İkinci
Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler marifetiyle çevre hakları, kadın
hakları, insan hakları, hayvan hakları, demokratikleşme ve benzeri konularda
uluslararası antlaşmalara dizayn edilen sistem özellikle 1980 sonrası ulus
devletleri kuşatıp etkisizleştirecek bir şekle bürünmüştür.
On
altıncı yüzyıl sonrasında Batı dünyasında gözlenen paradigma değişikliğinin
sonuçlarından birisi olarak yine Batı dünyasında ortaya çıkan sivil toplum kavramı
ile ilgili Türkçe yayınlanan en kapsamlı eser olma özelliğine sahip “Sivil
Toplum ve Devlet”, liberal bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır.
Aksa
Tufanı sonrasında bir kez daha tanık olduğumuz manzara Birleşmiş Milletlerin
veto yetkisine sahip beş ülke marifetiyle güçlünün haklı olduğu Orman
Kanununları’nın tüm dünyada hâkim olduğu gerçeğidir.
Adaletsizliğin
hâkim olduğu böylesi bir sistemde tüm ulus devletler muhtemel bir dünya savaşı
riskini de dikkate alarak yeniden kendilerini dizayn ederken sivil toplum
kavramı ve dolayısıyla kuruluşları da bu dizayndan payına düşeni alacaktır.
Aşkın devlet kavramı, on
dokuzuncu yüzyılda Alman düşünür Hegel gibi otoriter siyaset düşüncesini
geliştiren düşünürlerin en fazla ön plana çıkardıkları bir kavramdı. Özellikle
Alman siyaset felsefesinin etkisi altında gelişen siyaset düşüncesinde,
devletin aşkınlığı ve toplumsal hayatı tepeden kuşatması düşüncesi ana fikir
olarak kabul görmekteydi. Bu düşüncenin temeli üzerinde gelişen tarihsel
anlayışa göre tarih “sivil toplumdan, aşkın devlete” doğru bir seyir içinde
ilerlemekteydi. Hâlbuki yirminci yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde
yükselişe geçen kavramın “sivil toplum” kavramı olduğunu görüyoruz. Yirminci
yüzyılın ortalarından itibaren bir yandan ideolojik devletlerin inişe geçişi,
bir yandan da artan sivil dinamizm on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin aşkın
devletçi tarih öngörülerini boşa çıkarmıştır. Bugünün dünyasında aşkın devlet
giderek irtifa kaybederken, sivil toplum ivme kazanmaktadır. Sivil Toplum ve
Devlet adlı bu yapıt, Türkiye örneğinden hareketle, dünya çapında yaşanmakta
olan bu dönüşüme dikkat çekmeye çalışmaktadır.
Çalışmanın birinci
bölümünde, genel olarak sivil toplum kavramı açıklığa kavuşturulmaya
çalışılmaktadır. Sivil topluma ilişkin teorik tartışmalar, sivil toplum
demokrasi ilişkisi, sivil toplumun temel özellikleri, dünyadaki sivil toplum
gelişiminin tarihçesi gibi konular bu bölümde ayrıntılı biçimde ele
alınmaktadır. On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda teorik olarak geliştirilen
sivil toplum kavramının bugün için kazandığı yeni anlamlar, sivil toplumun
demokratik ve liberal değerlerle ilişkisi, sivil toplumun örgütlü sosyal
grupları aşan boyutu gibi konular bu bölümde ayrıntılı biçimde
tartışılmaktadır.
İkinci bölümde, liberal
değerlerle şekillenen demokratik batı dünyası ile sosyalist değerlerle
şekillenen sosyalist ülkelerdeki sivil toplumun bir karşılaştırması
yapılacaktır. Sivil toplum, demokratik değerleri benimseyen Batı Avrupa'da
özgürlüklere kapı açarak gelişirken, sosyalizmin yönetimi altına giren Doğu
Avrupa'da yeraltına inerek görünür olmaktan çıkmıştır. Bu iki dünya örneğinden
hareketle bu bölümde, sivil toplumun ancak demokratik bir ortamda
gelişebileceğine dikkat çekilmektedir. Demokrasinin olmadığı yerlerde sivil
toplumun, sivil toplumun olmadığı yerlerde de demokrasinin gelişemeyeceği tezi
bu bölümün ana fikrini oluşturmaktadır.
Üçüncü bölümde, Osmanlı
sivil toplumunun analizi yapılmaktadır. Sivil toplum-devlet ilişkisi söz konusu
olduğunda aşağı yukarı üç farklı dönemle karşılaştığımız söylenebilir. Birinci
dönem, toplumsal unsurların sosyal ve siyasal yaşamda inisiyatif sahibi olduğu
on altıncı yüzyıl öncesi dönem, ikincisi devlet maslahatının sivil toplumun
önüne geçtiği on altıncı yüzyıl ile ön dokuzuncu yüzyıl arası dönem, Üçüncüsü
ise geleneksel sivil toplumun modern sivil toplum unsurlarıyla birlikte zenginlik
kazandığı on dokuzuncu yüzyıldan Cumhuriyetin kurulduğu süreye kadar olan
dönemdir. Bu son dönem hem sivil toplumun canlanmasını sağlamıştır hem de sivil
toplumun alanını daraltan ideolojik ve elitist bir temayülün oluşmasına zemin
hazırlamıştır. Devlete mutlak anlamda hükmeden ve sivil toplumu arka plana atan
seçkinci bürokrat-aydın zümrenin oluşumu bu döneme denk gelir.
Dördüncü bölümde, sivil
toplumun Türk siyasal tarihinde en büyük darbeyi yemiş olduğu tek parti dönemi
Türkiye'si üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Tek parti yönetiminin Türkiye'de
hükümran bulunduğu 1923-1950 yılları arasındaki dönem aslında sadece Türkiye
değil, bütün dünyada sivil toplum ve demokrasiyle ilgili ciddi krizlerin
yaşandığı bir dönemdir.
Çalışmanın son bölümü,
sivil toplumun gelişimine zemin hazırlayan son yirmi-otuz yıldaki ekonomik ve
siyasal reformlarla birlikte sivil toplumun gelişme trendini analiz
etmektedir.
