Sivil Toplum ve Devlet - Alparslan Aydar

Sivil Toplum ve Devlet

 


İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler marifetiyle çevre hakları, kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları, demokratikleşme ve benzeri konularda uluslararası antlaşmalara dizayn edilen sistem özellikle 1980 sonrası ulus devletleri kuşatıp etkisizleştirecek bir şekle bürünmüştür.

On altıncı yüzyıl sonrasında Batı dünyasında gözlenen paradigma değişikliğinin sonuçlarından birisi olarak yine Batı dünyasında ortaya çıkan sivil toplum kavramı ile ilgili Türkçe yayınlanan en kapsamlı eser olma özelliğine sahip “Sivil Toplum ve Devlet”, liberal bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır.

Aksa Tufanı sonrasında bir kez daha tanık olduğumuz manzara Birleşmiş Milletlerin veto yetkisine sahip beş ülke marifetiyle güçlünün haklı olduğu Orman Kanununları’nın tüm dünyada hâkim olduğu gerçeğidir.

Adaletsizliğin hâkim olduğu böylesi bir sistemde tüm ulus devletler muhtemel bir dünya savaşı riskini de dikkate alarak yeniden kendilerini dizayn ederken sivil toplum kavramı ve dolayısıyla kuruluşları da bu dizayndan payına düşeni alacaktır.

 Giriş

Aşkın devlet kavramı, on dokuzuncu yüzyılda Alman düşünür Hegel gibi otoriter siyaset düşüncesini geliştiren düşünürlerin en fazla ön plana çıkardıkları bir kavramdı. Özellikle Alman siyaset felsefesinin etkisi altında gelişen siyaset düşüncesinde, devletin aşkınlığı ve toplumsal hayatı tepeden kuşatması düşüncesi ana fikir olarak kabul görmekteydi. Bu düşüncenin temeli üzerinde gelişen tarihsel anlayışa göre tarih “sivil toplumdan, aşkın devlete” doğru bir seyir içinde ilerlemekteydi. Hâlbuki yirminci yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde yükselişe geçen kavramın “sivil toplum” kavramı olduğunu görüyoruz. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren bir yandan ideolojik devletlerin inişe geçişi, bir yandan da artan sivil dinamizm on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin aşkın devletçi tarih öngörülerini boşa çıkarmıştır. Bugünün dünyasında aşkın devlet giderek irtifa kaybederken, sivil toplum ivme kazanmaktadır. Sivil Toplum ve Devlet adlı bu yapıt, Türkiye örneğinden hareketle, dünya çapında yaşanmakta olan bu dönüşüme dikkat çekmeye çalışmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümünde, genel olarak sivil toplum kavramı açıklığa kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Sivil topluma ilişkin teorik tartışmalar, sivil toplum demokrasi ilişkisi, sivil toplumun temel özellikleri, dünyadaki sivil toplum gelişiminin tarihçesi gibi konular bu bölümde ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda teorik olarak geliştirilen sivil toplum kavramının bugün için kazandığı yeni anlamlar, sivil toplumun demokratik ve liberal değerlerle ilişkisi, sivil toplumun örgütlü sosyal grupları aşan boyutu gibi konular bu bölümde ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır.

İkinci bölümde, liberal değerlerle şekillenen demokratik batı dünyası ile sosyalist değerlerle şekillenen sosyalist ülkelerdeki sivil toplumun bir karşılaştırması yapılacaktır. Sivil toplum, demokratik değerleri benimseyen Batı Avrupa'da özgürlüklere kapı açarak gelişirken, sosyalizmin yönetimi altına giren Doğu Avrupa'da yeraltına inerek görünür olmaktan çıkmıştır. Bu iki dünya örneğinden hareketle bu bölümde, sivil toplumun ancak demokratik bir ortamda gelişebileceğine dikkat çekilmektedir. Demokrasinin olmadığı yerlerde sivil toplumun, sivil toplumun olmadığı yerlerde de demokrasinin gelişemeyeceği tezi bu bölümün ana fikrini oluşturmaktadır.

Üçüncü bölümde, Osmanlı sivil toplumunun analizi yapılmaktadır. Sivil toplum-devlet ilişkisi söz konusu olduğunda aşağı yukarı üç farklı dönemle karşılaştığımız söylenebilir. Birinci dönem, toplumsal unsurların sosyal ve siyasal yaşamda inisiyatif sahibi olduğu on altıncı yüzyıl öncesi dönem, ikincisi devlet maslahatının sivil toplumun önüne geçtiği on altıncı yüzyıl ile ön dokuzuncu yüzyıl arası dönem, Üçüncüsü ise geleneksel sivil toplumun modern sivil toplum unsurlarıyla birlikte zenginlik kazandığı on dokuzuncu yüzyıldan Cumhuriyetin kurulduğu süreye kadar olan dönemdir. Bu son dönem hem sivil toplumun canlanmasını sağlamıştır hem de sivil toplumun alanını daraltan ideolojik ve elitist bir temayülün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Devlete mutlak anlamda hükmeden ve sivil toplumu arka plana atan seçkinci bürokrat-aydın zümrenin oluşumu bu döneme denk gelir.

Dördüncü bölümde, sivil toplumun Türk siyasal tarihinde en büyük darbeyi yemiş olduğu tek parti dönemi Türkiye'si üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Tek parti yönetiminin Türkiye'de hükümran bulunduğu 1923-1950 yılları arasındaki dönem aslında sadece Türkiye değil, bütün dünyada sivil toplum ve demokrasiyle ilgili ciddi krizlerin yaşandığı bir dönemdir.

Çalışmanın son bölümü, sivil toplumun gelişimine zemin hazırlayan son yirmi-otuz yıldaki ekonomik ve siyasal reformlarla birlikte sivil toplumun gelişme trendini analiz etmektedir. 



