Ortadoğu’nun Aynası Lübnan - Alparslan Aydar

Ortadoğu’nun Aynası Lübnan

Ortadoğu'nun Aynası Lübnan; Maddi-manevi oldukça ağır bedeller ödeyen Lübnan'ı; coğrafyası, nüfus yapısı, sosyo-ekonomik durumu, kültürel hayatı, tarihi, iç savaşları, siyasi hayatı, insan hakları ihlalleri ve uluslararası politikadaki yeri ile birlikte bir bütün olarak ele almaya çalışır. Bitmek bilmez iç ihtilafları ve bu ihtilafları bahane ederek denklemde rol kapma derdinde olan dış müdahalelerden muzdarip Nizar Kabbâni'nin çığlığı ibretliktir; "Sen kim olduğuna karar vermediğin zaman, senin kim olduğuna başkaları karar verecektir. Sen kendini yönet(e)mediğin zaman, başkaları seni yönetecektir."




 

Giriş

“Lübnan” ismini, dağlarının zirvesini kaplayan karlara atfen Sami dillerinde “beyaz” manasına gelen veya bu manayı çağrıştıran “leban” kelimesinden almaktadır. Ancak isminin aksine, bu ülkenin iç çatışmalar ve dış müdahalelerle dolu son iki yüzyıllık tarihine karların beyazı değil, kanların kırmızısı damgasını vurmuştur.

Bugünkü Lübnan sınırları dâhilinde bağımsız bir devlet, tarihin hiçbir döneminde kurulmamıştır. Akdeniz'in doğusunda yer alan Lübnan'ın kıyı şeridi, jeopolitik ve jeoekonomik konumuyla daima büyük güçlerin ilgisini çekmiş ve önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Fenikelilerden Mısırlılara, Asurlulardan ve Babillilerden Perslere, Romalılardan Bizanslılara, Emevilerden Abbasilere, Fatımilerden Haçlılara, Memlüklerden Osmanlılara Ortadoğu'da hâkimiyet kurmuş neredeyse bütün güçlü imparatorluk, krallık ve devlet yapılarının egemenliği altına girmiştir.

Son imparatorlukların da parçalanarak yerlerine ulus-devletlerin inşa edildiği I. Dünya Savaşı'nın ardından Bilâdü'ş-Şam toprakları Fransız himayesine girerken, Cebel-i Lübnan, ekseriyeti Müslüman olan Ortadoğu'da Hristiyan bir ileri karakol olarak görülerek korunup kollanmıştır. Asla bir devlet olmayacak, olamayacak bu küçücük ve karmaşık coğrafya üzerinde Maruni Hristiyanların talepleri doğrultusunda Fransızlar tarafından 1920'de suni bir devlet kurulmuştur; ama içine uygun ve uyumlu bir ulus “yaratıl”amamıştır. Üstelik büyük oranda Maruniler ve Dürzilerden müteşekkil Cebel-i Lübnan bölgesine dâhil edilen yeni topraklarda çoğunlukla Sünnilerle Şiilerin yaşıyor olması, zaten hassas olan dengeleri pamuk ipliğine bağlı hâle getirmiştir. MS 7. yüzyıldan itibaren Cebel-i Lübnan dağlık coğrafi yapısıyla bölgeyi yöneten hâkim güçlerin baskı ve zulmünden kaçan dini azınlıkların sığındığı topraklar hâline gelirken, bugünkü Lübnan'da idealleri, beklentileri ve çıkarları farklı gruplar birbirlerine karşı bölgenin ve uluslararası sistemin hâkim güçlerinden medet ummaktadır. Sonuçta bu durum, Ortadoğu'da nüfuz mücadelesi veren dış güçlerin Lübnan'da kozlarını paylaşmalarına yol açmaktadır. Bu da ülkeye istikrarsızlık, kriz ve çatışma olarak yansımaktadır.


Ortadoğu’nun Aynası Lübnan  
Zahide Tuba Kor
İHH İnsani Yardım Vakfı
Mîsak Dergisi
Sayı : 408 / Kasım 2024

Bu kitap, bitmek bilmez iç ihtilaflar ve dış müdahaleler sebebiyle maddi-manevi oldukça ağır bedeller ödeyen Lübnan'ı coğrafyası, nüfus yapısı, sosyoekonomik durumu, kültürel hayatı, tarihi, iç savaşları, siyasi hayatı, insan hakları ihlalleri ve uluslararası politikadaki yeri ile birlikte bir bütün olarak konu almaktadır. Ayrıca gezi notları ve fotoğraflar ile Lübnan'a içeriden bir bakış sunarken; bu ülkedeki siyasetçilerden akademisyenlere, gazetecilerden araştırmacılara kadar çeşitli isimlerle yapılan önemli röportajlara yer vererek bizzat Lübnanlıların kendi görüşlerini de yansıtmaktadır. Bu hâliyle kitap, “Ortadoğu'nun aynası” olan Lübnan'ı her yönüyle tanıtmayı amaçlamaktadır.

Genel Bilgiler

Nüfus Yapısı Temmuz 2009 itibarıyla tahmini Lübnan nüfusu 4.017.095'tir. Ülkedeki son resmi nüfus sayımı 1932'de yapılmıştır.” Siyasi güç, mezhep dengesine dayandığı ve bu da nüfus oranlarına bağlı olduğu için o tarihten bu yana dengelerin değişeceği endişesiyle sayım tekrarlanmamıştır. Dolayısıyla Lübnan'a ait nüfus verileri güvenilir olmaktan uzaktır.

19. yüzyıldan itibaren iç çatışmalar sebebiyle veya maddi zenginlik arayışıyla dünyanın çeşitli bölgelerine göç eden ve ekseriyetle Hristiyan Marunilerden oluşan Lübnan diasporasının nüfusu ise bugün 14 milyon olarak tahmin edilmektedir.

Etnik dağılım: %95 Arap, %4 Ermeni, %1 diğer (Kürt vd.) Dini dağılım: %59,7 Müslüman, %39 Hristiyan, %1,3 diğer (Yahudi, Bahai vd.) İslam dini içinde kabul edilen mezhepler: %32 Şii, %20 Sünni, %5,7 Dürzi, %1,4 Alevi/Nusayri, İsmaili (çok az)Hristiyanlık içinde kabul edilen mezhepler: %23 Maruni Katolik, %5,5 Rum Ortodoks, %3,4 Rum Katolik, %3,2 Ermeni Ortodoks, %0,7 Süryani Katolik, %0,5 Ermeni Katolik, %0,5 Roma Katolik, %0,3 Keldani, %0,05 Süryani Ortodoks, çok az sayıda Protestan, Nasturi ve Kıptidir.