Ömer Çaha
Mîsak Dergisi
Sayı:413 / Nisan 2025
Sivil Toplum: Temel
Kavramlar ve Yaklaşımlar
Sivil toplum-devlet
ilişkisiyle ilgili tartışmaların tarihi Eski Yunan'a kadar geriye gider. Ancak
kavramın modern dünyada kazandığı anlam itibarıyla kullanımı sanayi toplumuna
denk gelmektedir. Modern dünyada sivil toplum etrafındaki tartışmalar on
yedinci yüzyıl boyunca toprak, emek ve sermayenin ticarileşmesi, pazar
ekonomisindeki genişleme ve yeni keşifler ile İngiliz ve Amerikan devrimleri
etrafındaki gelişmeler mevcut siyasal düzen ve otoritenin sorgulanmasını
getirmiştir. On yedinci yüzyılın sonlarına geldiğimizde Batı geleneksel siyasal
literatüründe yer alan kral, devlet, toplum, birey, kadın, erkek gibi kavramlar
masaya tek tek yatırılmış ve içerikleri yeniden oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu
kavramların her birine yeni anlamlar yüklenerek siyasal sistemin temel
unsurları yeniden tanımlanmıştır. On yedinci yüzyıl sonlarıyla on sekizinci
yüzyılın başlarında yaşamış olup liberalizm, Marksizm veya muhafazakârlık gibi
farklı siyasal paradigmalar içinde yer alan hemen hemen her düşünür yeni
siyasal yapının niteliklerini tartışmış, bunun bir parçası olarak da sivil
toplum-devlet ilişkisi üzerinde durmuştur.
On yedinci yüzyıl
sonrasından itibaren siyasal yapı üzerindeki tartışmalardan genel olarak
“devlet eksenli” ile “birey eksenli” olmak üzere iki siyasal düşünce
geleneğinin ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu geleneklerden birincisini
oluşturan halkada N. Machiavelli, J. Bodin, T. Hobbes, J. J. Rousseau ve G. W.
F. Hegel gibi düşünürler yer alırken; ikinci geleneği meydana getiren halkada
ise J. Locke, C.L. Montesguieu, A. Smith, J. S. Mill, E Berlin ve F.A. Hayek
gibi düşünürler yer alır. Bu iki geleneğin dışında gelişen üçüncü bir çizgiyi
ise Marksist düşünce oluşturdu. Sivil toplum-devlet ilişkisine yönelik
tartışmalar, bu düşünce akımı içinde K. Marx ve A. Gramsci tarafından ekonomi
ve sınıf temeli üzerinden yapılmıştır.
On yedinci yüzyıl sonları
ile on sekizinci yüzyıl başlarında keskin biçimde şekillenen iki siyasal
geleneği “transandantalizm” (aşkınlık) ve “instrumentalizm” (araçsallık)
kavramları etrafında şekillenir.
Aşkın Devlet Anlayışında
Sivil Toplum
Aşkın (transandantal)
devlet anlayışının tarihini Eski Yunan'da yaşamış olan Platon'a kadar götürmek
mümkündür. Zira toplumun en ince titreşim noktasına kadar sirayet eden bir
devlet anlayışını idealize eden ilk düşünürlerden biri Platon olmuştur. Aristokratik,
seçkinci ve hiyerarşik bir yönetim modeli öngören Platon, seçkin bir zümre
tarafından yönetilen küçük nüfuslu bir devlet modelini idealize etmiştir.
Platon bu konudaki görüşlerini daha da ileri götürerek devletin, malları,
çocukları ve kadınları ortak olan yöneticilere teslim edilmesi gerektiğini
vurgulayarak ilk komünist fikirleri ortaya atmıştır. Ancak Platon'un elinde
şekil bulan aşkın devlet anlayışı Katolik Kilisesinin evrensel bir devlet
oluşturma çabasıyla birlikte yerini teokratik temeller üzerinde inşa edilen bir
aşkınlığa bırakmıştır. Bu aşkınlığın dikkat çeken boyutu evrensel tarzda aşkın
ve kuşatıcı bir devleti öngörmesidir. Modern dünyadaki aşkın devlet anlayışı
ise Katolik Kilisesinin evrenselci devlet anlayışını ve meşruiyet temelini
reddederken, devlete ilişkin benzer bir duyarlılığı ulusal bazda idealize
etmektedir.
Modern aşkın devlet
anlayışı, siyasal yönetim üzerindeki Katolik Kilisesinin gölgesini kaldırmak
isteyen Machiavelli ile başlamıştır, Küçük prenslikler şeklinde
örgütlenmiş olan İtalyan ulusunu güçlü bir kral etrafında bir araya getirmeyi
amaçlayan Machiavelli, geleneksel Katolik Kilisesinin devlet üzerindeki
tekeline son verebilecek, zorbalığa dayalı mutlak bir monarşi öngörmekteydi. Bu
mutlak monarşik rejimin amacı olan güçlü merkeziyetçi devleti gerçekleştirmek
için Machiavelli toplumsal dinamiklerin önünü kesen, dolayısıyla sivil topluma
kapıyı kapatan bir anlayışı ön plana çıkardı. Machiavelli, bireysel amaçları
devletin amaçları içinde eritmek suretiyle bir bakıma bireyin sonunu getirdi ve
bireylerden oluşan farklılığı sona erdiren bir siyasal anlayış geliştirdi.
Aynı anlayışın benzerini Fransa'da Jean Bodin
formüle etti. Bodin, bütün vatandaşlar ve tebaa üzerinde mutlak egemenliği
bulunan ve kanunla kısıtlanamayan yarı-tanrısal bir devlet anlayışı
geliştirmiştir.
Gerek Machiavelli,
gerekse Bodin, Orta Çağ'da tanrısal iktidarın yeryüzündeki temsilcisi olan ve
Papa'nın şahsında somutlaşan siyasal iktidarı, bu kez güçlü bir kralın şahsında
ulus devletin temsilcisi olan bir kimliğe büründürmüşlerdir. Her ikisinde de devlet,
güçlü bir kralın şahsında, kilise aristokrasisi ile soylular karşısında mutlak
üstünlük sağlayarak her tür güç odağını alt etmeli, böylece dünyevi bir tanrı
oluşturmalıydı. Bu tanrı ulus devletin yöneticisinden başkası olmayacaktı.