Sivil Toplum ve Devlet

Ömer Çaha

Mîsak Dergisi

Sayı:413 / Nisan 2025

Sivil Toplum: Temel Kavramlar ve Yaklaşımlar

Sivil toplum-devlet ilişkisiyle ilgili tartışmaların tarihi Eski Yunan'a kadar geriye gider. Ancak kavramın modern dünyada kazandığı anlam itibarıyla kullanımı sanayi toplumuna denk gelmektedir. Modern dünyada sivil toplum etrafındaki tartışmalar on yedinci yüzyıl boyunca toprak, emek ve sermayenin ticarileşmesi, pazar ekonomisindeki genişleme ve yeni keşifler ile İngiliz ve Amerikan devrimleri etrafındaki gelişmeler mevcut siyasal düzen ve otoritenin sorgulanmasını getirmiştir. On yedinci yüzyılın sonlarına geldiğimizde Batı geleneksel siyasal literatüründe yer alan kral, devlet, toplum, birey, kadın, erkek gibi kavramlar masaya tek tek yatırılmış ve içerikleri yeniden oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu kavramların her birine yeni anlamlar yüklenerek siyasal sistemin temel unsurları yeniden tanımlanmıştır. On yedinci yüzyıl sonlarıyla on sekizinci yüzyılın başlarında yaşamış olup liberalizm, Marksizm veya muhafazakârlık gibi farklı siyasal paradigmalar içinde yer alan hemen hemen her düşünür yeni siyasal yapının niteliklerini tartışmış, bunun bir parçası olarak da sivil toplum-devlet ilişkisi üzerinde durmuştur.

On yedinci yüzyıl sonrasından itibaren siyasal yapı üzerindeki tartışmalardan genel olarak “devlet eksenli” ile “birey eksenli” olmak üzere iki siyasal düşünce geleneğinin ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu geleneklerden birincisini oluşturan halkada N. Machiavelli, J. Bodin, T. Hobbes, J. J. Rousseau ve G. W. F. Hegel gibi düşünürler yer alırken; ikinci geleneği meydana getiren halkada ise J. Locke, C.L. Montesguieu, A. Smith, J. S. Mill, E Berlin ve F.A. Hayek gibi düşünürler yer alır. Bu iki geleneğin dışında gelişen üçüncü bir çizgiyi ise Marksist düşünce oluşturdu. Sivil toplum-devlet ilişkisine yönelik tartışmalar, bu düşünce akımı içinde K. Marx ve A. Gramsci tarafından ekonomi ve sınıf temeli üzerinden yapılmıştır.

On yedinci yüzyıl sonları ile on sekizinci yüzyıl başlarında keskin biçimde şekillenen iki siyasal geleneği “transandantalizm” (aşkınlık) ve “instrumentalizm” (araçsallık) kavramları etrafında  şekillenir.

Aşkın Devlet Anlayışında Sivil Toplum

Aşkın (transandantal) devlet anlayışının tarihini Eski Yunan'da yaşamış olan Platon'a kadar götürmek mümkündür. Zira toplumun en ince titreşim noktasına kadar sirayet eden bir devlet anlayışını idealize eden ilk düşünürlerden biri Platon olmuştur. Aristokratik, seçkinci ve hiyerarşik bir yönetim modeli öngören Platon, seçkin bir zümre tarafından yönetilen küçük nüfuslu bir devlet modelini idealize etmiştir. Platon bu konudaki görüşlerini daha da ileri götürerek devletin, malları, çocukları ve kadınları ortak olan yöneticilere teslim edilmesi gerektiğini vurgulayarak ilk komünist fikirleri ortaya atmıştır. Ancak Platon'un elinde şekil bulan aşkın devlet anlayışı Katolik Kilisesinin evrensel bir devlet oluşturma çabasıyla birlikte yerini teokratik temeller üzerinde inşa edilen bir aşkınlığa bırakmıştır. Bu aşkınlığın dikkat çeken boyutu evrensel tarzda aşkın ve kuşatıcı bir devleti öngörmesidir. Modern dünyadaki aşkın devlet anlayışı ise Katolik Kilisesinin evrenselci devlet anlayışını ve meşruiyet temelini reddederken, devlete ilişkin benzer bir duyarlılığı ulusal bazda idealize etmektedir.

Modern aşkın devlet anlayışı, siyasal yönetim üzerindeki Katolik Kilisesinin gölgesini kaldırmak isteyen Machiavelli ile başlamıştır, Küçük prenslikler şeklinde örgütlenmiş olan İtalyan ulusunu güçlü bir kral etrafında bir araya getirmeyi amaçlayan Machiavelli, geleneksel Katolik Kilisesinin devlet üzerindeki tekeline son verebilecek, zorbalığa dayalı mutlak bir monarşi öngörmekteydi. Bu mutlak monarşik rejimin amacı olan güçlü merkeziyetçi devleti gerçekleştirmek için Machiavelli toplumsal dinamiklerin önünü kesen, dolayısıyla sivil topluma kapıyı kapatan bir anlayışı ön plana çıkardı. Machiavelli, bireysel amaçları devletin amaçları içinde eritmek suretiyle bir bakıma bireyin sonunu getirdi ve bireylerden oluşan farklılığı sona erdiren bir siyasal anlayış geliştirdi.

 Aynı anlayışın benzerini Fransa'da Jean Bodin formüle etti. Bodin, bütün vatandaşlar ve tebaa üzerinde mutlak egemenliği bulunan ve kanunla kısıtlanamayan yarı-tanrısal bir devlet anlayışı geliştirmiştir.

Gerek Machiavelli, gerekse Bodin, Orta Çağ'da tanrısal iktidarın yeryüzündeki temsilcisi olan ve Papa'nın şahsında somutlaşan siyasal iktidarı, bu kez güçlü bir kralın şahsında ulus devletin temsilcisi olan bir kimliğe büründürmüşlerdir. Her ikisinde de devlet, güçlü bir kralın şahsında, kilise aristokrasisi ile soylular karşısında mutlak üstünlük sağlayarak her tür güç odağını alt etmeli, böylece dünyevi bir tanrı oluşturmalıydı. Bu tanrı ulus devletin yöneticisinden başkası olmayacaktı.