19. yüzyıldan itibaren Avrupalı güçlerin etkisiyle Lübnan, Ortadoğu'nun en önemli ticaret ve finans merkezi hâline gelmiştir. Bulunduğu bölgenin aksine zengin tabii kaynaklara sahip olmamasına rağmen, II. Dünya Savaşı'nın ardından petrol üreten Arap ülkeleri ve Lübnan diasporası sayesinde zenginleşmiştir.

Tarihi eserleri ve tabii güzellikleri sayesinde turizm, gece kulüpleri ve kumarhaneleriyle eğlence sektöründe öne çıkan Lübnan'ın, 1970'lerde yıllık ortalama turist sayısı 2,4 milyon gibi neredeyse kendi nüfusuna denk bir rakama ulaşmıştır. İç savaş öncesi dönemde yıllık büyüme oranı %7'lere ulaşırken, enflasyon 1971'e kadar %2-3 civarında seyretmiştir. Ancak 1975'te başlayan ve on beş sene süren iç savaş ile ülkenin alt ve üst yapısı yerle bir olmuş, profesyonel ve nitelikli iş gücünün beşte biri yurtdışına göçmüş, tüm sektörler kan kaybına uğramıştır. 1984'ten itibaren Lübnan parasının değerinin iyice düşmesi ve bütçe açıkları ile enflasyonun artması, mali yapıyı bozmuştur.

Lübnan'ın mezheplere dayanan yapısı, sosyoekonomik alanda da belirleyicidir. Artan zenginlikten toplumun tüm kesimlerinin eşit oranda nasiplenememesi, mezhepler arasındaki husumeti körükleyen bir faktördür. 19. yüzyıldan itibaren Avrupalı güçlere ticari aracılar olarak hizmet eden Hristiyanlar, sosyoekonomik yapıdan en çok faydalanan kesim olmuştur. Özellikle kendilerini Lübnan devletinin kurucuları olarak gören Maruniler, sosyal hiyerarşinin en üstünde yer almaktadır; güçlü dış bağlantıları sayesinde ticari ve kültürel hayatta etkilidirler. Diğer cemaatlere göre eğitim seviyesi daha yüksek olan Rumlar ticaret, finans ve serbest mesleklerde öne çıkmaktadır. Dünyadaki Ermeni diasporası ile güçlü bağları bulunan ve Lübnan'da güvenilir ve saygıdeğer tüccarlar olarak bilinen Ermeniler, çok uluslu şirketlerin Lübnan'daki temsilcileri olarak zenginleşmişlerdir. Yüzyıllardır Lübnan'daki sahil şehirlerinin en etkili gücü olan Sünniler, bugün Müslümanlar arasında sosyal hiyerarşinin en üstünde yer almakta ve genellikle ticaret, sanayi ve gayrimenkul alım-satımı ile uğraşmaktadırlar. Özellikle Hariri ailesi bugün dünyanın sayılı zenginleri arasında yer almaktadır. Osmanlı döneminde Cebel-i Lübnan bölgesinde en etkin cemaat olan ancak günümüzde eski gücünü kaybetmiş durumdaki Dürziler, Lübnan'ın daha kırsal kesimini oluşturmakta olup özellikle ordu içinde yer almaya önem vermektedirler. Lübnan'ın en kalabalık ancak en fakir ve dışlanmış kesimini oluşturan Şiiler, her ne kadar iç savaşın ardından gerek siyasi gerekse iktisadi açıdan çok daha iyi bir konuma gelmiş olsalar da, genellikle çiftçi ve işçi olarak hayatlarını idame ettirmektedirler.

Kendilerini Fenikelilerin devamı addeden ve bu sebeple Lübnan üzerinde tarihsel hak iddia eden Maruniler, kültürel açıdan Batı medeniyetinin bir parçası olduklarını savunmuşlardır. Buna mukabil Müslüman kesim, Lübnan'ın Arap dünyasına aidiyeti konusunda ısrarcı olmuştur. Arap milliyetçiliğini benimseyen Müslümanlar, Araplarla, özellikle de Suriye'yle birleşmeyi savunurken; Hristiyanlar, Fenikelilik iddiasıyla Arap öncesi tarihe dayanan bir Lübnan milliyetçiliği inşa etmişler, geçmişte Akdeniz havzasında Yunan ve Roma medeniyetleri ile olduğu gibi bugün de Batı Avrupa ile aynı mirası paylaştıklarını iddia etmişlerdir. Böylece bir yandan Müslümanlara karşı verdikleri mücadelenin “meşru” temellerini atmaya diğer yandan bu mücadelede Batı'nın desteğini almaya çalışmışlardır. Rumların bir kısmı ise bu tartışmalarda kendilerini Bizans kültürüne dayandırırken; özellikle Rum Ortodokslar, Katolik olan Marunilerin etkisine karşı Müslümanlarla aynı safta durarak Arap milliyetçiğini savunmuşlardır.

Lübnan'da yaşanan bu yoğun tartışmalar, aslında 19. yüzyılda başlayan ve daha sonra tüm Osmanlı bakiyesi “ulus-devlet”lerde ivme kazanan, yakın tarihi atlayıp uzak geçmişle bağlantı kurarak yeni bir kimlik oluşturma ve siyasi alanda meşruiyet zemini sağlama çabalarının bir benzeriydi. Ancak yoğun Batı emperyalizmine maruz kalmasının yanı sıra, ülke içindeki farklı etnik ve dini unsurların siyasi ve iktisadi alanda daha fazla söz sahibi olma çabalarının bir sonucu olarak bu kültürel aidiyet tartışmaları, diğer bölgelere nazaran Lübnan'da çok daha şiddetli cereyan etmiştir.

