına bakılarak, temsilin ayırt edici özelliğinin, bir
imgeler ve göstergeler âlemi ile bunların temsil ettiği gerçek dünyayı
birbirinden ayırma kapasitesi olduğu saptanıyor. Sonra da yukarıda bahsedilen
yapı efektine mütekabil olduğu söylenebilecek bu ayrımın, sahip olduğunu iddia
ettiği ontolojik kesinlikten nasıl yoksun olduğu, nasıl kararsız, kaypak,
müphem bir efektten ibaret kaldığı gösteriliyor.
Sergileri gezen
Avrupalıları en çok şaşırtan, yapay olandaki gerçekçilikti. 1889 Paris
Sergisi'ndeki meşhur Rue de Caire'de, Mısır'ın başkentinin sokaklarından biri
aynen inşa edilmiş, hatta hakiki Mısır eşekleri binicileri ile birlikte
getirtilmişti. Yapay olan, tam da bu gerçekçiliğiyle, kendisinin gerçek
olmadığını ilan etmektedir. Modelin boyutları ve gerçeğe uygunluğu, kendisine
bakanın bunun bir yerlerde aslı olan bir kopyadan ibaret olduğundan
emin olmasını sağlar.
Birinci Bölüm'de, gerçek
ile onun temsili arasında sorunsuz gibi duran bir ayrım üreterek bu modernist
gerçeklik deneyimini perçinleyen sergilerin çeşitli veçheleri ele alınmaktadır.
Sergi, dışarıdaki gerçek dünyadan fiziksel bariyerlerle ayrılmıştır. İçeride
teşhir edilen nesneler, krokiler, işaret levhaları ve kılavuz kitaplar kalabalığında
yansımasını bulan ve yeniden üretilen Avrupa'nın tarihi-coğrafı kültür ve evrim
düzenini dile getirecek şekilde yerleştirilmişlerdir. Bunun sonucunda da sergi
dışarıdaki gerçek dünyanın bir kopyası gibi görünmekle kalmaz, aynı zamanda bu
dünyadaki sayısız ırk, ülke ve emtiayı bir anlam çerçevesine sokar. Fiziksel
gerçeklikten ayrı, soyut bir düzen olarak algılanacak şekilde çatılmış olan bu
çerçeve, yeni askeri düzen, şehir planlamacılığında ve yukarıda bahsettiğimiz
diğer kolonize edici pratiklerdekine mütekabil, benzer eşgüdümleme ve düzenleme
yöntemleriyle üretilen bir yapı efektidir..
Temsil tekniğinin
kullanımı dünya sergileriyle sınırlı değildi. Avrupa'ya gelen yabancılar,
sergilerin dışında da temsil mekanizmalarıyla karşılaştılar, Müzelerde ve
Şarkiyat kongrelerinde, tiyatroda ve hayvanat bahçesinde, okullarda ve büyük
alışveriş merkezlerinde, hatta anlam yüklü façade'larıyla
modern şehrin caddelerinde, aynı anlam yöntemiyle karşılaştılar. Sanki her şey
gözlemcinin karşısında bir şeyin resmi ya da sergisi olarak, daha ötedeki bir
gerçeği temsil ediyormuş gibi kuruluyordu. Avrupa'ya gelen yabancılar, sadece
dünyanın teşhir edildiği sergilerle değil, kendisi de sanki sonsuz bir sergi
olarak düzenlenmiş olan dünyayla karşılaştılar.
Temsil süreçlerinin
nerelere uzandığına bakınca, yarattıkları yapısal efektin göründüğünden daha
karmaşık olduğu anlaşılıyor.