Mutlak otoriteyi bireylerin güvenlik ihtiyacına dayandıran düşünür Thomas Hobbes oldu. Mutlakıyetçi rejimin İngiliz versiyonunu geliştiren Hobbes, mutlak ve güçlü bir siyasal erkin ortaya çıkışını rekabet, yarış ve çatışma halindeki insan doğasının, barış içinde yaşama özlemine dayandırmaktadır. Korunma ve güvenlik ihtiyacı hisseden bireyler, bunun doğa durumunda gerçekleşemeyeceğini anlayınca, kendilerini zora dayalı cezai yaptırımlarla sınırlayabilecek zorlayıcı bir güce gereksinim duyarlar. Bu da tek tek birey ve grupların istek, burs ve tutkularını bir kişinin veya gözetimindeki siyasal erkin şahsında tek bir iradeye dönüştürme anlamına gelir. Başka bir deyişle, toplumsal çoğulculuk ve farklılık, yöneticinin şahsında tek bir iradeye dönüştürülmüş olur.

Hobbes gibi mutlakiyetçi yapıya yönelen bir diğer düşünür de J. J. Rousseau olmuştur. Rousseau'ya göre barış içinde yaşamak ve kendi mülkiyetlerini korumak için bireyler, kendi rızalarıyla gerçekleştirdikleri sözleşme gereği “özel” ve “farklı” iradelerini, kuşatıcı ve kapsayıcı olan “Genel İrade”ye devrederler, Genel İrade oluştuktan sonra bireyler farklılıklarını kaybederek Genel İrade'nin birer taşıyıcısı haline gelirler. Bu noktadan sonra Rousseau, özel çıkar, inisiyatif ve kimliğe dayalı teşebbüslere karşı bir tavır takınır. Çünkü özel inisiyatif ve uzantısı durumlar bireyleri rasyonel bir egoizme yönelterek farklı taraflara çekecek ve ayrı düşürecektir. Bu nedenle kamusal alandaki farklılık ve ayrılıkların mutlak bir harmoniye dönüşmesini öngören Rousseau, bu görüşüyle aslında modern dünyadaki sivil toplum hareketlerinin önünde durarak “totaliter” bir yolun işaretini verir. Gerek Hobbes, gerekse Rousseau başlangıç noktası olarak bireyi, bireyin çıkarı ve seçimini esas almakta, ancak sonuçta her ikisi de mutlakiyetçi, kapsayıcı, kuşatıcı ve homojenleştirici bir devlet anlayışına ulaşırlar. Bu tür bir devlet ortaya çıktıktan sonra sivil toplum düzeyindeki farklılıklar tamamen sona erer. Hem Hobbes'ta hem de Rousseau'da sivil toplum, Batı'nın kamusal alanda ortaya çıkardığı uygar topluma tekabül etmektedir. Sivil toplumun karşıtı mal ve can emniyetinin bulunmadığı doğa durumudur. Hobbes, politik toplum öncesi doğa durumunu barbarlık durumu olarak nitelendirir.

Sivil toplum-devlet ayrımı konusunda en kapsamlı çalışmayı Alman düşünür Hegel yapmıştır. Hegel, sivil toplum-devlet ayrımını siyasal bir etiğin yansıması olarak kabul etmektedir. Etik yaşamı “aile”, “sivil toplum” ve “devlet” gibi üç ayrı alana ayıran Hegel, her alanın farklı etik değerlere sahip olduğunu ileri sürmektedir. Aile yaşamı içinde hâkim olan temel normlar, karşılıklı sevgi, saygı, fedakârlık, itaat, birliktelik, doğal iş bölümü, dayanışma, ortak duygu ve düşünce etrafında oluşmaktadır. Oysa sivil toplumun etiği, özel çıkar, çatışma, rekabet, ihtiras gibi bireylerin tamamen kendi çıkarlarını vurgulayan normlar etrafında gelişir. Sivil toplum, aile bireylerini aile bağlarından kopararak aralarındaki uyumu bozar ve bireyleri birbirinin hasmı haline getirir. Tarihsel bir gelişme olarak modern toplumda olgunlaşan sivil toplum, pazar ekonomisi, ekonomik firmalar, sosyal sınıflar, gönüllü kuruluşlar, kısaca toplumsal alanda görülen kurum, kuruluş, örgüt, oluşum ve pratiklerin karmaşık bir ağından oluşur.

Devlet, Hegel'in diyalektik felsefesinde aile ile sivil toplumdan sonra bir sentez ve tarihin son durağı olarak gelişir. Sorgulanmaz ve kaçınılmaz olarak kabul edilen devlet, tebaasına yoğun görev ve sorumluluklar yükler ve bunun, onların çıkarına olduğunu varsayar. Hegel'de devlet, esas olarak sivil toplumdaki çatışmacı unsurları bir senteze ve harmoniye dönüştürmeyi amaçlar. Sivil toplumu gölgesine alan devlet, kuşatıcı şemsiye olarak özel inisiyatifleri uyumluluğa zorlar.

Devlet, sivil toplumdaki bireylerin ve tarafların çıkarını korur ve onların güvencesi olarak yerini alır. Sivil toplumdaki özgürlüklerin de sosyal dengeyi bozmadan yaşayabilmesinin kaçınılmaz koşulu, güçlü, donanımlı bir devlettir. Kısaca, sivil toplumla devlet yan yana konduğunda, Hegel'de sivil toplumun olumsuz bir anlam teşkil ettiğini görüyoruz. Başka bir deyişle, devletin kaçınılmazlığını vurgulamak için Hegel sivil topluma tamamen olumsuz bir anlam yüklemiştir. 