Lübnan eğitim sistemi denilince akla ilk olarak 19. yüzyılda Fransız, İngiliz ve Amerikan misyonerlerinin bu topraklarda kurdukları okullar gelmektedir. Özellikle bölgedeki yabancılar ile Lübnan'daki ve diğer Arap ülkelerindeki elitlerin çocuklarına eğitim veren bu kurumlar, bölgenin Osmanlı'dan kopuşunda etkili olan Arap milliyetçiliği fikrinin yayıldığı merkezlerdir. Amerikalılar okullarını ilk defa Beyrut'ta 1834'te açmış; onları Fransızlar, İngilizler ve Ruslar takip etmiştir. Özellikle Mutasarrıflık döneminde misyoner okulları ve bu okullarda okuyan öğrenci sayısı Cebel-i Lübnan bölgesinde katlanarak artmıştır. Bağımsızlığın ardından 1946'da Lübnan hükümeti Fransız modeline dayalı eğitim sisteminde reforma gitmiştir. Nüfus yapısı oldukça karmaşık olan ülkede cemaatler kendi okullarını idare etme hakkına sahiptir.

Fransız Mandası Dönemi

Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı sonunda parçalanmasını müteakip Nisan 1920'de Suriye ve Lübnan'ı içine alan Bilâdü'ş Şâm bölgesinde Fransız mandası resmen kurulmuştur. Ardından Lübnan, milliyetçi duyguların etkisiyle ve Fransa'nın yerel aktörlerin güçlerini sınırlandırmak için etnik ve dini azınlıkları kullanmak suretiyle izlediği “böl ve yönet” siyasetinin bir sonucu olarak, yüzyıllarca aynı yönetim birimi altında bulunduğu Suriye'den ayrılmıştır. Marunilerin talepleri doğrultusunda, bölgede Batı müttefiki küçük bir Hristiyan devlet olarak tasarlanan ve Suriye'den koparılan bazı toprakların (sahil şeridindeki Trablus, Sayda, Sur ve Beyrut'un yanı sıra Akkâr ve Bekaa ile çevresi) Cebel-i Lübnan bölgesine dâhil edilmesiyle Fransa himayesinde 1 Eylül 1920'de Büyük Lübnan Devleti kurulmuş ve 23 Mayıs 1926'da da Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Cumhuriyetin ilan edildiği 23 Mayıs 1926 günü yeni anayasa da kabul edilmiştir. Buna göre Lübnan iç işlerinde serbesttir; ancak bu serbestiyet görüntüdedir. Zira dış işlerinde zaten tek söz sahibi olan Fransız Yüksek Komiseri, iç işlerinde de kanunları veto etme, meclisi feshetme ve anayasayı askıya alma yetkilerine sahiptir ve bu yetkilerini de sık sık kullanmıştır. 

Eylül 1936'da Suriye mandasının geleceğini belirlemek üzere imzalanan Fransa-Suriye Anlaşması, Lübnanlıların bağımsızlık arayışını alevlendirmiştir. Siyasi krizler ve ekonomik sıkıntılarla geçen bu sürecin sonunda, bağımsızlık ortak paydasında bir araya gelen Lübnan'daki tüm gruplar, ilk kez eylem birliği yaparak Fransa'ya karşı beraberce mücadele etmişlerdir. Bu mücadele karşısında, 2. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Fransa, Lübnan'a 26 Kasım 1941'de bağımsızlık vaat etmek zorunda kalmıştır. 22 Kasım 1943, Lübnan'ın bağımsızlık tarihi olarak kabul edilmiş; ardından yavaş yavaş Fransa'nın eski hakları ve imtiyazları iptal edilmiş ve en son 1946'da Fransız birlikleri, ABD ve İngiltere'nin de baskılarıyla ülkeden çekilmiştir. Resmen çekilmiş olsa da, Lübnan'ın alt ve üst yapısına damgasını vuran Fransız etkisi, uzun seneler eğitimden kültüre, idari yapıdan hukuk sistemine kadar pek çok alanda fiili olarak devam etmiştir.

Bağımsızlık Sonrası Dönem

Bağımsızlık sonrası dönemde Lübnan'ın büyük şansı, gerek II. Dünya Savaşı'ndan henüz çıkmış ve büyük bir yıkım yaşamış Avrupa ülkelerinin gerekse yeni bağımsızlığını kazanmış Arap ülkelerinin zayıflığıydı. Bu sayede ilk on beş sene içerisinde iç gerilimler nispeten daha düşük bir düzeyde seyretmiş; ülke, dışarıdan gelen sermayenin de etkisiyle iktisadi kalkınma sürecine girmiştir.

1948 Arap -İsrail savaşı sonrasında Lübnan'a akın eden Filistinli mülteciler başlangıçta çok iyi bir şekilde karşılanmış olsa da zamanla durum değişmiştir. Hassas bir nüfus dengesi üzerine oturmakta olan Lübnan'da Filistinli varlığı, cemaatler arasındaki temel ihtilaf mevzularından birisi hâline gelmiştir.

Lübnan devletinin kaderini belirleyen önemli gelişmelerden birisi, kendisinin katılmadığı ancak sonuçları itibarıyla Ortadoğu'da bütün dengeleri altüst eden 1967'deki Üçüncü Arap-İsrail Savaşı'dır. İsrail'in Arap devletlerinin ordularını altı günde mağlup etmesi, 1964'te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün ve Filistin ulusal direniş hareketinin giderek güçlenmesini; Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ün, yani bütün Filistin topraklarının İsrail işgaline uğraması da direnişin merkezinin mültecilerin yaşadığı çevre ülkelere kaymasını beraberinde getirmiştir. Özellikle 1970'te Ürdün Kralı Hüseyin'e yönelik başarısız darbe girişiminin ardından İsrail'in de desteğiyle başlatılan operasyonlarda binlerce Filistinlinin katledilmesi (Kara Eylül olayları) ve gerillaların Ürdün'den çıkarılması sebebiyle Lübnan, İsrail'e karşı direnişin merkezi olmuştur. Bundan sonraki süreçte Lübnan'daki iç siyasi kutuplaşma, Filistin meselesiyle doğrudan bağlantılı hâle gelmiştir. Filistin karşıtlığının başını Maruniler çekerken ve geleneksel Şii liderliği de onlara destek verirken; diğer kampın başını, Maruniler dışındaki mezheplerin çoğunun katıldığı Lübnan Ulusal Hareketi (1969)'ni kuran İlerici Sosyalist Parti lideri Kemal Canbulat çekmiştir. Böylece 1943 tarihli Milli Misak ile Lübnan siyasi sisteminde oldukça geri plana düşen ve etkisizleşen Dürzi liderliği, Filistin davasını sahiplenerek özellikle Müslüman toplulukların ve aynı zamanda Soğuk Savaş kutuplaşmasında sola yakın duran tüm kesimlerin desteğini kazanmıştır. Müslüman cemaatler arasında Dürzilerin öne çıkması, aslında geleneksel Sünni liderliğin zayıflamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Zira 1967 Savaşı'nda Arapların İsrail karşısındaki hezimeti, Lübnan Sünnilerinin de savunageldiği Arap milliyetçiliği akımının Ortadoğu'da dibe vurmasına yol açmıştır.