Mutlak otoriteyi
bireylerin güvenlik ihtiyacına dayandıran düşünür Thomas Hobbes oldu.
Mutlakıyetçi rejimin İngiliz versiyonunu geliştiren Hobbes, mutlak ve güçlü bir
siyasal erkin ortaya çıkışını rekabet, yarış ve çatışma halindeki insan
doğasının, barış içinde yaşama özlemine dayandırmaktadır. Korunma ve güvenlik
ihtiyacı hisseden bireyler, bunun doğa durumunda gerçekleşemeyeceğini
anlayınca, kendilerini zora dayalı cezai yaptırımlarla sınırlayabilecek
zorlayıcı bir güce gereksinim duyarlar. Bu da tek tek birey ve grupların istek,
burs ve tutkularını bir kişinin veya gözetimindeki siyasal erkin şahsında tek
bir iradeye dönüştürme anlamına gelir. Başka bir deyişle, toplumsal çoğulculuk
ve farklılık, yöneticinin şahsında tek bir iradeye dönüştürülmüş olur.
Hobbes gibi mutlakiyetçi
yapıya yönelen bir diğer düşünür de J. J. Rousseau olmuştur. Rousseau'ya göre
barış içinde yaşamak ve kendi mülkiyetlerini korumak için bireyler, kendi
rızalarıyla gerçekleştirdikleri sözleşme gereği “özel” ve “farklı” iradelerini,
kuşatıcı ve kapsayıcı olan “Genel İrade”ye devrederler, Genel İrade oluştuktan
sonra bireyler farklılıklarını kaybederek Genel İrade'nin birer taşıyıcısı
haline gelirler. Bu noktadan sonra Rousseau, özel çıkar, inisiyatif ve kimliğe
dayalı teşebbüslere karşı bir tavır takınır. Çünkü özel inisiyatif ve uzantısı
durumlar bireyleri rasyonel bir egoizme yönelterek farklı taraflara çekecek ve
ayrı düşürecektir. Bu nedenle kamusal alandaki farklılık ve ayrılıkların
mutlak bir harmoniye dönüşmesini öngören Rousseau, bu görüşüyle aslında modern
dünyadaki sivil toplum hareketlerinin önünde durarak “totaliter” bir yolun
işaretini verir. Gerek Hobbes, gerekse Rousseau başlangıç noktası olarak
bireyi, bireyin çıkarı ve seçimini esas almakta, ancak sonuçta her ikisi de mutlakiyetçi,
kapsayıcı, kuşatıcı ve homojenleştirici bir devlet anlayışına ulaşırlar. Bu tür
bir devlet ortaya çıktıktan sonra sivil toplum düzeyindeki farklılıklar tamamen
sona erer. Hem Hobbes'ta hem de Rousseau'da sivil toplum, Batı'nın kamusal
alanda ortaya çıkardığı uygar topluma tekabül etmektedir. Sivil toplumun
karşıtı mal ve can emniyetinin bulunmadığı doğa durumudur. Hobbes, politik
toplum öncesi doğa durumunu barbarlık durumu olarak nitelendirir.
Sivil toplum-devlet
ayrımı konusunda en kapsamlı çalışmayı Alman düşünür Hegel yapmıştır. Hegel,
sivil toplum-devlet ayrımını siyasal bir etiğin yansıması olarak kabul
etmektedir. Etik yaşamı “aile”, “sivil toplum” ve “devlet” gibi üç ayrı alana
ayıran Hegel, her alanın farklı etik değerlere sahip olduğunu ileri
sürmektedir. Aile yaşamı içinde hâkim olan temel normlar, karşılıklı sevgi,
saygı, fedakârlık, itaat, birliktelik, doğal iş bölümü, dayanışma, ortak duygu
ve düşünce etrafında oluşmaktadır. Oysa sivil toplumun etiği, özel çıkar,
çatışma, rekabet, ihtiras gibi bireylerin tamamen kendi çıkarlarını vurgulayan
normlar etrafında gelişir. Sivil toplum, aile bireylerini aile
bağlarından kopararak aralarındaki uyumu bozar ve bireyleri birbirinin hasmı
haline getirir. Tarihsel bir gelişme olarak modern toplumda olgunlaşan sivil
toplum, pazar ekonomisi, ekonomik firmalar, sosyal sınıflar, gönüllü
kuruluşlar, kısaca toplumsal alanda görülen kurum, kuruluş, örgüt, oluşum ve
pratiklerin karmaşık bir ağından oluşur.
Devlet,
Hegel'in diyalektik felsefesinde aile ile sivil toplumdan sonra bir sentez
ve tarihin son durağı olarak gelişir. Sorgulanmaz ve kaçınılmaz olarak kabul
edilen devlet, tebaasına yoğun görev ve sorumluluklar yükler ve bunun, onların
çıkarına olduğunu varsayar. Hegel'de devlet, esas olarak sivil toplumdaki
çatışmacı unsurları bir senteze ve harmoniye dönüştürmeyi amaçlar. Sivil
toplumu gölgesine alan devlet, kuşatıcı şemsiye olarak özel inisiyatifleri
uyumluluğa zorlar.
Devlet, sivil toplumdaki
bireylerin ve tarafların çıkarını korur ve onların güvencesi olarak yerini
alır. Sivil toplumdaki özgürlüklerin de sosyal dengeyi bozmadan
yaşayabilmesinin kaçınılmaz koşulu, güçlü, donanımlı bir devlettir. Kısaca,
sivil toplumla devlet yan yana konduğunda, Hegel'de sivil toplumun olumsuz bir
anlam teşkil ettiğini görüyoruz. Başka bir deyişle, devletin kaçınılmazlığını
vurgulamak için Hegel sivil topluma tamamen olumsuz bir anlam
yüklemiştir.