Aşkın devlet anlayışını formüle eden düşünürler, sivil toplumun geçici olduğuna özel olarak işaret ederler. Hobbes ve Rousseau'da çok belirgin biçimde sivil toplumdaki oluşumlar güçlü bir siyasal bünye oluşturmak için bir başlangıç noktası oluşturur. Bu iki düşünürde de sivil toplum, örgütlenememiş politik alana tekabül eder. Başka bir deyişle, politik bünyeyi teşkil edecek olan sözleşmenin gerçekleştiği alan sivil toplumu oluşturur. Özellikle Hegel, farklılık, çatışma ve başıboşluğun merkezi olan sivil toplumun bağrından kapsayıcı ve kuşatıcı bir metafiziksel devlet çıkaracağını düşünür. Böyle bir devletin ortaya çıkmasıyla birlikte sivil toplum, tarihsel rolünü yerine getirmiş ve yerini devlete bırakmış olacaktır.

Sivil toplumun bu düşünürlerin elindeki diğer bir boyutu da homojen bir yapıyla sonuçlanması düşüncesidir. Sivil toplum alanı başlangıçta renklilik, çeşitlilik ve farklılık içerir, Ancak kuşatıcı ve kapsayıcı aşkın devletle birlikte sivil topumdaki farklılığın bir anlamı kalmaz. “Genel Yarar” ilkesi gereğince politik yapının odaklandığı kamusal alan bu yararın renkleri doğrultusunda işleyecek ve devlet bu yararın teminatı olacaktır. Yarı-tanrısal bir nitelik taşıyan devlet bu yönüyle zaten bireyleri, grupları, kısaca sivil toplum içindeki her tür oluşumu kendi şahsında yok edecek ve onları maksimum düzeyde bir doyuma ulaştıracaktır. Doğası gereği devlet, homojenleştirici karakterini sivil topluma da yansıtarak bu alanda bir türdeşliğe yol açar. Kısaca, devleti aşkın bir varlık olarak tasavvur eden düşünürler, sivil toplumu, metafiziksel, soyut ve kuşatıcı bir devleti ortaya çıkaran geçici bir mekanizma olarak formüle etmişlerdir. İnsanüstü bu devlet anlayışı, sınırlandırılamaz, kimseye hesap vermez, kimsenin etkisinde kalmaz ve her tür yanlıştan arınmış olarak, evrensel, rasyonel ilkelere göre işler.

Araçsal Devlet Anlayışında Sivil Toplum

Sivil toplum kavramını araçsal (instrumental) devlet anlayışına zemin hazırlayacak tarzda kullanan ilk düşünürlerden biri Adam Ferguson olmuştur. Ferguson 1767 yılında yazdığı “Sivil Toplumun Tarihi” adlı çalışmasında biri tamamen doğal durumda geçerli olan “ilkel”, biri de hukukun, ticari kuralların, toplumsal değerlerin geçerli olduğu “politik” olmak üzere iki tip toplum yapısının altını çizer. Doğal durum sivil toplumun olmadığı bir toplumsal yapıyı ifade eder. Burada bireylerin hakları güvence altına alınmadığı gibi, karşılıklı hak ve hukuk kavramları da oturabilmiş değildir. İnsanların mal ve can güvenliği yoktur. Zayıfın korunma gibi bir hakkı henüz söz konusu olmamaktadır. Tamamen doğal yaşamda geçerli olan “güçlünün zayıfı ezmesi” ilkesi hakimdir. Oysa politik toplumda bireylerin can ve mal güvenliği güvence altına alınmıştır, Doğal hukuk değil, pozitif hukuk hâkim duruma gelmiş, herkesin haklarını güvence altına almıştır. Herkesin bağlı olduğu ve sınırlandırıldığı etik ve hukuksal kurallar söz konusudur. Bu kuralları ihlal edenlere karşı siyasal otorite devreye girer ve herkesin haklarını güvence altına almaya çalışır. Kısaca, Ferguson'a göre hak, hukuk, güçlü siyasal kurum ve toplumsal etik değerlerin hâkim olduğu ve bunların bir otorite tarafından korunduğu toplumlar politik, başka bir deyişle “sivil toplum”u oluşturmaktadırlar. Sivil toplum, bu anlamda politik toplumun kendisine karşılık gelmektedir. Ferguson'uncu anlayışta sivil toplum politik toplumla özdeş olmakla birlikte iki kavram da ilkel olmayan, “medeni” topluma işaret etmektedir. Ferguson'u takip eden düşünürlerin de genel olarak sivil toplum kavramını ilkel yaşamın karşıtı olan medenilik anlamında algıladıklarını görmekteyiz.

Ferguson'dan sonra devleti araçsal anlamda belirgin hale getiren kişi İngiliz düşünür John Locke olmuştur. Locke'un başlangıç noktası, Fiobbes ve Rousseau'da olduğu gibi birey ve bireyler arası sözleşmedir. Ancak, buradan hareketle Locke, diğer düşünürlerde olduğu gibi yarı-tanrısal veya ölümlü tanrı niteliğinde olan bir devlete ulaşmaz. Aksine Locke, bireyler arası sözleşmeye dayalı oluşan siyasal otoriteyi bireysel özgürlüklerin kamusal alandaki bir güvencesi olarak görür. Başka bir deyişle, bireyler için içinde kaybolup gidecekleri bir siyasal otorite değil, kendi mülkiyetlerini (yaşam, özgürlük ve mal) koruyacak nitelikte bir siyasal yapı öngörmektedir. Locke, siyasal yapının (devletin) devamlılığı şartını bu yapının, bireyin temel haklarını güvence altına alıp almamasına bağlamaktadır.