FKÖ'nün mücadelesine karşı İsrail'in doğrudan Lübnan'ı da hedef alan saldırıları ülkedeki iç siyasi kutuplaşmayı daha da keskin hâle getirmiş ve istikrarsızlık artmıştır.

Mısır ile Suriye'nin İsrail'e sürpriz saldırısıyla başlayan 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Lübnan, hem bölgede daha etkin olmak hem de Filistin direnişini kontrol etmek isteyen Arap yönetimlerinin rekabet alanı hâline gelmiştir. Bu da ülkede zaten mevcut olan istikrarsızlıklara yeni bir boyut daha eklemiştir.

İç Savaşın Sebepleri

Lübnan'ın siyasi, iktisadi ve sosyal hayatı mezhep çizgisinde şekillenmiştir. Zira “Lübnanlılık” kimliği ve ortak sosyokültürel değerler yerine kan bağı, cemaat ve mezhep bağları, kimliği oluşturan temel unsurlar olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren dış güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda Lübnan içindeki farklı aileleri ve cemaatleri birbirlerine karşı kullanmaları sonucunda kalıcı düşmanlıkların tohumları atılmış; o dönemde atılan bu tohumlar, 1975'e gelindiğinde iç savaş olarak meyvesini vermiştir.

Milli Misak'la teyit edildiği üzere, mezhep temsiline dayalı Lübnan siyasetinde temel dayanak 1932 nüfus sayımıdır. Ancak Müslümanların doğum oranlarının Hristiyanlara göre çok daha yüksek olması ve Hristiyanların dünyanın çeşitli bölgelerine kitleler hâlinde göç etmeleri sebebiyle zaman içinde nüfus dengesi değişmiştir. Özellikle siyasi ve iktisadi hayatta nüfus oranlarına kıyasla hak ettikleri kadar temsil edilmeyen Müslümanlar, sürekli olarak seçim kanununun değiştirilmesi, parlamentoda eşit temsil, kamusal alana ve askerliğe daha fazla katılım hususlarında ısrarcı olurken, mevcut sistemin en fazla kayırdığı grup olan Maruniler bu talepleri şiddetle reddetmişlerdir. Zira Arap milliyetçiliğinin çıkışında, Batılı fikirlerin yayılmasında, daha da önemlisi Lübnan devletinin kurulmasında ve yaşatılmasında etkili olan Maruniler, kendilerini diğerlerinden daha üstün görüyorlar, yönetimin doğal hakları olduğunu iddia ederek kendi lehlerine olan mevcut durumu bozacak herhangi bir hususu tartışmak dahi istemiyorlardı. Böylece taleplerine siyasi yollardan ulaşamayan taraflar, aralarındaki ihtilafları silahla çözme noktasına gelmiş ve 1970'lerden itibaren hızla silahlanmaya başlamışlardır. S49

İç Savaşın Safhaları

İç Savaşın İlk Safhası (1975-76)

Beyrut yakınlarında bir kilisenin açılış töreni sırasında Falanjistlere mensup 4 kişi kimliği belirsiz kişilerce öldürülmüştür. Bu olayın ardından, 13 Nisan 1975'te, Tel ez-Za'tar Mülteci Kampı'na giden Filistinlilerin bulunduğu bir otobüse Falanjist milislerin, Marunilerin yaşadığı Ayn el-Rummana bölgesinden geçerken pusu kurmaları ve 27 kişiyi öldürmeleri, iç savaşın fitilini ateşlemiştir.

Hristiyanlar ile Filistinliler arasında başlayan çatışmalar, Soğuk Savaş kutuplaşmasının da bir yansıması olarak, sağcı Hristiyan güçler (Lübnan Cephesi-1976) ile solcu-milliyetçi Müslüman güçlerin (Lübnan Ulusal Hareketi-1969), bir diğer deyişle statüko taraftarlarıyla siyasi sistemde köklü reform talepleriyle öne çıkanların mücadelesi şeklinde devam etmiştir. Kısa süreli ateşkeslere rağmen giderek şiddetlenen çatışmalar sonucunda başkent, Kasım 1975'e gelindiğinde Müslüman Batı Beyrut ile Hristiyan Doğu Beyrut olarak ikiye ayrılmıştır. Bundan sonra doğu tarafta kalan ve çoğunluğunu İsrail'in Lübnan'ın güneyine yönelik saldırıları nedeniyle Beyrut'a sığınmış Şiiler ile kamplardaki Filistinlilerin oluşturduğu Müslümanlar, Marunilerin “temizlik” harekâtıyla ya öldürülmeye ya da bölgeden kovulmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, 1976'nın Ocak ayına gelindiğinde Doğu Beyrut'taki iki mülteci kampı (Tel ez-Za'tar ve Cisr el-Bâşâ) Hristiyan milislerce kuşatılmıştır. Bu durum, Temmuz 1975'te Lübnan ordusu ile FKÖ arasında imzalanan ateşkesin ardından, yaşananların Lübnan'ın bir iç meselesi olduğu ve İsrail'e yönelik mücadelelerine zarar vereceği düşüncesiyle kendisine bağlı milisleri çatışmalardan uzak tutmaya çalışan FKÖ lideri Arafat'ı çok zor durumda bırakmıştır. Mülteci kamplarına yönelik saldırılar nedeniyle 1976'ya gelindiğinde Filistinliler çatışmalara resmen dâhil olmuşlardır. 1976'nın ilk aylarında, Lübnan Ulusal Hareketi'nin Filistinlilerin de desteğiyle ülkenin çok büyük bir kısmında kontrolü ele geçirmesi, statükonun bozulmasını istemeyen Hristiyanları ve Suriye'yi endişelendirmiştir. Ocak ayı içerisinde Maruni milliyetçisi yedi grup, Lübnan Cephesi çatısı altında güçlerini birleştirirken, Lübnan ordusundan Sünni teğmen Ahmed el-Hatip öncülüğünde ilk büyük kopuş yaşanmıştır. Ateşkes girişimlerine ve Cumhurbaşkanı Süleyman Franciye'nin 14 Şubat'ta, 1943 tarihli Milli Misak'ta reform içeren Anayasal Belge'yi ilan etmesine rağmen taraflar tatmin olmamıştır. Ordunun ülkede kontrolü neredeyse tamamen kaybettiği ve parçalanmanın eşiğine geldiği bir ortamda, darbe girişimine ve istifa çağrılarına muhatap olan Cumhurbaşkanı Franciye'nin yardım çağrısı üzerine Suriye, Nisan 1976'da Hristiyanlar lehine iç savaşa müdahil olmuş ve diplomatik arabuluculuk girişimleri sonuç vermeyince 1 Haziran'dan itibaren, eski müttefikleri Lübnan Ulusal Hareketi ve FKÖ karşısında askeri olarak çatışmalara girmiştir.