Aşkın devlet anlayışını
formüle eden düşünürler, sivil toplumun geçici olduğuna özel olarak işaret
ederler. Hobbes ve Rousseau'da çok belirgin biçimde sivil toplumdaki oluşumlar
güçlü bir siyasal bünye oluşturmak için bir başlangıç noktası oluşturur. Bu iki
düşünürde de sivil toplum, örgütlenememiş politik alana tekabül eder. Başka bir
deyişle, politik bünyeyi teşkil edecek olan sözleşmenin gerçekleştiği alan
sivil toplumu oluşturur. Özellikle Hegel, farklılık, çatışma ve başıboşluğun
merkezi olan sivil toplumun bağrından kapsayıcı ve kuşatıcı bir metafiziksel
devlet çıkaracağını düşünür. Böyle bir devletin ortaya çıkmasıyla birlikte
sivil toplum, tarihsel rolünü yerine getirmiş ve yerini devlete bırakmış
olacaktır.
Sivil toplumun bu
düşünürlerin elindeki diğer bir boyutu da homojen bir yapıyla sonuçlanması
düşüncesidir. Sivil toplum alanı başlangıçta renklilik, çeşitlilik ve farklılık
içerir, Ancak kuşatıcı ve kapsayıcı aşkın devletle birlikte sivil topumdaki
farklılığın bir anlamı kalmaz. “Genel Yarar” ilkesi gereğince politik yapının
odaklandığı kamusal alan bu yararın renkleri doğrultusunda işleyecek ve devlet bu
yararın teminatı olacaktır. Yarı-tanrısal bir nitelik taşıyan devlet bu yönüyle
zaten bireyleri, grupları, kısaca sivil toplum içindeki her tür oluşumu kendi
şahsında yok edecek ve onları maksimum düzeyde bir doyuma ulaştıracaktır.
Doğası gereği devlet, homojenleştirici karakterini sivil topluma da yansıtarak
bu alanda bir türdeşliğe yol açar. Kısaca, devleti aşkın bir varlık olarak
tasavvur eden düşünürler, sivil toplumu, metafiziksel, soyut ve kuşatıcı bir
devleti ortaya çıkaran geçici bir mekanizma olarak formüle etmişlerdir. İnsanüstü
bu devlet anlayışı, sınırlandırılamaz, kimseye hesap vermez, kimsenin etkisinde
kalmaz ve her tür yanlıştan arınmış olarak, evrensel, rasyonel ilkelere göre
işler.
Araçsal Devlet
Anlayışında Sivil Toplum
Sivil toplum kavramını
araçsal (instrumental) devlet anlayışına zemin hazırlayacak tarzda kullanan ilk
düşünürlerden biri Adam Ferguson olmuştur. Ferguson 1767 yılında yazdığı “Sivil
Toplumun Tarihi” adlı çalışmasında biri tamamen doğal durumda geçerli olan
“ilkel”, biri de hukukun, ticari kuralların, toplumsal değerlerin geçerli
olduğu “politik” olmak üzere iki tip toplum yapısının altını çizer. Doğal durum
sivil toplumun olmadığı bir toplumsal yapıyı ifade eder. Burada bireylerin
hakları güvence altına alınmadığı gibi, karşılıklı hak ve hukuk kavramları da
oturabilmiş değildir. İnsanların mal ve can güvenliği yoktur. Zayıfın korunma
gibi bir hakkı henüz söz konusu olmamaktadır. Tamamen doğal yaşamda geçerli
olan “güçlünün zayıfı ezmesi” ilkesi hakimdir. Oysa politik toplumda bireylerin
can ve mal güvenliği güvence altına alınmıştır, Doğal hukuk değil, pozitif
hukuk hâkim duruma gelmiş, herkesin haklarını güvence altına almıştır. Herkesin
bağlı olduğu ve sınırlandırıldığı etik ve hukuksal kurallar söz konusudur. Bu
kuralları ihlal edenlere karşı siyasal otorite devreye girer ve herkesin
haklarını güvence altına almaya çalışır. Kısaca, Ferguson'a
göre hak, hukuk, güçlü siyasal kurum ve toplumsal etik değerlerin hâkim
olduğu ve bunların bir otorite tarafından korunduğu toplumlar politik, başka
bir deyişle “sivil toplum”u oluşturmaktadırlar. Sivil toplum, bu anlamda
politik toplumun kendisine karşılık gelmektedir. Ferguson'uncu anlayışta sivil
toplum politik toplumla özdeş olmakla birlikte iki kavram da ilkel olmayan,
“medeni” topluma işaret etmektedir. Ferguson'u takip eden düşünürlerin de genel
olarak sivil toplum kavramını ilkel yaşamın karşıtı olan medenilik anlamında
algıladıklarını görmekteyiz.
Ferguson'dan sonra
devleti araçsal anlamda belirgin hale getiren kişi İngiliz düşünür John Locke
olmuştur. Locke'un başlangıç noktası, Fiobbes ve Rousseau'da olduğu gibi birey
ve bireyler arası sözleşmedir. Ancak, buradan hareketle Locke, diğer düşünürlerde
olduğu gibi yarı-tanrısal veya ölümlü tanrı niteliğinde olan bir devlete
ulaşmaz. Aksine Locke, bireyler arası sözleşmeye dayalı oluşan siyasal
otoriteyi bireysel özgürlüklerin kamusal alandaki bir güvencesi olarak görür.
Başka bir deyişle, bireyler için içinde kaybolup gidecekleri bir siyasal
otorite değil, kendi mülkiyetlerini (yaşam, özgürlük ve mal) koruyacak
nitelikte bir siyasal yapı öngörmektedir. Locke, siyasal yapının (devletin)
devamlılığı şartını bu yapının, bireyin temel haklarını güvence altına alıp almamasına
bağlamaktadır.
Locke'da bireyle devlet
arasındaki ilişkiyi belirleyen ana kavram “rıza”dır. Birey ancak kendi
rızasıyla politik bir toplumun üyesi olabilir. Politik toplumun, bireyin
rızasına dayalı olarak devam etmesi için doğal hukuka aykırı hareket etmemesi
gerekir. Şayet siyasal otorite doğal hukuka aykırı hareket ederse o zaman
bireyin o politik yapıya rıza göstermesinin gerekçesi ortadan kalkmış olur. Bu
noktadan hareketle Locke, siyasal iktidarın, toplumun ve kamusal yaşamın
güvenliği ile sınırlı olması gerektiğini ileri sürmektedir.