Locke'da bireyle devlet arasındaki ilişkiyi belirleyen ana kavram “rıza”dır. Birey ancak kendi rızasıyla politik bir toplumun üyesi olabilir. Politik toplumun, bireyin rızasına dayalı olarak devam etmesi için doğal hukuka aykırı hareket etmemesi gerekir. Şayet siyasal otorite doğal hukuka aykırı hareket ederse o zaman bireyin o politik yapıya rıza göstermesinin gerekçesi ortadan kalkmış olur. Bu noktadan hareketle Locke, siyasal iktidarın, toplumun ve kamusal yaşamın güvenliği ile sınırlı olması gerektiğini ileri sürmektedir.

Siyasal yönetimin varlık nedenini temel hakların ve özgürlüklerin korunmasına dayandıran Locke, aynı zamanda modern demokratik siyaset düşüncesinin temelini atmıştır. Çünkü Locke, siyasal otoritenin mutlak ve sınırsız bir güce dönüşmesini önlemek için onun elindeki egemenlik hakkını farklı kurumlara dağıtmıştır. Locke, modern siyaset düşüncesinde güçler ayrımı ilkesini geliştiren ilk düşünürdür.

Liberal düşünce geleneğinde sivil toplum kavramının en bariz özelliği olan çeşitlilik yönündeki liberal açılımın savunusunu net biçimde John Stuart Mill'de görüyoruz. Mill, özgürlüğü tek ve evrensel insan doğasından çok, çeşitlilik içinde şekillenen farklı insan tercihlerinin bir dışa vurumu olarak kabul eder. İnsanlar arasında zevkin kaynakları, ıstıraba yatkınlıkları ve çeşitli bireyci arayışlar, bunları karşılayacak bir çeşitlilik olmadıkça gerçekleşmez. Mill, başkasının özgürlüğünü kısıtlamadıkça bireylerin mutlak biçimde özgür olması gereği üzerinde durur. Bireyin, davranışlarından dolayı topluma karşı sorumlu olabileceği tek nokta, o davranışın başkalarının özgürlüğünü kısıtlamaya yöneldiği andır. Aksi taktirde kendi iç dünyası, beyni ve bedeni üzerinde söz sahibi olan bireyin mutlak biçimde özgür olması gerekir.

Modern liberal düşüncenin en önemli temsilcilerinden biri hiç kuşkusuz Friedrich Auguston von Hayek'tir. Hayek, klasik liberalizmin özgürlük tanımını esas alarak, özgürlüğü “başkasının veya başkalarının zorlamasından uzak olmak” şeklinde tanımlar. Bu anlamda özgürlük, bireysel düzeyde yaşanan bir etkinlik olarak, kişinin başkasının sınırlamasına maruz kalmadan başkasının isteğine göre değil, kendi arzu ve planlarına göre davranabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Başkasının zorlaması veya müdahalesinden emin olmaksa ancak özel bir alanda yaşamak veya bulunmakla mümkün olabilir. Bu anlamda Hayek, sosyal katılımı, ekstradan haklar talep etmeyi veya siyasal iktidara talip olmayı öngören grupsal nitelikteki faaliyet ve pratikleri bireysel özgürlüğü tehdit edici unsurlar olarak nitelendirir. Bu tür talepler, neticede özgürlüğü kısıtlayıcı güç odaklarını ortaya çıkarabilir. Hayek'e göre ne zaman bireyler kendi istek ve planlarına göre değil, başkalarının veya başka otoritelerin arzu ve isteklerine göre hareket ederlerse işte o zaman bir zorlama mevcut olur.

Bu anlamda en büyük zorlama devletten gelir. Hayek, ekonomik yaşamın devletin müdahalesinde olmasıyla, zorlama veya müdahale zemininin oluşması arasında büyük bir paralellik görür. Tek işverenin devlet olduğu veya ekonomik faaliyetlerin devletin elinde olduğu toplumlarda müdahale ve zorlamanın maksimum düzeyde yaşanmasından dolayı buralarda bir özgürlükten bahsedilemeyeceğini ileri sürer. Çünkü buralarda müdahalecilik bir devlet politikasına dönüşmekte ve müdahaleciliğin bir ürünü olan plancılık ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle planlamacı toplumları özgürlüğün yok olma ortamı olarak gören Hayek, bireylerin kendi geleceklerini kendilerinin biçimlendirebilecekleri ve ekonomik özgürlüğün maksimum düzeyde geliştiği kapitalist Batı toplumlarını özgürlük alanı olarak görür.

Devleti araçsal bir kurum olarak gören ve liberal düşünce geleneği içende yer alan düşünürlerin sivil toplum-devlet konusuna ilişkin görüşleri birkaç noktada toplanabilir, Bunlardan birincisi, özgürlük üzerindeki vurguda karşımıza çıkmaktadır. Klasik liberalizmin, başkasının müdahalesinden arınma yolundaki anlayışı, Mill ve Berlin'in argümanlarında biraz daha açılım sağlayarak otonom, başka bir deyişle, kendi kendisinin efendisi olan bir tema etrafında gelişir. Özgürlügün sağlanması için iki araçsal mekanizma önerilmektedir: Yasal düzenlemeler ve özel alanın korunması. Devletin yasayla sınırlandırılması düşüncesi liberal gelenekte büyük bir önem taşır. Bu düşünce geleneğinde yer alan en yoğun temalardan biri, insanların doğal hukukun yönetimini talep etmesi yönünde gelişmiştir. Klasik liberal gelenek içinde vurgulanan özel alan-kamusal alan ayrımı, özel alanın genişlemesi lehinde sürekli olarak savunulmuştur. Kamusal alanın muhtemel zorlayıcı niteliğine karşı özel alan, bireyin kalesi ve sığınağı olarak kabul edilir.

Araçsal devlet anlayışı içinde dikkat çeken ikinci husus, bireyi merkez alan bir yaklaşımdır. Birey-devlet ilişkisinde birey esas, devletse bir araç olarak kabul edilmektedir. Aşkın devlet anlayışının, devletin amaçlarıyla bütünleştirerek yok ettiği bireyleri burada ön planda, devletin önünde ve üstünde görüyoruz. Devlet, müdahale alanları itibarıyla sınırlı olduğu gibi, bireylerin güvenlik ve özgürlüğünü temin etmek üzere araçsal olarak da kabul edilmektedir. Devlet, bireylere hizmet eden bir araçtır; amaç değildir. Liberalizmin nihai amacı insanın mutluluğudur. Devlete biçilen rol ise mutluluğa kendi çapında hizmet etmesidir.