Temsil sistemlerinde,
anlam yapısı, temsiller âlemi ile bunun temsil ettiği dış gerçeklik arasına
konan sabit ayrımdan türer diye düşünülüyor. Ama serginin dışındaki bu gerçek
dünya da yine gerçeğin temsillerinden ibaret gibidir. Nasıl sergideki kopyalar
gerçeğin izlerini taşıyorsa (teşhir edilen yerliler gerçek insanlar değiller
miydi?), dışarıdaki gerçeklikle de hiçbir zaman dolayımsız olarak
karşılaşılmıyordu. Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi, gerçeğin hep böyle uzakta
kalışından ziyade, tam da bu durumun nasıl olup da görmezden gelinebildiği
sorusu üzerine odaklanıyor. Kolonizasyon süreci, “sergi olarak dünya”yı nasıl
genişletiyor ve onun güçlü metafiziğini nasıl daha az etkili başka teolojilerin
yerine koyuyor?
Kitabın başında Arapların
Avrupa'yı nasıl betimledikleri aktarıldıktan sonra, birinci bölümün ikinci
yarısında, bu sefer 19. yüzyılda “sergi olarak dünya”dan çıkıp Arap dünyasına
yolculuk eden Avrupalıların yazdıkları değerlendiriliyor. Şark'a giderken,
sergilerde görüp durdukları şeyin gerçeğini tecrübe edeceklerini umuyorlardı
ama buldukları kafalarını epey karıştırdı. Şark'ın sergisinden aslına
geçtiklerini düşünmelerine rağmen, bu asl'ı da teşhir edilen bir nesne olarak
anlamlandırmaya çalışmaya devam ettiler. Bu kaçınılmazdı. Avrupalı için gerçek,
kendisini temsil ile asıl arasındaki ayrım çerçevesinde sunandı; bir teşhir
nesnesi olarak algılanıp kavranacak bir şeydi. Oysa Kahire, Londra ile Paris'in
aksine, henüz bu mutlak ayrım temelinde yeniden düzenlenmiş ve yabancıların
bakışları önünde bir sergi olarak kurulmuş değildi.
Şark kendini bir sergi
olarak sunmayı reddediyordu ve bu yüzden düzenden ve anlamdan yoksunmuş gibi
görünüyordu. Kolonileştirme süreci, eksik olduğu düşünülen düzeni, yani sadece
disiplinci bir iktidarı değil, yeni bir temsil ontolojisini de getirecekti.
İkinci, üçüncü ve
dördüncü bölümlerde askeri yöntemler, model köyler, şehir planlama çalışmaları,
okul eğitimi gibi kolonize edici projeler ele alınarak, bu düzen
yöntemlerinin eşzamanlı olarak toplumsal dünyaya daha önce var olmayan bir
okunurluk getirdiği üzerinde duruluyor. Disipline ve üniformaya sokulan asker,
artık sivillerden kolaylıkla ayırt edilebilecek, ve bu da asker kaçaklarını
saptamayı kolaylaştıracağı için büyük orduların kurulmasının önündeki son ciddi
engel de aşılmış olacaktı. Kadınları ve aileleri dahi denetim güçleri için
görünür kılan model köylerle, sıradan Mısırlıların hayatı düzenlenmeye ve
okunur kılınmaya çalışıldı. Modern Kahire'nin ve başka Mısır şehirlerinin yeni
açık cadde ve sokaklarında da benzer bir görünürlük ve gözlem ilkesi, bir başka
deyişle, serginin ilkesi işlemekteydi. Ülke çapında inşa edilen ilk, orta ve
yüksek okullar hiyerarşisiyle, yeni ulus-devlete tanımlanabilir bir yapı
kazandırılmak isteniyordu. Okullar aynı zamanda, hayata atılmadan önce
öğrenilmesi gereken genel bir talimat ve bilgilendirme koduna kaynaklık
ediyorlardı. Artık ulus-devletin bu kod olmadan var olamayacağı düşünülüyordu.