40.000 ölü ve 100.000'i aşkın yaralının yanı sıra asgari üç milyar dolar maddi zarara yol açan bu çatışmalar bir son değil, aksine çok daha kanlı bir mücadelenin sadece başlangıcıydı. Zira tarafları iç savaşa sürükleyen sebepler ortadan kaldırılamamış, bütün gruplarda radikalleşme hız kesmeden devam etmişti.

İç Savaşın İkinci Safhası (1977-82)

Ateşkesin ardından yaşanan bir dizi gelişme iç savaşı yeniden alevlendirmiştir: Suriye ile ilişkileri iyice gerilen Dürzilerin ve Lübnan Ulusal Hareketi'nin lideri Kemal Canbulat'ın 16 Mart 1977'de öldürülmesi, bir kez daha Dürzi-Maruni çatışmasını başlatmıştır.

Beyrut merkezli bu çatışmalar sürerken İsrail, Lübnan'dan sızan Filistinlilerin bir İsrail otobüsüne yönelik saldırısını bahane ederek 14 Mart 1978'de savaş uçakları eşliğinde 25.000 askeriyle Lübnan'ın %10'unu işgal etmiştir.

19 Mart'ta BM Güvenlik Konseyi İsrail'in saldırılarını derhâl durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesini öngören 425 sayılı kararı kabul etmiş ve bu karar uyarınca Güney Lübnan'da on ülkenin askerlerinden müteşekkil 7000 kişilik barış gücü UNIFIL kurulmuştur. İsrail üç ay içerisinde aşama aşama geri çekilerek, sınırda 5 ila 10 kilometre genişliğinde bir bölge hariç, kontrolü UNIFIL'e devretmiştir.

Lübnan İç Savaşı'nın ikinci safhası, öncesi ve sonrasına kıyasla daha sakin geçmiştir. Bu döneme, görünürde Suriye ile aşırı milliyetçi Maruni gruplar, sahne gerisinde ise Suriye ile İsrail arasındaki güç mücadelesi damgasını vurmuştur. Ülkedeki askeri ve siyasi dengeleri değiştiren asıl önemli gelişme ise İsrail'in doğrudan sahneye çıktığı 1982'deki Lübnan işgali olacaktır.

İç Savaşın Üçüncü Safhası (1982-90)

Mısır ile İsrail arasında 1979'da imzalanan barış antlaşması çerçevesinde Nisan 1982'de İsrail birlikleri 15 senedir işgal altında tuttukları Sina'dan tamamen çekilmiştir. İlk kez bir Arap devleti ile barışan İsrail, gerek dört defa savaşmış olduğu gerekse Arap dünyasını izlediği politikalarla peşinden sürükleyen en baş düşmanı Mısır'ı kendi yanına çekmekle kalmamış, birkaç cephede aynı anda savaşma tehlikesinden de kurtulmuştur. İşte böyle bir ortamda, 6 Haziran'da Savunma Bakanı Ariel Şaron'un emriyle İsrail birlikleri, üç gün evvel Londra'daki Büyükelçi Şlomo Argov'a yönelik başarısız suikast girişimini fırsat bilerek, Amerikan yönetiminin de desteğiyle, “uluslararası terörizmin yuvası”nı temizlemek bahanesiyle ve “Lübnan problemini bir kerede ve tamamen çözmek” hedefiyle Lübnan'ı işgal etmiştir. 60.000 askerle yürütülen “Galile'ye (Celile)'ye Barış Operasyonu”nda İsrail'in asıl amacı, FKÖ'yü gerek askeri gerekse siyasi ve sosyal açıdan tamamen yok ederek Filistinlilerin mücadele azmini kırmak, Suriye'yi bu ülkeden çıkarmak, Beyrut'ta kendisine yakın bir yönetim kurarak onunla barış anlaşması imzalamak ve böylece kuzey sınırını güvence altına almaktı.

FKÖ'nün gerek içerideki destekçisi olan sol grupların gerekse dışarıdaki destekçisi Arap devletlerinin zayıflayıp kendi aralarında bölündüğü, Güney Lübnan'daki Şiilerin bir kısmının FKÖ'ye karşı SLA ile işbirliği yaptığı bir dönemde, İsrail birlikleri güneyden süratle ilerlemiş ve bu sırada Sayda ve Sur şehirlerindeki beş mülteci kampı çok büyük zarar görmüştür. Hatta temmuz ayında yayımlanan UNRWA raporuna göre kamplardaki evlerin ve tesislerin neredeyse yarısı çatışmalarda tahrip olmuş veya yıkılmıştır. Filistinli milisler ise kuzeye, siyasi ve askeri merkezleri olan Beyrut'a doğru çekilmiştir. Haziran sonunda Falanjistlerin sınırsız desteğiyle Batı Beyrut'u kuşatan, havadan ve denizden de şehri sürekli bombalayan İsrail'e karşı FKÖ, güneybatı Beyrut'taki Şiiler başta olmak üzere çeşitli yerel grupların verdikleri destek dışında, tek başına direnmiştir. Zira Lübnan içindeki silahlı grupların ekseriyeti gibi Suriye de çatışmaların dışında kalmayı yeğlemiş, Arap dünyası bu işgale sessiz kalmış, Lübnan hükümeti ise işgali kınamakla yetinmiştir. Yiyecek, su ve ilaç başta olmak üzere temel ihtiyaç malzemelerinin girişinin dahi engellendiği, Yaser Arafat'ın sığınaktan sığınağa geçmek suretiyle direndiği iki ay süren Beyrut kuşatmasının ardından 18 Ağustos'ta ateşkes kabul edilmiştir. Ateşkes uyarınca 2000 kişilik Amerikan, Fransız ve İtalyan askerinden müteşekkil Çok Uluslu Güç'ün gözetiminde 1 Eylül'e kadar FKÖ milisleri tahliye edilmiş ve böylece Beyrut ve Güney Lübnan'da Filistinlilerin siyasi ve askeri varlığı sona ermiştir. 30 Kasım itibarıyla İsrail işgalinin bilançosu, 9684'ünü sivillerin oluşturduğu, 6775'i Beyrut'ta olmak üzere 19.085 ölü ve 31.915 yaralıydı.