Marksist Devlet Anlayışında Sivil Toplum

Marksist düşüncenin fikir babası olan Karl Marx, devleti Hobbes ve Hegel'de olduğu gibi toplumsal ve ekonomik yaşamın tümünü kuşatıcı ve özgürleştirici bir kurum olarak değil, bu alanları kuşatan sivil toplumun hizmetinde bir kurum olarak görür. Marx için devlet değil sivil toplum toplumsal yaşamın tüm alanlarını belirler. Çünkü sivil toplum, üretim ilişkilerinin gerçekleştiği maddi alana işaret eder. İnsanın yaşadığı maddi şartlar, insan yaşamındaki maddi olmayan unsurları (din, hukuk, kültür, ahlak devlet vs) belirler. Marx'a göre “yaşamı belirleyen bilinç değildir; tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. İnsanın doğayla ilk etkileşimini oluşturan ekonomik hayat, insan hayatının tüm aktivitelerinin ve sosyal hayatının temel paradigmasını oluşturur. Bu bakımdan insan bilincinin ortaya çıkardığı maddi olmayan tüm varlık alanları, maddi ilişkiler alanı olan sivi toplum tarafından belirlenir.

Devlet, politik özgürlüğü sağlayabilmek için öncelikle kendisi her tür dini kimlikten arınarak özgürleşmelidir. Politik özgürleşmenin sınırı, insan bir kısıtlamadan kurtulmamışken devletin o kısıtlamadan kurtulması, insan özgür bir insan olmamışken devletin özgür devlet olmasıyla mümkün olacaktır. Çünkü devlet “insan ile insanın özgürlüğü arasında aracıdır.”

Marx, nasıl ki din insana özel bir aidiyet kazandırarak onu ötekilerden ayırıyorsa, benzer biçimde özel mülkiyet de insana derin bir benlik ve bencillik kazandırarak onu esas var olduğu genel toplumdan ayırdığını düşünür. Bu bakımdan Marx, özel mülkiyeti tüm kötülüklerin anası olarak kabul eder. Gerek dinin gerek ailenin gerekse özel mülkiyetin kurumlaştığı alan “sivil toplum” alanıdır. Dolayısıyla sivil toplum ekonomik ilişkilerin belirlendiği alan olduğu gibi, aynı zamanda bencil kişiliğin üretildiği bir alandır da. Marx, bu düşünceyi “egoist yaşamın tüm önkoşulları, devlet alanının dışında sivil toplum içinde varlığını sürdürür,” ifadesiyle dile getirmektedir.

Marx’a göre özel mülkiyet üzerinden inşa edilmiş bir toplumu, özellikle kapitalizmi aşmanın yolu devrimden geçer. Devrim gerçekleştirildikten sonra özel mülkiyet üzerinden inşa edilmiş tüm kurumları ve kurgulanmış insanı toplumsal insana dönüştürmek, böylece insanın kurtuluşunu sağlayarak onu gerçek anlamda insanlaştırmak gerekiyor.

Marx'a göre kapitalist toplumdaki devlette özgürlük ancak egemen sınıfın koşulları altında gelişen ve bu sınıfın üyesi olan bireyler için söz konusudur. Oysa sosyalist devrimin yaratacağı gerçek toplumda bireyler kendi özgürlüklerini kolektif birlik içinde elde ederler. Ancak bu özgürlüğü elde etmek için devleti yıkmaları kaçınılmazdır.

Marksist literatürde sivil toplumla ilgili ayrıntılı tartışmalar İtalyan düşünür Antonio Gramsci tarafından yapılmıştır. Bugün Marksist kesimde sivil topluma ilişkin gelişmiş olan olumlu yaklaşımlar bu düşünürden kaynaklanmıştır. Sivil toplum kavramını Gramsci, hegemonyanın kültürel ayağı olarak kabul eder. Gramsci'ye göre hegemonyanın biri politik, biri de kültürel olmak üzere iki ayağı bulunmaktadır. Politik ayağını devlet oluştururken, kültürel ayağını da sivil toplum oluşturur. Hegemonyanın bu iki ayağı onun sürekliliğini iki mekanizmaya dayalı olarak sürdürür.

Gramsci, Hapishane Notları adlı eserinde aşkın devlet anlayışından büyük ölçüde ayrılmakta ve devletin araçsal, özel, ikincil ve geçici olmak üzere dört özelliği üzerinde durmaktadır. Devlete ilişkin görüşleri itibariyle Gramsci, liberal bir düşünce çizgisine yaklaşmaktadır. Gramsci'de devlet sürekliliğini sağlamak için hegemonyanın sert yüzünü, yani zor ve ceza boyutunu teşkil ederken, sivil toplum hegemonyanın ikna boyutunu oluşturur.” Bu anlamda hegemonya sadece politik liderleri ve organizasyonları kapsamaz, aynı zamanda sivil toplum örgütleri ve liderlerini de kapsar. Bir bakıma hegemonya sadece devleti biçimlendirecek bir iktidar öngörmez, aynı zamanda toplumun tümünü şekillendirecek bir genel irade öngörür. Bu iradenin oluşmasında sivil toplumun önemli bir işlevi vardır. 