Siyasal yönetimin varlık
nedenini temel hakların ve özgürlüklerin korunmasına dayandıran Locke, aynı
zamanda modern demokratik siyaset düşüncesinin temelini atmıştır. Çünkü Locke,
siyasal otoritenin mutlak ve sınırsız bir güce dönüşmesini önlemek için onun
elindeki egemenlik hakkını farklı kurumlara dağıtmıştır. Locke, modern siyaset
düşüncesinde güçler ayrımı ilkesini geliştiren ilk düşünürdür.
Liberal düşünce
geleneğinde sivil toplum kavramının en bariz özelliği olan çeşitlilik yönündeki
liberal açılımın savunusunu net biçimde John Stuart Mill'de görüyoruz. Mill,
özgürlüğü tek ve evrensel insan doğasından çok, çeşitlilik içinde şekillenen
farklı insan tercihlerinin bir dışa vurumu olarak kabul eder. İnsanlar arasında
zevkin kaynakları, ıstıraba yatkınlıkları ve çeşitli bireyci arayışlar, bunları
karşılayacak bir çeşitlilik olmadıkça gerçekleşmez. Mill, başkasının
özgürlüğünü kısıtlamadıkça bireylerin mutlak biçimde özgür olması gereği
üzerinde durur. Bireyin, davranışlarından dolayı topluma karşı sorumlu
olabileceği tek nokta, o davranışın başkalarının özgürlüğünü kısıtlamaya
yöneldiği andır. Aksi taktirde kendi iç dünyası, beyni ve bedeni üzerinde söz
sahibi olan bireyin mutlak biçimde özgür olması gerekir.
Modern liberal düşüncenin
en önemli temsilcilerinden biri hiç kuşkusuz Friedrich Auguston von Hayek'tir.
Hayek, klasik liberalizmin özgürlük tanımını esas alarak, özgürlüğü “başkasının
veya başkalarının zorlamasından uzak olmak” şeklinde tanımlar. Bu anlamda özgürlük,
bireysel düzeyde yaşanan bir etkinlik olarak, kişinin başkasının sınırlamasına
maruz kalmadan başkasının isteğine göre değil, kendi arzu ve planlarına göre
davranabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Başkasının zorlaması veya
müdahalesinden emin olmaksa ancak özel bir alanda yaşamak veya bulunmakla
mümkün olabilir. Bu anlamda Hayek, sosyal katılımı, ekstradan haklar talep
etmeyi veya siyasal iktidara talip olmayı öngören grupsal nitelikteki faaliyet
ve pratikleri bireysel özgürlüğü tehdit edici unsurlar olarak nitelendirir.
Bu tür talepler, neticede özgürlüğü kısıtlayıcı güç odaklarını ortaya
çıkarabilir. Hayek'e göre ne zaman bireyler kendi istek ve planlarına göre
değil, başkalarının veya başka otoritelerin arzu ve isteklerine göre hareket
ederlerse işte o zaman bir zorlama mevcut olur.
Bu anlamda en büyük
zorlama devletten gelir. Hayek, ekonomik yaşamın devletin müdahalesinde
olmasıyla, zorlama veya müdahale zemininin oluşması arasında büyük bir
paralellik görür. Tek işverenin devlet olduğu veya ekonomik faaliyetlerin
devletin elinde olduğu toplumlarda müdahale ve zorlamanın maksimum düzeyde
yaşanmasından dolayı buralarda bir özgürlükten bahsedilemeyeceğini ileri sürer.
Çünkü buralarda müdahalecilik bir devlet politikasına dönüşmekte ve
müdahaleciliğin bir ürünü olan plancılık ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle
planlamacı toplumları özgürlüğün yok olma ortamı olarak gören Hayek, bireylerin
kendi geleceklerini kendilerinin biçimlendirebilecekleri ve ekonomik özgürlüğün
maksimum düzeyde geliştiği kapitalist Batı toplumlarını özgürlük alanı olarak
görür.
Devleti araçsal bir kurum
olarak gören ve liberal düşünce geleneği içende yer alan düşünürlerin sivil
toplum-devlet konusuna ilişkin görüşleri birkaç noktada toplanabilir, Bunlardan
birincisi, özgürlük üzerindeki vurguda karşımıza çıkmaktadır. Klasik liberalizmin,
başkasının müdahalesinden arınma yolundaki anlayışı, Mill ve Berlin'in
argümanlarında biraz daha açılım sağlayarak otonom, başka bir deyişle, kendi
kendisinin efendisi olan bir tema etrafında gelişir. Özgürlügün sağlanması için
iki araçsal mekanizma önerilmektedir: Yasal düzenlemeler ve özel alanın
korunması. Devletin yasayla sınırlandırılması düşüncesi liberal gelenekte büyük
bir önem taşır. Bu düşünce geleneğinde yer alan en yoğun temalardan biri,
insanların doğal hukukun yönetimini talep etmesi yönünde gelişmiştir. Klasik
liberal gelenek içinde vurgulanan özel alan-kamusal alan ayrımı, özel alanın
genişlemesi lehinde sürekli olarak savunulmuştur. Kamusal alanın muhtemel
zorlayıcı niteliğine karşı özel alan, bireyin kalesi ve sığınağı olarak kabul
edilir.
Araçsal devlet anlayışı
içinde dikkat çeken ikinci husus, bireyi merkez alan bir yaklaşımdır.
Birey-devlet ilişkisinde birey esas, devletse bir araç olarak kabul
edilmektedir. Aşkın devlet anlayışının, devletin amaçlarıyla bütünleştirerek
yok ettiği bireyleri burada ön planda, devletin önünde ve üstünde görüyoruz.
Devlet, müdahale alanları itibarıyla sınırlı olduğu gibi, bireylerin güvenlik
ve özgürlüğünü temin etmek üzere araçsal olarak da kabul edilmektedir. Devlet,
bireylere hizmet eden bir araçtır; amaç değildir. Liberalizmin nihai amacı
insanın mutluluğudur. Devlete biçilen rol ise mutluluğa kendi çapında hizmet
etmesidir.
Marksist Devlet
Anlayışında Sivil Toplum
Marksist düşüncenin fikir
babası olan Karl Marx, devleti Hobbes ve Hegel'de olduğu gibi toplumsal ve
ekonomik yaşamın tümünü kuşatıcı ve özgürleştirici bir kurum olarak değil, bu
alanları kuşatan sivil toplumun hizmetinde bir kurum olarak görür. Marx için
devlet değil sivil toplum toplumsal yaşamın tüm alanlarını belirler.
Çünkü sivil toplum, üretim ilişkilerinin gerçekleştiği maddi alana işaret eder.
İnsanın yaşadığı maddi şartlar, insan yaşamındaki maddi olmayan unsurları (din,
hukuk, kültür, ahlak devlet vs) belirler. Marx'a göre “yaşamı belirleyen bilinç
değildir; tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. İnsanın doğayla ilk
etkileşimini oluşturan ekonomik hayat, insan hayatının tüm aktivitelerinin ve
sosyal hayatının temel paradigmasını oluşturur. Bu bakımdan insan bilincinin
ortaya çıkardığı maddi olmayan tüm varlık alanları, maddi ilişkiler alanı olan
sivi toplum tarafından belirlenir.
Devlet, politik özgürlüğü
sağlayabilmek için öncelikle kendisi her tür dini kimlikten arınarak
özgürleşmelidir. Politik özgürleşmenin sınırı, insan bir kısıtlamadan
kurtulmamışken devletin o kısıtlamadan kurtulması, insan özgür bir insan
olmamışken devletin özgür devlet olmasıyla mümkün olacaktır. Çünkü devlet
“insan ile insanın özgürlüğü arasında aracıdır.”
Marx, nasıl ki din insana
özel bir aidiyet kazandırarak onu ötekilerden ayırıyorsa, benzer biçimde özel
mülkiyet de insana derin bir benlik ve bencillik kazandırarak onu esas var
olduğu genel toplumdan ayırdığını düşünür. Bu bakımdan Marx, özel mülkiyeti tüm
kötülüklerin anası olarak kabul eder. Gerek dinin gerek ailenin gerekse özel
mülkiyetin kurumlaştığı alan “sivil toplum” alanıdır. Dolayısıyla sivil toplum
ekonomik ilişkilerin belirlendiği alan olduğu gibi, aynı zamanda bencil
kişiliğin üretildiği bir alandır da. Marx, bu düşünceyi “egoist yaşamın tüm
önkoşulları, devlet alanının dışında sivil toplum içinde varlığını sürdürür,” ifadesiyle
dile getirmektedir.
Marx’a göre özel mülkiyet
üzerinden inşa edilmiş bir toplumu, özellikle kapitalizmi aşmanın yolu
devrimden geçer. Devrim gerçekleştirildikten sonra özel mülkiyet üzerinden inşa
edilmiş tüm kurumları ve kurgulanmış insanı toplumsal insana dönüştürmek,
böylece insanın kurtuluşunu sağlayarak onu gerçek anlamda insanlaştırmak
gerekiyor.
Marx'a göre kapitalist
toplumdaki devlette özgürlük ancak egemen sınıfın koşulları altında gelişen ve
bu sınıfın üyesi olan bireyler için söz konusudur. Oysa sosyalist devrimin
yaratacağı gerçek toplumda bireyler kendi özgürlüklerini kolektif birlik içinde
elde ederler. Ancak bu özgürlüğü elde etmek için devleti yıkmaları
kaçınılmazdır.
Marksist literatürde
sivil toplumla ilgili ayrıntılı tartışmalar İtalyan düşünür Antonio Gramsci
tarafından yapılmıştır. Bugün Marksist kesimde sivil topluma ilişkin gelişmiş
olan olumlu yaklaşımlar bu düşünürden kaynaklanmıştır. Sivil toplum kavramını
Gramsci, hegemonyanın kültürel ayağı olarak kabul eder. Gramsci'ye göre
hegemonyanın biri politik, biri de kültürel olmak üzere iki ayağı
bulunmaktadır. Politik ayağını devlet oluştururken, kültürel ayağını da sivil
toplum oluşturur. Hegemonyanın bu iki ayağı onun sürekliliğini iki mekanizmaya
dayalı olarak sürdürür.
Gramsci, Hapishane
Notları adlı eserinde aşkın devlet anlayışından büyük ölçüde ayrılmakta ve
devletin araçsal, özel, ikincil ve geçici olmak üzere dört özelliği üzerinde
durmaktadır. Devlete ilişkin görüşleri itibariyle Gramsci, liberal bir düşünce
çizgisine yaklaşmaktadır. Gramsci'de
devlet sürekliliğini sağlamak için hegemonyanın sert yüzünü, yani zor ve ceza
boyutunu teşkil ederken, sivil toplum hegemonyanın ikna boyutunu oluşturur.”
Bu anlamda hegemonya sadece politik liderleri ve organizasyonları kapsamaz,
aynı zamanda sivil toplum örgütleri ve liderlerini de kapsar. Bir bakıma
hegemonya sadece devleti biçimlendirecek bir iktidar öngörmez, aynı zamanda
toplumun tümünü şekillendirecek bir genel irade öngörür. Bu iradenin
oluşmasında sivil toplumun önemli bir işlevi vardır.
Bu noktadan sonra Batı'da
sivil toplum tartışmalarına ilişkin iki dönemleme yapılabilir. Birincisi ulus
devletin bir sonucu olarak on yedinci yüzyıldan itibaren tartışma gündemine
gelen ve on dokuzuncu yüzyıla kadar tartışılmış olan “klasik” sivil toplum
tartışmaları diyebileceğimiz dönem. İkincisi ise doğrudan doğruya sosyal
grupları esas alan bir çözümleme biçimi olarak 1960 sonrası gelişen ve “modern”
olarak tasnif edebileceğimiz dönem. Ancak her iki dönemin ve her iki dönemdeki
kavramlaştırmaların da ortak özelliği sivil toplum kavramının “analitik” bir
kavram olarak ele alınmasında görülmektedir. Başka bir deyişle, sivil toplum
kavramı, gelecek topluma ilişkin bir projesi olmaktan çok var olan toplumsal ve
siyasal yaşamı anlamak için geliştirmiş olan analitik bir kavram olmuştur. Bu
anlamıyla sivil toplum, var olanı anlama, anlamlandırma ve sistematize etme
anlamında sosyolojik araç olarak kullanılan bir kavram olup, herhangi bir
ideolojik ve siyasal projeye hizmet eden kavram değildir.
Oysa sivil toplum
kavramının Türkiye'ye gelişine baktığımızda bu kavramın daha çok “taktiksel”
bir kavram olarak kullanılmakta olduğunu görmekteyiz. Gerçi 1980 öncesi dönemde
de Osmanlı/Türk siyasal yapısını anlamada bir araç olarak sivil toplum
kavramını kullanan Türk siyaset bilimcileri olmuştur. Ancak, kavram 1980
sonrası dönemde özellikle de sosyalist rejimin yıkılma sinyalleri vermeye
başlamasıyla birlikte, gelecek toplum projelerine karşılık gelen bir kavram
anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Sivil toplum kavramını 1980 sonrası
dönemde Türkiye'ye taşıyan sol aydınların, sivil toplumu, sanki gerçekleşemeyen
sosyalizmi ikame edici bir proje olarak kullandıklarını görüyoruz.
Böyle olunca sivil toplum adeta Türkiye'de olmayan, ancak olması
gereken bir toplum projesi haline geldi.
1980'li yılların hemen
başından itibaren dünya çapında yükselen özelleştirme, liberal iktisadi
politikalar, neomuhafazakârlık, insan hakları, çevrecilik, kadın hakları,
dinsel haklar, etnik haklar, çok kültürlülük, sivil toplum vb. konular Türkiye
sınırlarından içeri girmiş, burada da kendine bir gündem bulmuştur. Bu nedenle
sivil toplum kavramının, Türkiye'de taktiksel kullanımının yanı sıra, biraz da
uluslararası düzeydeki gelişmelerin bir sonucu olarak gündeme geldiğini
söyleyebiliriz. Ancak sivil toplum kavramının, hangi amaçla kullanılırsa
kullanılsın 1980 sonrası Türkiye'sinin siyasal ve toplumsal yapısını anlamada
önemli bir analitik kavram olduğunu düşünmekteyiz.
Sivil Toplumun Dönüşü
Sivil toplum kavramı, on
dokuzuncu yüzyıl boyunca yoğun biçimde tartışılırken, yirminci yüzyılın
başlarından itibaren bu kavram tartışma gündemindeki önemini yitirdi. Bu konuda
iki gelişmenin etkin olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan biri, Batı Avrupa'da
sivil toplumdan çok, temsili demokrasinin konuşulmuş olması, ikincisi de
sosyalist rejimlerde sivil toplumun değil, siyasal toplumun ön plana çıkması
olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ulus devletlerin
şekillenmesiyle birlikte grup eksenli sivil toplum, yerini demokrasilerde
temsil sorununa bıraktı, Nitekim yirminci yüzyılın ortalarına kadar siyaset
düşüncesindeki temel tartışmalar temsili demokrasi mekanizması etrafında
yoğunlaşmıştır. Bu çerçevede daha çok siyasal katılımın şekli, temsili
demokrasinin kurumları, parti sistemleri, hukuksal düzenlemeler, demokratik
kurum ve kuruluşlar tartışma gündemini işgal etmiştir. Yirminci yüzyılın
başlarına geldiğimizde Batı Avrupa ülkelerinde liberal demokrasi
etrafındaki yoğun tartışma ve gelişmeler aktif sosyal katılımı öngören
demokrasinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Bireyler dinsel, ekonomik, kültürel,
ideolojik, sınıfsal ve etnik farklılıklar etrafındaki kimliksel yaşayış ve
pratiklerini özel alanda yaşamakla sınırlı kalmamış, bunları kamusal alana da
taşımaya başlamıştır.
Sivil toplum kavramı
böylece 1960'lı yıllara kadar fazla da irdelenmeyen bir kavram haline geldi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu kavramın yeniden canlandığını görmekteyiz.
Sivil toplum kavramını tartışma gündemine getiren gelişmelerin başında gelişmiş
kapitalist ülkelerde özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrışmanın ortadan
kalkmış olması yatmaktadır. Modern siyasal teoride özel alan, devletin
dışındaki bireysel yaşam, aile ve ekonomik yaşamı ifade etmek için kullanılan
bir kavramdır. Kamusal alan ise siyasal kurum ve faaliyetlerin odaklandığı alan
olarak kabul edilir. Oysa 1950'lerden itibaren gerçekte bireysel yaşam, aile ve
ekonomik faaliyetleri kapsayan özel alan kamusal alanla bütünleşme sürecine
girdi. Refah devleti şemsiyesinin yayılmasıyla birlikte çok belirgin biçimde
devlet, kurum, kural ve normlarıyla özel alanın en ince titreşim noktalarına
kadar sirayet etti. En sivil ve sıradan bir yaşam düzeyi olan evlenme ve boşanma
pratiği bile devletin faaliyet alanları içinde yerini aldı. Özel-kamusal alan
bütünleşmesi, geleneksel olarak özel alanla sınırlı tutulan farklılıkların
kamusal alanda bir anda gün yüzüne çıkmasına yol açtı.
Sivil toplumun canlanmasını
sağlayan bir diğer faktör de uluslararası platform oldu. İkinci Dünya
Savaşı'ndan sonra giderek devletler üstü bir konuma geçen uluslararası resmi ve
gönüllü kuruluşlar her şeyden önce devletleri mutlak ve nihai otoriteler
olmaktan çıkardı. Gerek Birleşmiş
Milletler gibi geniş çaplı uluslararası kurumlar, gerekse Avrupa Birliği gibi
bölgesel oluşumlar, çevre, kadın hakları, dinsel haklar, çocuk hakları, insan
hakları ve demokratik kurum ve normlar gibi birtakım politikaları üye
devletlerin politikaları arasına sokarak, bir yandan devletler üstü bir üst
mekanizma oluşturmuş; bir yandan da bu haklar etrafında gelişen yerel sivil
toplumsal hareketlerin canlanmasını sağlamıştır. Özellikle devlet üzerinde
yer alan aristokrasi gibi geleneksel formlardan yoksun ülkelerde devletlerin
keyfi politikalarının önüne geçilmiş ve bireylerle uluslararası platform
arasında bir köprü kurularak bireylerin sivil yaşamlarında devletlerine
karşı daha cesur olmaları sağlanmıştır. Uluslararası platformda gelişen
devletler üstü, uluslararası boyutlu gönüllü kuruluşları hesaba kattığımızda,
sivil toplum oluşumlarının küresel düzeyde de ne kadar önem kazandıkları bir
kez daha anlaşılır.
Bilgi Çağında İdeolojik
Devlet ve Sivil Toplum
Geleneksel toplumlarda,
devlet bir anlamda her şeydir ve meşruiyetini geleneksel değerlerden alır.
Ancak, aslında ciddi bir meşruiyet sıkıntısı da çekmez. Çünkü geleneksel
toplumda devlet, egemenlik hakkını ve gücünü kimseyle paylaşmak durumunda
değildir. Kadir-i mutlak bir otorite olarak devlet, toplumsal yaşamın en ince
ayrıntısına kadar sirayet etmese de siyasal otoritesini bir başka güçle
paylaşma gereği görmez.
Zira siyasetin kendisi
sınırlı bir alandır ve o alanda da bulunan ancak devlettir. Oysa modern
toplumda devlet, gücünü, başka bir deyişle egemenliğini, toplumla ve vatandaşla
paylaşmak durumundadır. Modern dünyanın siyasal yapısının yegâne tarzı olan
demokratik rejimlerde devlet yasal, siyasal ve toplumsal denetim mekanizmaları
tarafından denetlenmekte, böylece siyasal alana başka unsurları da dahil
etmektedir. Oysa postmodern toplum olarak nitelendirilen ve büyük ölçüde de bu
nitelemeyi hak eden 1980 sonrası demokratik dünyada ise devletler,
egemenliklerini uluslararası platformlarla paylaşmak durumuna gelmişlerdir.
Uluslararası hukuk, ulus ötesi enformasyon, çevre, kadın hakları, insan
hakları, özgürlük gibi küresel değerler karşısında devletler kendi vatandaşları
üzerinde nihai güç olmaktan çıkmışlardır.
Sivil toplum, bilgi
toplumu ve postmodernizm gibi tartışmaların örüp sarmaladığı ve büyük ölçüde de
siyasal değerlere yansıdığı bugünün dünyasında artık tek tip bir vatandaşlıktan
söz etmek oldukça güç olmuştur. Ulus devletin vatandaşı olan birey, postmodernizmin
etkisi altında kendi grubunun meşru bir parçası haline gelirken, bilgi
toplumunun küreselleştirici etkisiyle aynı birey, küresel değerlerle bütünleşme
durumuna gelmiştir. Bu bakımdan, artık grupsal, ulusal ve küresel olmak üzere
üç tür vatandaşlıktan söz etmek durumundayız. Birey bu alanlardan yalnızca
ulusal vatandaşlık karşısında hak ve yükümlülüklere birlikte sahip iken, diğer
iki alanda yükümlülükten çok ekstradan haklara sahip olmaktadır. Kısaca,
grupsal bağlarla küresel değerler bireyi ulus devletler karşısında güçlü bir
konuma getirmiştir.
Uluslararası platform,
aynı zamanda devletleri kendi semalarındaki nihai güç ve otoriteler olmaktan
çıkarmıştır. Avrupa'da demokratik devletin vatandaşlar ve sosyal sınıflar
arasında bir aracı kurum olarak gelişmesinde, devleti üstten kuşatan
aristokrasinin önemli bir rolü vardır. Hatta aristokrasisi kesintiye uğramadan
devam eden ülkelerde aristokrasi demokratik rejimin önemli dayanaklarından
birini teşkil etmiştir. Devletlerin üzerinde yer aldıkları için aristokratik
sınıf devlet elitinin nihai güç olmasını, böylece otoriter politikalara
sapmasını önlemiştir, Amerika'da ise olmayan aristokrasinin yerini güçlü sosyal
gruplar almışlardır. Sosyal grupların adeta bir yıldızlar topluluğu gibi
siyaset dokusunu ördüğü Amerikan demokrasisinin temel karakteri bu bakımdan
plüralizm olmuştur. Oysa yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra ne
plüralizmin olduğu ne de aristokrasinin ayakta kalabildiği Doğu Avrupa, Asya,
Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu ülkelerinde demokrasi yerine ceberut
devletler gelişmiştir.
İkinci Dünya Savaşından
sonra giderek ulus devletleri kuşatacak şekilde genişleyen uluslararası
platform, devletleri bağlayıcı değerler sistemi üretmeye başladı. Böyle olunca
dünyaya kapalı totaliter rejimler bile uluslararası denetime açılmış, böylece egemenlik
hakkından ödün verir duruma gelmişlerdir. Bugün
çevre, kadın hakları, insan hakları, demokratikleşme konularında uluslararası
antlaşmalara imza atan devletler önemli ölçüde bu antlaşmaların beraberinde
getirdiği denetim mekanizmalarına açık hale gelmişlerdir. Türkiye'nin
Helsinki İzleme Komitesi raporlarıyla adeta abluka altına alınması ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesince ceza yağmuruna tutulması bu konudaki canlı
örneklerdir. Uluslararası anlaşmalara imza atmayan devletler de uluslararası
denetime ve uluslararası düzeyde örgütlenen sivil toplum örgütlerinin baskısına
maruz kalmaktadırlar.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 413 / Nisan 2025
0 Yorumlar