FKÖ lideri Arafat'ın daha fazla sivilin hayatını kaybetmemesi için kabul etmek zorunda kaldığı ateşkesin ardından, Beyrut'taki Filistinli mültecileri çok zor günler beklemekteydi. Zira İsrail'in doğrudan desteklediği Falanjist Lübnan Güçleri'nin komutanı Beşir Cümeyyil'in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, henüz bu makama oturmadan, Ketaib Partisi'nin diğer üst düzey yetkilileriyle birlikte toplantı yaptığı binaya yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybetmesi, iki gün sonra (16-17 Eylül) bu örgütten 200 kişilik bir grubun, şehri tekrar işgal eden İsrail birlikleriyle işbirliği içerisinde Sabra ve Şatila mülteci kamplarına girerek 2000'e yakın Filistinliyi vahşice katletmeleri ile sonuçlanmıştır. FKÖ'nün 18 Ağustos'ta kabul ettiği ateşkes çerçevesinde Beyrut'taki kamplarda yaşayan Filistinli sivillerin güvenliğine yönelik İsrail'den ve ABD'den teminat almış olmasına rağmen yaşanan bu katliam, gerek iç gerekse uluslararası kamuoyunun büyük tepkisini çekmiş; bunun üzerine Tel Aviv, katliamı araştırmak üzere bir komisyon kurmak zorunda kalmıştır. Kahan Komisyonu Şubat 1983'te yayımladığı raporunda, Falanjist milislerin lideri Eli Hubeyka (Hobeika)'yı doğrudan, işgalin mimarı Ariel Şaron'u ise bireysel olarak katliamdan sorumlu tutmuş ve Şaron, savunma bakanlığından istifa etmek zorunda kalmıştır.  

FKÖ'nün Beyrut'u terk etmesinden sadece Filistinliler değil, başta Sünniler olmak üzere yerel Müslümanlar ile solcu gruplar da büyük bir darbe almıştır. 1969'da kurulan ve 1977'de Kemal Canbulat'ın suikastla öldürülmesinin ardından zayıflayan Lübnan Ulusal Hareketi, İsrail işgaliyle birlikte tamamen dağılmıştır. İsrail ordusu Batı Beyrut'ta Müslümanların silahlarına el koyarken, Doğu Beyrut'taki Hristiyan milisleri silahlandırmıştır. Ekim ayına gelindiğinde cumhurbaşkanınca süküneti sağlama gerekçesiyle Batı Beyrut'a gönderilen Lübnan ordusu, sokaklardan ve evlerden topladığı yüzlerce Lübnanlıyı sorgulama merkezlerine götürmüştür. Öte yandan 1982'de Suriyeli Sünnilere yönelik Hama Katliamı'ndan sonra Lübnan'daki Sünnilerin her türlü silahlı hareketini bastıran Şam yönetimi, 1983 yazında İsrail birliklerinin Şuf bölgesinden çekilmesinin ardından toparlanan Dürziler ile Şii Emel Hareketi'ne askeri desteğini arttırmıştır. Bundan sonra Dürzi ve Şii gruplar, Lübnan ordusu ve Maruni milisler ile sık sık çatışmıştır. Bu çatışmalarda Çok Uluslu Güç de Lübnan ordusu yanında müdahil olmuş; özellikle Amerikan birlikleri, Eylül 1983'ten itibaren Cebel-i Lübnan'daki Dürzi bölgeleri ile Suriye birliklerinin kontrolündeki mevzileri sık sık bombardımana tutmuştur. 1983-84 yılları boyunca devam eden çatışmalarda Dürziler ile Şiiler kendi bölgelerini denetimleri altına almışlardır.

İsrail işgali, Filistinliler arasında iç çatışmaya kadar giden ayrılıkların tohumunu atmıştır. Bunda FKÖ'yü tamamen kontrolü altına almaya çalışan Şam'ın etkisi büyüktür. Bu bağlamda FKÖ'nün iç mücadelesinde Şam, Ebu Musa liderliğindeki radikal Filistinlileri desteklerken, kendisinden bağımsız olarak Mısır ve Suudi Arabistan gibi “ılımlı” Arap ülkeleriyle diplomatik temasa geçen Arafat'ı “istenmeyen adam” ilan etmiştir. Ağustos 1982'de Beyrut'tan çıkarılmalarının ardından gittikleri kuzeydeki Trablus şehrinde 12.000 kişilik Suriye birlikleri ile 2500 kişilik Ebu Musa grubuyla çarpışan Arafat ve 4000 taraftarı, yaklaşık yedi ay süren kanlı çatışmaların ardından Nehru'l-Bârid ve Beddavi kamplarının muhaliflerin eline geçmesi üzerine, Aralık 1983'te Tunus, Cezayir ve Güney Yemen'e dağılmak zorunda kalmışlardır. Tunus FKÖ'nün yeni merkezi olmuştur. İşgal altındaki Filistin topraklarından oldukça uzak coğrafyalara sürülmeleri, Filistin direnişine çok büyük zarar vermiştir. İsrail her ne kadar 1982 işgaliyle FKÖ'yü Lübnan topraklarından çıkarma ve Filistinlilerin mücadele azmini kırma hedefine ulaşsa da bu, kuzey sınırını güvence altına almasını sağlayamamış; aksine işgal, Güney Lübnan'da yeni ve yerli bir örgütün, Hizbullah'ın doğmasına vesile olmuştur.

Birbiri ardına yapılan saldırılar nedeniyle (bunların en büyüğü, 241 Amerikan ve 58 Fransız askerinin öldüğü, 23 Ekim 1983'teki Şii İslamcı direnişçilerin Amerikan ve Fransız üslerine yönelik eşzamanlı intihar saldırılarıdır) Mart 1984'te Çok Uluslu Güç geri çekilmek zorunda kalmıştır. Batı'nın desteğini kaybeden Lübnan Cumhurbaşkanı, ülkenin üçte birini kontrolü altında tutan Suriye'yi tek başına karşısına alamayacağı ve ülke içinde anlaşmaya karşı giderek güçlenen muhalefetle baş edemeyeceği için 5 Mart 1984'te, İsrail ile imzalamış olduğu 17 Mayıs Anlaşması'ndan çekilmiştir. Böylece İsrail, Beyrut'ta kendisine yakın bir yönetim kurarak koşullarını belirleyebileceği bir barış anlaşması imzalama hedefine ulaşamamıştır. İşgal ettiği topraklarda giderek artan can kayıpları ve bunun iç kamuoyunda yol açtığı rahatsızlık nedeniyle İsrail, 10 Haziran 1985'te birliklerinin önemli bir kısmını geri çekmek zorunda kalmıştır. Ancak “kuzey sınırını “terörist” sızmalarından ve saldırılarından koruma” maksadıyla Lübnan'ın güneyinde oluşturduğu 5 ila 20 kilometre genişliğindeki “güvenlik bölgesi”nde 1000-1500 askerini ve Antuvan Lehed komutasındaki 2500 kişilik Güney Lübnan Ordusu (SLA)'nu bırakmıştır.

1980'lerin ikinci yarısında iç savaş “herkesin herkese karşı savaşı”na dönüşmüştür.” İsrail birliklerinin boşalttığı bölgelerde, Tel Aviv ile Şam'ın desteklediği Lübnanlı gruplar arasındaki çatışmalar tırmanmıştır. Öte yandan FKÖ'yü tamamen yok etmek amacıyla Şam destekli Şii Emel milisleri, İsrail birlikleri geri çekilir çekilmez Güney Lübnan ve Beyrut'taki mülteci kamplarını muhasara altına almış ve 1985-87 döneminde Emel Örgütü ile Filistinliler arasında Kamplar Savaşı yaşanmıştır. Savaş sırasında kamplardan kaçabilenler kaçmış, geri kalanlar ise sıkı muhasara altında ölüm-kalım savaşı vermiş, kedi-köpek yiyip kanalizasyondan atık suları içerek hayatta kalmaya çalışmıştır. 2500 Filistinlinin hayatını kaybettiği Kamplar Savaşı sırasında binaların çoğu ve Beyrut'taki kampların hemen tüm altyapısı yerle bir edilmiştir.

Taif Anlaşması ve İç Savaşın Sona Ermesi

İç savaş boyunca bütün uzlaşma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak 1989'a gelindiğinde, en son 1972'de yapılabilen seçimlerden -göç ve ölümlerin ardından- geriye kalan 62 milletvekili, Arap Birliği'nin öncülüğünde ve ABD'nin desteğinde Suudi Arabistan'ın Taif şehrinde bir araya gelmiştir. Yirmi iki gün süren müzakerelerin ardından Milli Uzlaşma Belgesi yani Taif Anlaşması, 22 Ekim 1989'da 59 milletvekilinin imzasıyla kabul edilmiş ve 5 Kasım'da yeni seçilen Cumhurbaşkanı Rene Muavvad tarafından hemen onaylanmıştır. Çatışmalar sürerken imzalanan bu anlaşma, bir yıl sonra iç savaşın sona ermesinde etkili olmuştur.

İç Savaşın Etkileri

İç savaşın bedeli oldukça ağır olmuştur. 144.000'i aşkın can kaybının (nüfusun %5'i) yanı sıra, yaralı sayısının (Filistinliler de dâhil) 184.000'i aştığı, 17.000 kişinin kaybolduğu ve 13.000'inin de sakat kaldığı tahmin edilmektedir. Ülkeyi terk edenlerin sayısı 990.000'e ulaşmıştır (nüfusun %35'i). Çoğunluğu İsrail'in işgal ettiği güney kesimden olmak üzere 600.000 ila 900.000 kişi ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalmıştır. 86.000 ev yıkılmıştır. İç savaşın toplam maliyetinin 80 ila 160 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir.

İnsanların nüfus cüzdanlarına bakılarak öldürüldüğü iç savaş yıllarının ardından ortak bir Lübnanlılık kimliği oluşturmak daha da zorlaşmış ve her grup kendi kabuğuna çekilmiştir. Kitleler siyasetten uzaklaşmış, cemaatler eski liderlerine olan güvenlerini yitirmişlerdir. Bu sebeple iç savaş sonrası döneme daha önce siyasete bulaşmamış, hatta savaş boyunca yurtdışında yaşamış, işadamı Refik Hariri gibi yeni bir siyasetçi tipi damgasını vurmuştur. Üst düzey siyasi ve bürokratik makamlar, çoğunlukla Hariri'nin iş arkadaşları ile Suriye'nin müttefiki gruplar arasında paylaşılmıştır. Ayrıca savaş sırasında okulların çoğunun ancak 3-4 ay açık kalabildiği ülkeden ciddi bir beyin göçü olmuş, iktisadi ve sosyal hayat büyük darbe almış, her alanda ciddi gerilemeler yaşanmıştır.

Öte yandan Güney Lübnan'da devam eden İsrail işgali ve Hizbullah-İsrail çatışması, 90'lı yılları meşgul eden en önemli konu olmuştur. Hizbullah'ın işgale karşı verdiği mücadele karşısında tam bir batağa saplanan, milyarlarca dolar masrafa ilaveten, askerlerin yakalandığı “Lübnan sendromu” ve artan kayıpların iç kamuoyunda neden olduğu rahatsızlık gibi sebeplerle İsrail, 24 Mayıs 2000'de on sekiz yıldır işgal altında tuttuğu Güney Lübnan'dan çekilmesini tamamlamıştır (1967'de işgal ettiği Şebaa Çiftlikleri hariç). İsrail birliklerinin çekilmesiyle Lübnan'daki Suriye birliklerinin varlığı tekrar tartışılır hâle gelmiş ve Suriye 2001 yazında birliklerinin çoğunu geri çekmiş, 14.000 askerini ise ülkesinin İsrail'e karşı güvenliğini korumak amacıyla kırsal bölgede tutmaya devam etmiştir.

Sonuç

Uyum ve işbirliğinden ziyade kaos ve çatışma dinamiklerini daima bağrında taşıyan Lübnan, aslında bir tezatlar ülkesidir:

Bir yandan Lübnan “Ortadoğu'nun İsviçre'si” ve “Arap dünyasının Avrupa'ya açılan kapısı”, Beyrut ise “Ortadoğu'nun Paris'i” nitelemelerine mazhardır; diğer yandan Ortadoğu'nun bu “en modern yüzü”, kâh siyasi kaosun kâh silahlı çatışmaların kurbanıdır. Yine de iç savaşlar ve İsrail'in işgalleriyle büyük yıkımlara uğrayan ve hatta parçalanmanın eşiğine gelen Lübnan, her defasında küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır.

Bir yandan 19. yüzyıldan itibaren Avrupalı güçlerin de etkisiyle Ortadoğu'nun en önemli ticaret ve finans merkezlerinden biri hâline gelmiş; 1950'li ve 60'lı yıllarda Lübnan ekonomisi, gerek Batı'dan gerekse Arap dünyasından yabancı yatırımlarla ve bankacılık, ticaret ve turizm sektörlerindeki atılımlarla hızlı bir büyüme kaydetmiştir. Öte yandan bu hızlı büyüme adaletsiz bir toplumsal (mezhepsel), sektörel ve bölgesel kalkınmayı beraberinde getirmiş; servet belirli çevrelerin elinde birikmiştir. Bu nedenle servet ve sefahat ile sefalet Lübnan'da birlikte var olagelmiştir.

Batısı deniz, ortası dağ olan Lübnan'ın coğrafi yapısı Lübnanlıların hayatını da etkilemiştir. Bir tarafta dışa açık, hareketli ve dış dünya ile bütünleşmiş, diğer tarafta kendi kabuğuna çekilmiş ve her cemaatin belirli bölgelerde kümelendiği bir Lübnan vardır. Lübnanlıların iki yüzyıldır kâh güvenlik endişesiyle kâh iktisadi kaygılarla yurtdışına göçleri neticesinde bugün, diasporadaki Lübnanlıların sayısı anavatanlarında yaşayanların yaklaşık üç katına ulaşmıştır.

On sekiz etnik grup ile dini mezhebin bulunduğu Lübnan'da siyasi sistem, farklı grup ve mezhepler (yani taifeler) arasında güç paylaşımı esasına dayanmaktadır. Ne var ki bu paylaşım nüfus gerçekleriyle örtüşmemekte; mesela Şiiler ülkedeki en kalabalık ama dışlanmış bir grup iken, ikinci ve üçüncü büyük nüfusa sahip Sünniler ile özellikle Maruniler, Lübnan'ın siyasi, iktisadi ve kültürel hayatında en etkili kesimleri teşkil etmektedir. Mevcut sistemden rahatsızlık duyulsa da, ciddi bir değişikliğe gidilememekte, 1989 Taif Anlaşması'yla tarafların üzerinde mutabık kaldıkları değişiklikler dahi hayata geçirilememektedir. Hatta dengelerin değişeceği endişesiyle 1932'den bu yana nüfus sayımı dahi yapılmamaktadır.

Siyasi sistem, iç savaş dönemi hariç, seçimlerin düzenli olarak yapıldığı parlamenter bir demokrasi görüntüsü verse de gerçekte bölge, mezhep, aşiret ve aile bağlarının güçlü olduğu Lübnan'da siyaset belirli ailelerin tekelindedir ve onlar arasında el değiştirmektedir. Sosyalist idealler üzerine kurulan partilerde dahi liderlik babadan oğla geçmektedir. Lübnan siyasetinin bölge ve aile menfaatlerine göre işleyen, suiistimale açık bir siyasi sistem olduğu söylenebilir.

Beyrut, misyoner okulları ve basın-yayın faaliyetlerinin de etkisiyle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa menşeli fikir akımlarının ve siyasi ideolojilerin Arap dünyasında neşvünema bulduğu bir merkez hâline gelmiştir. Burada oluşan entelektüel gelenek 20. yüzyılda Arap dünyasını bizzat etkilediği gibi, Lübnan, Araplar arasında gelişen ideolojik ve siyasi akımlardan da doğrudan etkilenmiştir. Ortadoğu'nun basın-yayın faaliyetleri ve düşünce ve ifade hürriyeti açısından bu en ileri ülkesi, -küresel ve bölgesel gelişmelere paralel olarak- bütün bu akım ve ideolojilerin rekabet ettiği ve hatta çatıştığı bir alana dönüşmüştür.

Suriye'den İsrail'e, ABD'den Fransa'ya, Suudi Arabistan'dan Mısır'a ve İran'a Lübnan üzerinde etkili güçler, zora geldiğinde değişebilen ve güvenilmez politikalarıyla dikkat çekmektedir. Zira hiçbiri için Lübnan'ın istikrarı ve Lübnanlıların güvenliği başlı başına bir amaç değildir; aksine kendi bölgesel çıkarlarına ulaşmak için belirli grupları kullandıkları, birbirlerine karşı kışkırttıkları ve vaktigeldiğinde kolayca gözden çıkarttıkları bir araçtır. Bu nedenle Lübnanlılar “ağabey”lerinin “ihanet”leriyle sık sık hayal kırıklıklarına uğrasalar da, kendi zayıflıkları ve aralarındaki derin çıkar farklılıkları nedeniyle “ağabeysiz” de yaşayamamaktadırlar.

Kısaca sağlam bir temel üzerine bina edilmeyen ve zıtlıklarla vücut bulan Lübnan devleti, kendine mahsus özellikleriyle dikkat çekmektedir. Ne Batılı ne Doğulu ne Avrupalı ne Arap ne Hristiyan ne Müslüman ama hepsinin bir karışımıdır. Bu tuhaf karışım, zaten karışık bir bölge olan Ortadoğu'da bir istikrarsızlık unsuru olarak öne çıkmaktadır.

Mehmed Zahid Aydar

Misak Dergisi

Sayı: 408 / Kasım 2024