Bu noktadan sonra Batı'da sivil toplum tartışmalarına ilişkin iki dönemleme yapılabilir. Birincisi ulus devletin bir sonucu olarak on yedinci yüzyıldan itibaren tartışma gündemine gelen ve on dokuzuncu yüzyıla kadar tartışılmış olan “klasik” sivil toplum tartışmaları diyebileceğimiz dönem. İkincisi ise doğrudan doğruya sosyal grupları esas alan bir çözümleme biçimi olarak 1960 sonrası gelişen ve “modern” olarak tasnif edebileceğimiz dönem. Ancak her iki dönemin ve her iki dönemdeki kavramlaştırmaların da ortak özelliği sivil toplum kavramının “analitik” bir kavram olarak ele alınmasında görülmektedir. Başka bir deyişle, sivil toplum kavramı, gelecek topluma ilişkin bir projesi olmaktan çok var olan toplumsal ve siyasal yaşamı anlamak için geliştirmiş olan analitik bir kavram olmuştur. Bu anlamıyla sivil toplum, var olanı anlama, anlamlandırma ve sistematize etme anlamında sosyolojik araç olarak kullanılan bir kavram olup, herhangi bir ideolojik ve siyasal projeye hizmet eden kavram değildir.

Oysa sivil toplum kavramının Türkiye'ye gelişine baktığımızda bu kavramın daha çok “taktiksel” bir kavram olarak kullanılmakta olduğunu görmekteyiz. Gerçi 1980 öncesi dönemde de Osmanlı/Türk siyasal yapısını anlamada bir araç olarak sivil toplum kavramını kullanan Türk siyaset bilimcileri olmuştur. Ancak, kavram 1980 sonrası dönemde özellikle de sosyalist rejimin yıkılma sinyalleri vermeye başlamasıyla birlikte, gelecek toplum projelerine karşılık gelen bir kavram anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Sivil toplum kavramını 1980 sonrası dönemde Türkiye'ye taşıyan sol aydınların, sivil toplumu, sanki gerçekleşemeyen sosyalizmi ikame edici bir proje olarak kullandıklarını görüyoruz. Böyle olunca sivil toplum adeta Türkiye'de olmayan, ancak olması gereken bir toplum projesi haline geldi.

1980'li yılların hemen başından itibaren dünya çapında yükselen özelleştirme, liberal iktisadi politikalar, neomuhafazakârlık, insan hakları, çevrecilik, kadın hakları, dinsel haklar, etnik haklar, çok kültürlülük, sivil toplum vb. konular Türkiye sınırlarından içeri girmiş, burada da kendine bir gündem bulmuştur. Bu nedenle sivil toplum kavramının, Türkiye'de taktiksel kullanımının yanı sıra, biraz da uluslararası düzeydeki gelişmelerin bir sonucu olarak gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Ancak sivil toplum kavramının, hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın 1980 sonrası Türkiye'sinin siyasal ve toplumsal yapısını anlamada önemli bir analitik kavram olduğunu düşünmekteyiz.

Sivil Toplumun Dönüşü

Sivil toplum kavramı, on dokuzuncu yüzyıl boyunca yoğun biçimde tartışılırken, yirminci yüzyılın başlarından itibaren bu kavram tartışma gündemindeki önemini yitirdi. Bu konuda iki gelişmenin etkin olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan biri, Batı Avrupa'da sivil toplumdan çok, temsili demokrasinin konuşulmuş olması, ikincisi de sosyalist rejimlerde sivil toplumun değil, siyasal toplumun ön plana çıkması olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ulus devletlerin şekillenmesiyle birlikte grup eksenli sivil toplum, yerini demokrasilerde temsil sorununa bıraktı, Nitekim yirminci yüzyılın ortalarına kadar siyaset düşüncesindeki temel tartışmalar temsili demokrasi mekanizması etrafında yoğunlaşmıştır. Bu çerçevede daha çok siyasal katılımın şekli, temsili demokrasinin kurumları, parti sistemleri, hukuksal düzenlemeler, demokratik kurum ve kuruluşlar tartışma gündemini işgal etmiştir. Yirminci yüzyılın başlarına geldiğimizde Batı Avrupa ülkelerinde liberal demokrasi etrafındaki yoğun tartışma ve gelişmeler aktif sosyal katılımı öngören demokrasinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Bireyler dinsel, ekonomik, kültürel, ideolojik, sınıfsal ve etnik farklılıklar etrafındaki kimliksel yaşayış ve pratiklerini özel alanda yaşamakla sınırlı kalmamış, bunları kamusal alana da taşımaya başlamıştır.

Sivil toplum kavramı böylece 1960'lı yıllara kadar fazla da irdelenmeyen bir kavram haline geldi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu kavramın yeniden canlandığını görmekteyiz. Sivil toplum kavramını tartışma gündemine getiren gelişmelerin başında gelişmiş kapitalist ülkelerde özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrışmanın ortadan kalkmış olması yatmaktadır. Modern siyasal teoride özel alan, devletin dışındaki bireysel yaşam, aile ve ekonomik yaşamı ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Kamusal alan ise siyasal kurum ve faaliyetlerin odaklandığı alan olarak kabul edilir. Oysa 1950'lerden itibaren gerçekte bireysel yaşam, aile ve ekonomik faaliyetleri kapsayan özel alan kamusal alanla bütünleşme sürecine girdi. Refah devleti şemsiyesinin yayılmasıyla birlikte çok belirgin biçimde devlet, kurum, kural ve normlarıyla özel alanın en ince titreşim noktalarına kadar sirayet etti. En sivil ve sıradan bir yaşam düzeyi olan evlenme ve boşanma pratiği bile devletin faaliyet alanları içinde yerini aldı. Özel-kamusal alan bütünleşmesi, geleneksel olarak özel alanla sınırlı tutulan farklılıkların kamusal alanda bir anda gün yüzüne çıkmasına yol açtı.