Bu uzamların her birinde aynı ilke iş başındaydı. Düzen ve tanzim yöntemleri
bir yapı efekti yaratıyorlardı. Serginin itinalı planı gibi, bu yapı da
faaliyetlerin organize edilmesinde, denetlenmesinde ve gözlemlenmesinde
kullanılabilecek bir çerçeve gibi görülüyordu; aynı zamanda faaliyete anlamını
veren bir plan ya da program gibi de görülüyordu. İşte bu düzen teknolojileri,
aynı anda hem disiplinci bir iktidar hem de görünürde ayrı, müstakil bir
varlığı olan bir anlam ya da hakikat âlemi yaratmıştı. Beşinci Bölüm'de, dil
meselesine eğilinip, dilsel niyet veya dilsel otoritenin doğuşu ile kolonyal
devlette siyasi otoritenin doğuşu arasındaki paralelliğe işaret edilerek,
hakikat ile iktidar arasındaki ilişki daha derinlemesine inceleniyor, Dil,
kolonyal çağın yeni iletişim, matbuat ve eğitim yöntemleri gibi kendine özgü
teknolojilerinin nasıl gerçeklikten müstakil bir varlığı olan ayrı bir yapı
efekti yarattığını, gerçekliğin yerine onun düzeni ya da anlamı olarak
deneyimlenen bir şeyi koyduğunu mükemmel örnekliyor. Bu bölümde
Jacgues Derrida'nın çalışmalarından yararlanılarak modern dil anlayışının bu
yeni teknolojilerle içiçe geçmiş olduğu ileri sürülüyor. Bu yeni dil anlayışı “sergi
olarak dünya”nın ürettiği mekanik temsil teorisine yaslanmaktaydı. Ancak bu
dünyanın metafiziği, modern-öncesi Arap ilmi tarafından paylaşılmamaktaydı.
Arap yazı dünyası yeni
teknolojilerle birlikte dönüşüm geçirdi. Yazıdaki anlamı ya da maksadı korumaya
yönelik metinsel pratikler, temsil metafiziğinin gelişiyle çağdışı kaldılar.
Metinsel kasıt, tabiatı ve kullandığı yöntemler bakımından siyasi iktidarın
kastına ya da otoritesine benzemekteydi ve zaten siyasi iktidarın önemli bir
unsuru olagelmişti. “Gerçek”in karşısına konan soyut bir çerçeve olarak anlam efekti,
beraberinde yeni bir siyasi otorite efekti de getirmişti. Otorite artık tıpkı “sergi
olarak dünya”daki anlam gibi, “hukuk”, “devlet” gibi isimleri olan genel bir
soyutlama olarak görünecekti. Tıpkı anlam gibi, artık gerçek dünyanın dışında
duran bir çerçeve olarak görünecekti. Beraberinde temsil efektlerini getiren
kolonyal dönüşümler, aynı zamanda bu yeni otorite efektini de yaratacaktı.
Beşinci Bölüm'de, Batı'da
yazının dayandığı metafiziğe ilişkin kurulacak argümana zemin olarak
sömürge-öncesi Arap dünyasında yazım sanatında belirleyici olan bir takım
pratiklerden bahsediliyor. Bu bahis, kitabın çeşitli kısımlarında uzam, sömürge
öncesi inşaat, mekânsal örgütlenme, öğrenme, ve anlam ve toplumsal düzen üretme
yöntemleriyle ilgili bahislere benziyor. Bu kısımlar, kasten bölük pörçük
bırakıldı, tamamlanmadı. Çünkü sömürge-öncesi geçmişi temsil ettikleri
iddiasıyla yazılmadılar. Zaten bu kitapta ileri sürülen ana düşüncenin ta
kendisi, böyle bir temsilin mümkün olamayacağını söylüyor. Bu kısımlar, daha ziyade,
kitabın kolonileştirme projesine yaklaşımını zenginleştirecek notlar olarak,
dil, anlam ve siyasi düzen üzerine temsil metafiziğine bağlı kalınmadan da
düşünülebileceğini göstermek için çalışmaya dahil edildiler. Bu kısımlar,
aynı zamanda, referansta bulundukları Pierre Bourdieu ve Jacgues Derrida gibi
çağdaş kuramcılarla yapılan bir tartışma olarak da okunmalı. Amaç, bu düşünürlerin
kuramları kullanılarak genelde yapılandan daha radikal bir modernlik eleştirisi
geliştirmek.
Timothy Mitchell, İngiltere , Ağustos 2000
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 407 / Ekim 2024