Sivil toplumun canlanmasını sağlayan bir diğer faktör de uluslararası platform oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra giderek devletler üstü bir konuma geçen uluslararası resmi ve gönüllü kuruluşlar her şeyden önce devletleri mutlak ve nihai otoriteler olmaktan çıkardı. Gerek Birleşmiş Milletler gibi geniş çaplı uluslararası kurumlar, gerekse Avrupa Birliği gibi bölgesel oluşumlar, çevre, kadın hakları, dinsel haklar, çocuk hakları, insan hakları ve demokratik kurum ve normlar gibi birtakım politikaları üye devletlerin politikaları arasına sokarak, bir yandan devletler üstü bir üst mekanizma oluşturmuş; bir yandan da bu haklar etrafında gelişen yerel sivil toplumsal hareketlerin canlanmasını sağlamıştır. Özellikle devlet üzerinde yer alan aristokrasi gibi geleneksel formlardan yoksun ülkelerde devletlerin keyfi politikalarının önüne geçilmiş ve bireylerle uluslararası platform arasında bir köprü kurularak bireylerin sivil yaşamlarında devletlerine karşı daha cesur olmaları sağlanmıştır. Uluslararası platformda gelişen devletler üstü, uluslararası boyutlu gönüllü kuruluşları hesaba kattığımızda, sivil toplum oluşumlarının küresel düzeyde de ne kadar önem kazandıkları bir kez daha anlaşılır.

Bilgi Çağında İdeolojik Devlet ve Sivil Toplum

Geleneksel toplumlarda, devlet bir anlamda her şeydir ve meşruiyetini geleneksel değerlerden alır. Ancak, aslında ciddi bir meşruiyet sıkıntısı da çekmez. Çünkü geleneksel toplumda devlet, egemenlik hakkını ve gücünü kimseyle paylaşmak durumunda değildir. Kadir-i mutlak bir otorite olarak devlet, toplumsal yaşamın en ince ayrıntısına kadar sirayet etmese de siyasal otoritesini bir başka güçle paylaşma gereği görmez. 

Zira siyasetin kendisi sınırlı bir alandır ve o alanda da bulunan ancak devlettir. Oysa modern toplumda devlet, gücünü, başka bir deyişle egemenliğini, toplumla ve vatandaşla paylaşmak durumundadır. Modern dünyanın siyasal yapısının yegâne tarzı olan demokratik rejimlerde devlet yasal, siyasal ve toplumsal denetim mekanizmaları tarafından denetlenmekte, böylece siyasal alana başka unsurları da dahil etmektedir. Oysa postmodern toplum olarak nitelendirilen ve büyük ölçüde de bu nitelemeyi hak eden 1980 sonrası demokratik dünyada ise devletler, egemenliklerini uluslararası platformlarla paylaşmak durumuna gelmişlerdir. Uluslararası hukuk, ulus ötesi enformasyon, çevre, kadın hakları, insan hakları, özgürlük gibi küresel değerler karşısında devletler kendi vatandaşları üzerinde nihai güç olmaktan çıkmışlardır.

Sivil toplum, bilgi toplumu ve postmodernizm gibi tartışmaların örüp sarmaladığı ve büyük ölçüde de siyasal değerlere yansıdığı bugünün dünyasında artık tek tip bir vatandaşlıktan söz etmek oldukça güç olmuştur. Ulus devletin vatandaşı olan birey, postmodernizmin etkisi altında kendi grubunun meşru bir parçası haline gelirken, bilgi toplumunun küreselleştirici etkisiyle aynı birey, küresel değerlerle bütünleşme durumuna gelmiştir. Bu bakımdan, artık grupsal, ulusal ve küresel olmak üzere üç tür vatandaşlıktan söz etmek durumundayız. Birey bu alanlardan yalnızca ulusal vatandaşlık karşısında hak ve yükümlülüklere birlikte sahip iken, diğer iki alanda yükümlülükten çok ekstradan haklara sahip olmaktadır. Kısaca, grupsal bağlarla küresel değerler bireyi ulus devletler karşısında güçlü bir konuma getirmiştir.

Uluslararası platform, aynı zamanda devletleri kendi semalarındaki nihai güç ve otoriteler olmaktan çıkarmıştır. Avrupa'da demokratik devletin vatandaşlar ve sosyal sınıflar arasında bir aracı kurum olarak gelişmesinde, devleti üstten kuşatan aristokrasinin önemli bir rolü vardır. Hatta aristokrasisi kesintiye uğramadan devam eden ülkelerde aristokrasi demokratik rejimin önemli dayanaklarından birini teşkil etmiştir. Devletlerin üzerinde yer aldıkları için aristokratik sınıf devlet elitinin nihai güç olmasını, böylece otoriter politikalara sapmasını önlemiştir, Amerika'da ise olmayan aristokrasinin yerini güçlü sosyal gruplar almışlardır. Sosyal grupların adeta bir yıldızlar topluluğu gibi siyaset dokusunu ördüğü Amerikan demokrasisinin temel karakteri bu bakımdan plüralizm olmuştur. Oysa yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra ne plüralizmin olduğu ne de aristokrasinin ayakta kalabildiği Doğu Avrupa, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu ülkelerinde demokrasi yerine ceberut devletler gelişmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra giderek ulus devletleri kuşatacak şekilde genişleyen uluslararası platform, devletleri bağlayıcı değerler sistemi üretmeye başladı. Böyle olunca dünyaya kapalı totaliter rejimler bile uluslararası denetime açılmış, böylece egemenlik hakkından ödün verir duruma gelmişlerdir. Bugün çevre, kadın hakları, insan hakları, demokratikleşme konularında uluslararası antlaşmalara imza atan devletler önemli ölçüde bu antlaşmaların beraberinde getirdiği denetim mekanizmalarına açık hale gelmişlerdir. Türkiye'nin Helsinki İzleme Komitesi raporlarıyla adeta abluka altına alınması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince ceza yağmuruna tutulması bu konudaki canlı örneklerdir. Uluslararası anlaşmalara imza atmayan devletler de uluslararası denetime ve uluslararası düzeyde örgütlenen sivil toplum örgütlerinin baskısına maruz kalmaktadırlar.

Mehmed Zahid Aydar

Mîsak Dergisi

Sayı : 413 / Nisan 2025

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar