Ulusların Yükselişi,
sanayileşme sürecinin tesadüfi olmayıp sıralı evrelerden geçtiğini ve
sanayileşmenin donanımdan ziyade yazılımla ilgili bir kapasite geliştirme
süreci olduğunu açıklamaya çalışır.
Sömürge gerçeğinin yok
sayılarak sanayileşmeyi açıklamak mümkün olmadığı gibi, öncü sömürge devletleri
olan İspanya ya da Portekiz'in değil de neden İngiltere’nin sanayileşmenin
öncüsü olduğunun sebebini de açıklamaya çalışır.
Başarılı sanayileşmenin
hemen her zaman imalat sanayini destekleyen politikalarla mümkün olduğunu
ayrıntılarıyla açıklayan eser bugün ne yapmalı sorusunun cevabını da
odaklanmıştır.
Coğrafi
keşiflerden önce ve sonra hem eski hem de yeni dünya düzeninde sanayileşme adım
adım nasıl gerçekleştirildi? Sömürgeleştirme yolunda hangi stratejiler
uygulandı? İleri sanayi ülkeleri nasıl bu kadar gelişebildiler? Türkiye
sanayileşmenin neresinde? Türkiye'ye uygun sanayi ve teknoloji politikaları
hangileri? Yerlileşme ne işe yarar? Bu ve benzeri sorulara cevap arayan eserin
ilk baskısı İngilizce olup yayınlandığı dönemde önemli oranda ilgi
uyandırmıştır.
Önsöz
Bu kitabın içeriği basit
ancak güçlü bir iddia ile aynı özellikteki bir gözleme dayanmaktadır. Söz
konusu iddia; sanayileşmenin ekonomik açıdan faydalı olduğu fakat maliyetli,
riskli ve karmaşık bir süreci de içerdiğidir. Birçok insan sanayileşmeyi ülkesindeki
fabrika sayısıyla karıştırır. Aslında sanayileşme bir “kapasite
geliştirme" sürecidir; bu manada sanayileşme donanımdan ziyade yazılım ile
ilgilidir. Sanayileşme süreci sıralı bazı evrelerden geçer ve dünyanın birçok
ülkesi bugün bu konuda geri evrelerdedir. Bununla birlikte, bir ülke
sanayileşmenin sonraki evrelerine doğru ilerleme imkânı bulursa sanayileşmeden
sağladığı ekonomik kazançlar da artar. Bir başka deyişle, bugün dünyada çok az
ülke sanayileşme sürecinin ileri safhalarına erişebilmiştir ve bu ülkeler bugün
dünyanın en zengin ülkeleridir.
Kitabın dayandığı gözlem
ise modern çağda yaşanan hiçbir sanayileşme sürecinin tesadüfi olmadığıdır.
Başarılı sanayileşme her zaman imalat sanayini destekleyen birtakım
politikalara dayanmaktadır. Bunlara, “sanayi politikaları” diyoruz. Sanayi
politikaları gerçekten etkili, verimli olmuş mudur? Bu politikalar başarılı
sanayileşmenin ardındaki tek itici güç müdür? Ve daha iyi sanayi politikaları
uygulanabilir mi? Tüm bu ve benzeri sorular konuyla ilgili ve önemli olsa bile
bu gözlem doğru bir gözlemdir.
Dünya ülkeleri açısından
az sayıdaki başarılı sanayileşme örneklerinin 1750'ler (İngiltere ve bazı
Avrupa devletleri), 1830'lar (ABD, Almanya ve sonra Japonya) ve
1950'lerden (Doğu Asya ülkeleri) itibaren üç ayrı evrede yaşandığı
düşünülebilir. Güney Kore, İsveç, Finlandiya ve şimdi Çin gibi ülkeler
sanayileşmeye dayanarak başarılı bir ekonomik kalkınmayı yaşamış nispeten yeni
örneklerdendir.
Bu arada dünya ülkelerinin
çoğunluğu orta-gelir veya (tabiri caizse) düşük-gelir tuzağındadır. Çok az
ülkede karar alıcıların, sanayileşmenin ekonomik kalkınma için temel bir
gereklilik olduğunun ve başarılı sanayileşme için uygun politikaların
tasarlanıp uygulanması gerektiğinin gerçekten farkına vardığını görüyoruz. Pek
çok ülkede karar alıcılar sanayi politikalarını görmezden geldi. Büyük kısmı
kalkınma ve sanayileşmeyi politika gündemlerinin ilk maddesi haline
getirmediler veya sanayi politikalarını verimli bir şekilde kullanmayı
başaramadılar.
Sanayi politikası;
devletin kaynakları, özel ve finansal sermaye ile iş gücü ve girişimcileri
imalat sanayine yönlendirerek ekonominin üretim biçimini değiştirmeyi amaçlar.
Söz konusu politikalar, diğer “yapısal politikalar” gibi, ekonominin uzun
vadede büyüme performansını artırmak üzere tasarlanıp uygulanır. Özellikle uzun
vadede büyüme performansını artırarak ülkelerin orta-gelir tuzağı denilen
problemi aşmalarını sağlamayı hedefler.
Elinizdeki kitap üç
bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm sanayi ve uluslararası ticaret tarihiyle
ilgilidir ve bu bölümde günümüzün bazı büyük sanayileşmiş ülkelerinin bunu
nasıl başardıkları, seçilmiş tarihi gerçeklere dayanan bir bakış açısıyla
anlatılmaktadır.
Birleşik Krallık'ta
Sanayi Devrimi 18. yüzyılda başladı. Bu bir tesadüf değildi; sanayi
politikaları olarak tanımlayabileceğimiz değişiklikler Britanya adasının
güneyinde çok daha önceleri başlatılmıştı. Bu değişim 15. yüzyıldan
sonra Birleşik Krallık'ın merkantilist, sömürgeci, hegemonyacı ve acımasız bir
krallık haline gelmesiyle hızlandı. İspanya ve Portekiz krallıkları benzer
merkantilist, acımasız ve hegemonyacı tarihleriyle İngiltere'den önceki
örneklerdi. Ancak her iki ülke de sonunda sanayi politikalarını kullanmayı
başaramadıklarından sanayileşemediler. Portekiz ve İspanya, önceki yüzyıllarda,
kayda değer miktarda gümüş ve altını Güney Amerikadan yağmalayarak ülkelerine
taşımalarına rağmen 20. yüzyıla fakir ülkeler olarak girdiler; çünkü kurdukları
düzen maden çıkartma ve talan etme anlayışından öteye geçememişti.
İngiltere,
sanayileşmesini sağlayacak ithal ikamesi gibi politikaları 14. yüzyıl gibi
erken bir dönemde kullanmaya başlamıştı. 19. yüzyılda, küresel imparatorluğunu
kurduktan sonra uyguladığı sanayi politikaları ile sömürgelerini hammadde
tedarikçisi (hammadde fiyatlarını İngilizler belirlemiştir) ve anakarayı da
üretm merkezi olarak kullanmayı hedefledi: Denizcilikle ilgili yasalar ve
koloni kanunları ile sömürgelerinde kısıtladığı sınai üretim faaliyetleri ve
zorla uygulatılan üçgen-ticaret gibi araçlar, geniş bir coğrafyada yapılan
uluslararası ticarette İngiltere'ye tekel olma gücünü kazandırdı ve
hazırlıksız, politik ve askeri olarak zayıf (Çin gibi) pazarlara zorla serbest
ticaret anlaşmaları (Doğu Asyalılar buna adil
olmayan anlaşmalar demekte) imzalatarak sanayi ürünlerinin ihracı için yeni
pazarlar açmış oldu. Bunların sonucu İngiltere için etkileyici bir başarı oldu.
En azından bir süre için, İngiltere dünyanın üretim ve ticaret merkezi haline
geldi, dünyanın farklı yerlerinden düşük fiyatlı hammadde topladı ve ürettiği
mamul sınai ürünleri sömürgelerine ve diğer pazarlara yaydı.
Sanayi devrimlerini
İngiltere'den sonra yaşamış günümüz sanayileşmiş uluslarının tümü bunu kalkınma
döngülerinin farklı evrelerinde sanayi politikalarını kullanarak
başardılar. Fransa, ABD, Japonya, Almanya ve Rusya bunu doğrulayan en popüler
örneklerdir. Her birinde bir ya da birden çok lider ekonomik (ve sosyal)
reformlar ile sanayileşmede ısrarcı olmuştur. Bunu ülkeleri için, hem askeri
hem de siyasi anlamda güçlü olmak adına yapmışlardır. Böylelikle sanayileşme
hem askeri hem de siyasi bir güç elde etmek için kullanılan bir araç haline de
gelmiştir.
Kitabın ikinci bölümü
üretim ve ticaret dengesi konularını ele almaktadır. Bu bölümde bazı temel
soruların cevapları verilmeye çalışılmıştır. Neden (imalat) sanayi üretimi?
İmalat sanayinin ekonomik açıdan özel bir yeri ve önemi var mıdır? Sınai üretim
yoksulların işi midir, yoksa zenginlerin mi? Dünyada sanayi üretimini kim
yapmaktadır ve kim, neyi ihraç etmektedir? Bunlara benzer konularla birlikte
İkinci Bölüm'de; üretimin verimliliğin, inovasyon ile hizmetlerin de istihdamın
kaynakları olduğu anlatılmaktadır.
Katma değer ülkelerin
ekonomik büyüklüklerini gösteren temel kıstas olan Gayrisafi Yurtiçi Hasıla'nın
(GSYH) temelidir. Zira ülkede mal ve hizmet üreten bütün birimlerin katma
değerinin toplamı GSYH'dir. Ancak, oldukça popüler bir kavram olsa da katma değerin
teknik olarak tanımı tam olarak bilinmemektedir. Bu kısımda katma değer ve
sanayileşme ve sanayi politikalarıyla ilişkisi de ele alınmaktadır. Paul
Krugman da dâhil birçok iktisatçının düştüğü “basit verimliliğin büyümenin tek
belirleyicisi” olduğu yanılgısı da bu kısımda basit örneklerle açıklanmaktadır.
Böylece sanayi politikalarının hedefinin,
basit verimliliğin artırılmasından çok teknoloji ve markalaşma boyutlarıyla “katma
değeri yüksek” ya da “stratejik” sektörlere geçiş yapmak gerektiği
anlatılmaktadır.
Günümüz dünyasında “küresel
dengesizlikler” her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Bu dengesizlikleri
bazı ülkelerin büyük ticaret açıkları ile diğerlerinin ticaret fazlalıkları
yaratmaktadır, bu da sanayi politikalarıyla sıkı sıkıya
ilintilidir. Dış ticaret fazlası, ülkede büyümeyi ve istihdamı
artırır; ticaret açığı da tersine büyüme ve istihdamı düşürür. “İhracata dayalı
büyüme” Almanya, Güney Kore, Japonya ve Çin gibi ülkelerin büyümelerini
açıklayan bir olgudur; öyle ki ticaret fazlası olmadan bu ülkelerin büyüme
oranları daha düşük seviyelerde kalırdı. Öte yandan, özellikle “gereksiz”
ithalat sonucu oluşan dış ticaret açıkları, ithal eden ülkeler için daha az
büyüme ve daha çok işsizlik anlamına gelir. Sınai üretim, toplam dünya ithalat
ve ihracatının büyük bir bölümünü oluşturduğundan, imalat sanayi büyüme ve
genel anlamda istihdam için hayati derecede önemlidir.
Kitabın üçüncü bölümü
sanayi politikalarını anlatmaktadır. Bu bölümde bir ülkenin sanayileşmenin
hangi evresinde olduğunu anlamamıza yarayacak sanayileşme süreçlerinden
bahsedilmektedir. Genel olarak sanayileşme, zamanla gerçek üretim deneyimini
maddileştiren bir kapasite yaratma sürecidir. Beşeri ve kurumsal becerilerin
gelişmesini gerektirir.
Her üretimin üreticisine
para kazandırmayacağının altını çizmekte de fayda vardır. Tebessüm Eğrisi, bazı
sınai üretim biçimlerinin şirketler ve ülke için önemsiz miktarlarda para
kazandırdığını hatırlatır. Ancak diğer sanayilerle olan bağlantılar ve öğrenme
gücünün, bireylerin sahip olduğu üretici firmalardan ziyade toplumun geneline
olan etkisi sayesinde üretimin her zaman olumlu etkileri bulunur.
Eğer sanayileşme tesadüfi
olmuyorsa o halde birtakım politikalarla oluşmaktadır. Bu durumda hangi
politikalar uygulanmalı ve bu politikaları kimler yapmalıdır? Stratejik
sektörler mi seçilmelidir? Bu sektörler nasıl belirlenir? Bilim, teknoloji ve
yenilik (BTY) politikalarıyla sanayi politikaları nasıl eş güdümlü hale
getirilmelidir? Bu konular da Üçüncü Bölüm'de yer almaktadır. Sıklıkla
“stratejik sektörler”den bahsedildiğini duyarız. Ancak, ekonomik açıdan
bakıldığında bir sektörün “stratejik” olup olmadığına dair bir fikir birliği,
hatta analitik bir çalışma dahi yoktur. Diğer taraftan, Doğu Asya ülkelerinin
sanayileşmedeki başarıları, çoğunlukla, “kazananları seçme” özelliklerine
dayandırılır; bu ise söz konusu ülkelerin elektronik, gemi inşası ya da
otomotiv gibi “stratejik” sektörleri seçtikleri anlamına gelmektedir. Kitabın
bu bölümü stratejik sektörleri tanımlayıp sıralayacak analitik bir çerçeve de
önermektedir.
Sanayileşme sürecinin
başarısı; sanayi şirketleri kadar sınai girişimciler, sınai iş gücü ve
yöneticileri ile sanayi finansmanının da dâhil olduğu sanayi katmanının
kapasitesine bağlıdır. Şüphesiz başarılı bir sanayi politikasının yolu hem
devletin hem de sanayi katmanının kapasitelerinden geçer. Yetersiz sanayi
katmanı kapasitesi, iyi sanayi şirketlerine rağmen sanayileşme sürecini
başarısız kılabilir. Yani sanayi politikası sadece sanayi şirketlerini değil,
tüm sanayi katmanını hedeflemelidir. Sanayi politikasını devlet tasarlayıp
uyguladığına göre “devlet (yönetim) kapasitesi” de sanayi politikasının
başarısında anahtar rol oynar. İşte Doğu Asya'nın Kalkınmacı Devletleri'nin
başarısının sırrı devlet kapasitesindedir.
Mîsak Dergisi
Sayı:411 / Şubat 2025
Sanayileşme Hiçbir Zaman
Tesadüfen Gerçekleşmedi: Sömürgeleştirme, Tekelleştirilmiş Ticaret ve
Sanayileşme
16 Ağustos 1838'de,
İstanbul'da Osmanlı İmparatorluğu ile Büyük Britanya arasında serbest ticaret
anlaşması imzalandı. Anlaşma; Osmanlı'nın iç pazarını, sanayi devrimini
tamamlamış İngiltere'nin cazip sanayi ürünlerine açtı. Kısa bir süre sonra
anlaşmanın kapsamı Fransa, Hollanda ve Belçika gibi diğer sanayileşmiş devletlerle
genişletildi. Anlaşmayla gümrük vergileri düşürülüyor ve yabancı tüccarlara
bazı avantajlar sağlanıyordu.
Anlaşma, aynı zamanda,
Osmanlı'nın ürettiği hammaddelerin İngiltere ve Avrupa'nın diğer sanayileşmiş
ülkelerine ihraç edilmesini de garanti altına almıştı. Avrupa sanayisinin artan
hammadde ihtiyacını karşılamak üzere sanayileşmemiş Osmanlı İmparatorluğu; bu
ülkelere pamuk, tütün, üzüm, bakır, demir ve benzeri ürünleri satabilecekti.
Evvelce, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik politikası halkın mallara sınırsız
erişimi ilkesine (iaşe anlayışına) dayalıydı; başka bir ifadeyle transit
ticaret teşvik edilirken birçok üründe ihracat teşvik edilmemişti.
Serbest ticaret anlaşması
imzalandığı zaman Büyük Britanya ve benzeri ülkelerdeki üreticilerin, henüz
sanayileşme devrimini yaşamamış Osmanlı'daki rakiplerine (daha doğrusu
zanaatkârlara) göre bazı önemli rekabet avantajları bulunmaktaydı. İlk
olarak, yüksek ölçek ekonomisi sayesinde İngiltere'deki birim üretim
maliyetleri Osmanlı İmparatorluğu'ndakilerden daha düşüktü. İkinci olarak,
İngilizlerin mamul malları ve bunların ambalajları Osmanlı'daki geleneksel
görünümlü ürünlerden daha cezbediciydi. Böylece İngiliz milli markasına sahip
ürünler, Osmanlı tüketicilerinde hayranlık uyandırmaktaydı. Tüketiciler İngiliz
ve diğer Avrupa menşeli ürünleri statü sembolü olarak görmekteydi. Üçüncü
olarak, Avrupalı firmaların ürettiği bazı ürünler Osmanlı İmparatorluğu'nda
üretilmiyordu.
Serbest ticaret anlaşması
ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki üreticiler, kendilerine
göre daha gelişmiş ve hazırlıklı rakipleri karşısında daha önce
karşılaşmadıkları bir rekabet ortamına girdiler. Geleneksel, düşük ölçekli ve
daha çok el işçiliğine dayalı üretim yapan Osmanlı üreticileri, Büyük
Britanya'nın sanayileşmiş modern üreticileriyle baş edemedi. Sonuçta, ortaya çıkan rekabet Osmanlı'da
geleneksel üretim modeline son verdi. Birçok iş yeri (örneğin tekstil
üreticileri) anlaşma yürürlüğe girdikten sonra kapandı. Özel şirketler modern
imalathaneler kurabilmek için gerekli parasal ve beşeri kaynaklara da sahip
değildi. Osmanlı'nın modern üretim modeline geçmesinin yolu böylelikle kapanmış
oldu. Sanayi yerine ithalatçılık, temsilcilik gibi iş alanları gelişti.
Anlaşmadan sonra gümrük
vergileri kalkarken iç taşımacılık vergilerinin devam etmesi, yerli
üreticilerin uluslararası rakipleriyle baş etmesini daha da zorlaştırdı. Daha
da önemlisi, Osmanlı hazinesi ithalattan elde edeceği vergi gelirlerinden
mahrum oldu. Kısacası, Osmanlı karar alıcılarının kapsamlı kalkınma
politikaları geliştirmemesi, serbest ticaret anlaşmasının ekonomiye büyük zararlar
vermesine sebep oldu.
Bununla birlikte, kısa
bir sürede dağılacak olan Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın ikinci yarısında
bu deneyimi yaşayan ilklerden olsa da tek ülke değildi. Dönemin birçok
gelişmemiş ülkesi aynı tecrübeyi yaşadılar. Osmanlı idarecilerinin bilmedikleri
şey imzaladıklarının bir “tip sözleşme” olduğuydu. Keza Büyük Britanya ve
zamanın diğer gelişmiş ülkeleri aşağı yukarı aynı metne sahip serbest ticaret
anlaşmalarını başta Asyadakiler olmak üzere birçok ülkeye imzalatacaklardı. Bu anlaşmaların çoğu 19. yüzyılda güçlü
devletlerin askeri ya da siyasi baskısı altında imzalandı. Bu yüzden, önce
Çinliler, daha sonra Japonlar ve Koreliler bu anlaşmaları adil olmayan
anlaşmalar olarak adlandırdılar.
19. yüzyılda dünya bu
noktaya nasıl gelmişti? Sömürgeciler (özellikle Büyük Britanya) topraklarını
nasıl genişletmişti? Bu ülkelerde sanayileşme rastlantı eseri mi olmuştu?
Britanya'nın geniş topraklara sahip olması sanayileşmesine ne ölçüde katkıda
bulunmuştu? Ya sömürülen ülkelerdeki sanayileş(me)me? Kitabın ilk kısmı bu
soruların cevaplarını aramaktadır. Bu kısımda ayrıca; İngiltere'den sonra
sanayileşmeyi başaran Fransa, Almanya, Rusya, Japonya ve Amerika Birleşik
Devletleri gibi ülkelerde sanayileşmenin nasıl başarıldığı da anlatılmaktadır.
Amerika'daki İngiliz
Sömürgelerinin Ekonomisi
Başlangıçta, Amerika'daki
İngiliz sömürgeleşmesi ekonomik olarak ne kârlı ne de sürdürülebilirdi.
Sömürgeciler birçok zorlukla karşılaştı. Yeni topraklarda yeteri kadar nüfus
yoktu ve bu topraklardan ekonomik getiri hemen elde edilemedi. Ancak zamanla,
yerleşimler yerleşimcilere, sömürgeci şirketlerin ortaklarına ve krallığa
meyveler vermeye başladı.
Sömürgeci şirketlerin
ekonomisi basitti. İngiltere'de bir fırsat yakalayamamış gönüllüler kolonilere
bir ücret almadan yollanıyorlardı. Gönüllülerden, bunun karşılığında, çalışarak
borçlarını ödemeleri ve böylece şirketlere para kazandırmaları bekleniyordu.
Gelir yaratmak için özellikle tarım veya maden ürünlerinin üretilmesi ve ihraç
edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden koloniler her ne üretebiliyorlarsa
anavatanlarına ihraç etmeyi hedeflediler. Bunun için de İngiltere'den teçhizat
ve diğer mallar ile Afrika'dan köle ithal ettiler. İngiliz kolonileri 1620'de tütün çiftliklerinde kullanmak üzere ilk
köleleri ithal etti. Topraklar yerli halktan, kan dışında hiçbir bedel
ödenmeden zorla alındığından yatırım maliyeti çok düşüktü. Kadın-erkek,
çoluk-çocuk herkes çalıştığından iş gücü çok ucuzdu. Afrikalı köleler ve Avrupa’dan
gönderilen mahkûmlar da bu iş gücüne sonradan katıldı. Köleler ölene kadar
çalışıp yerlerini alacak çocuklar yaparken mahkûmlar hapiste kalmak yerine
mahkemelerin karar verdiği belli bir süre sonuna kadar sömürge topraklarında
çalıştılar.
Yeni yerleşenler
olabilecek her şeyi ihraç ederken, tütün ihraç malları arasında, Avrupa'nın bu
mala talebinin artmasıyla birlikte önemli bir yere sahip oldu. Öyle ki 17. ve
18. yüzyıllarda tütün, İngiliz kolonilerinin Amerika'da ayakta kalıp
geçinmelerini sağladı. 1612'de John Rifle'ın Virjinya'da yetiştirdiği tütünü
İngiliz tüketicileri beğenince, bir yüzyıl öncesi başarısız olunan bu ürün
sayesinde İngiliz kolonilerinin hayatta kalabilecekleri tescillendi. Virjinya
tütünü, esasında Trinidad'da yetiştirilen yumuşak içimli bir çeşit olan Orjnoco
tohumlarından elde edilmişti. Koloniler İngiltere'den neredeyse sınırsız bir
tütün talebiyle karşılaştılar. Öyle ki 1619'da 20.000 libre olan tütün ihracı,
1699'da hızla 22 milyon libreye çıktı. İngiltere'ye kolonilerinden ithal edilen
tütün İspanya'dan ithal edilen tütünün yerini aldı. Böylece İngiliz Krallığı,
İspanya'yla olan ticaret açığını azaltmış oldu.
Amerikadaki koloniler 17.
yüzyılda tütünün yanında başka ürünleri de anakaraya ihraç ettiler. İhraç
edilenler arasında tütüne göre daha az önemli olan çivit, pirinç, kürk ve
kereste vardı. Nakde hızla dönüştürülebilen pamuk için ise ilk sömürgeciler
yaklaşık iki asır beklemek zorundaydı. Pamuk, ancak İngilteredeki Sanayi
Devrimi'nin ilk safhası tamamlandıktan sonra tütünden daha önemli bir ihraç
ürünü haline gelecekti.
İngiliz Sömürge
İmparatorluğu ve Sanayi Politikası: Korumacılık, Tekelleştirilmiş Ticaret ve
Sanayileşme
Büyük Britanya'da Sanayi
Devrimi 18. yüzyılın ortalarında başladı. Önceki politikalar göz önüne
alındığında, Sanayi Devrimi'nin Büyük Britanya'da ortaya çıkması bir sürpriz
değildi. Sanayi Devrimi'yle birlikte hızla artan verimlilik sayesinde adanın
dünya sanayi üretimindeki payı 1760 yılında yüzde 1.9'dan 1860'ta yüzde 19.9'a
yükseldi. Oysa 1860'larda ada nüfusunun 1.2 milyarlık dünya nüfusu içindeki
payı sadece yüzde 2 idi.
Sanayi Devrimi'nin o
dönemde toprakları dünyaya büyük ölçüde yayılmış bir imparatorluğun merkezinde
ortaya çıkması, bu devletin uyguladığı politikaları etkiledi. İmalat kapasitesinin büyümesiyle Büyük
Britanya'da iç piyasa hızla doyum noktasına ulaşınca, yabancı pazar arayışı
şiddetlendi. Ancak, diğer Avrupalı ulusların korumacı politikaları ve
bunların büyüklükleri İngilizlerin sanayi mallarını büyük miktarlarda Kıta
Avrupa'sına ihraç etmelerine engel olunca, yeni pazarlar daha da uzak yerlerde,
sömürgelerde, aranmaya başladı.
Yeni pazarlara açılma
dışında İngiliz sanayisi, giderek artan ölçüde hammaddeye ihtiyaç duyacaktı.
Bazı önemli hammaddeler, örneğin pamuk, elverişsiz iklim şartları yüzünden
Büyük Britanyada üretilememekteydi. Diğer hammaddeler de iç piyasada yetersiz
miktarda bulunabildiğinden ya da İngiliz kontrolünde olan Hindistan gibi
ülkelerden çok daha düşük fiyata satın alınabildiğinden ithal edilmekteydi.
19. yüzyılın ikinci
yarısında İngiltere; dünya demir, kömür ve linyit üretiminin yarısını yapar
duruma geldi. Ayrıca, dünyada üretilen ham pamuğun yarısına yakınını ve ABD ile
Prusya'nın beş katı, Fransa'nın altı katı ve Rusyanın 155 katı kadar enerjiyi
tüketmekteydi.
Sanayi Devrimi ve 18.
Yüzyılda Uluslararası Ticaretin Yayılması
Büyük Britanya tam olarak
ne zaman başladığı tartışma konusu olan Sanayi Devrimi'nin beşiği kabul edilir,
17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'nin kolonilerine gönderdiği mamul
malların ihracatı zaten artmaya başlamıştı; ancak genel kabul gören görüş,
Sanayi Devrimi'nin 18. yüzyılın ortalarıyla sonları arasındaki zaman diliminde
başladığıdır. Devrimin doğuşu Lancashire'daki tekstil sanayi ile olmuştur. Yeni
teknolojik buluşlar tekstilde makineleşmeyi, bu da Lancashire'lı işçilerin
dünyanın en üretken işçileri olmasını sağladı. Veri sayıdaki işçi artık değer
ve miktar olarak daha çok üretim yapılabilmekteydi.
Ancak küçük adanın nüfusu yeni ürünlere doyup
talep büyümesi azalınca, patlayan verimlilik ve üretimle ne yapılacaktı? Neticede
18. yüzyılın sonunda 10.5 milyonluk nüfusa sahip bir ada (bu nüfus 13.
yüzyıldakiyle hemen hemen aynıydı), hızla artan üretimin sadece bir bölümü için
talep yaratabilirdi. Büyük Britanya'nın nüfusu sömürgecilikten ve
sanayileşmeden elde ettikleri zenginlikle, bir asırda dört kat artarak, 1901'de
42 milyona ulaştı. Ancak bu bile sanayi verimliliğinin artışı ile
kıyaslandığında çok azdı.
Yerel pazarın
küçüklüğünün ortaya çıkardığı kısıta verilebilecek cevap çok basittir: İhracat.
Fabrikalarının sürekli çalışması için
İngiltere'nin ihraç pazarlarına ihtiyacı vardı ve fazla üretim tüm dünyaya
pazarlanmalıydı. Bunun sonucunda Manchester, pamuklu dokuma fabrikalarının
merkezi olan bir şehir haline gelirken, Liverpool da bunların ihraç edilip ham
pamuğun ithal edildiği önemli bir iman haline geldi. Bu süreçte İngiliz ihracatçılar, İngiliz
İmparatorluğu'na yeni topraklar katarak ya da diğer devletlere (bazen zorla)
serbest ticaret anlaşmaları imzalatarak dünyanın çeşitli yerlerindeki pazarlara
girdiler. (Baltalimanı Antlaşması/1838 gibi..)
Avrupadaki diğer
ülkelerin rekabeti, korumacılığı ya da en hafifinden engellemeleri karşısında
Birleşik Krallık'ın kolonileri ihracatın büyümesine katkı sağlayacak en önemli
unsurlardı. 19. yüzyılın sonunda İngiltere, tam anlamıyla üzerinde güneşin
batmayacağı bir krallık haline gelmişti. Kontrol ya da etkisi Batı Hint
Adaları'ndan Kuzey Amerika'ya, Mısır ile Kıbrıs'tan Hindistan ve Çine kadar
uzanmaktaydı. Anavatan, bu topraklarından olabildiğince çok ekonomik değer elde
etmek istiyordu. Böylece geniş toprakları ve ticaret ağını sermayeye çevirerek
tekelci bir güç olmanın keyfini çıkarmaktaydı. Hedefi, sanayi mallarını
olabilecek en yüksek kârla ihraç etmek ve hammaddeyi de en düşük fiyatla ithal
etmekti.
Büyük Britanya'nın
uluslararası ticareti 18. ve 19. yüzyıllarda kayda değer oranda arttı. 1740'a
kadar nispeten yavaş seyreden büyüme, 1740 ile 1770 arasında hızlandı ve
sonrasında da kelimenin tam anlamıyla patladı. 1700 ile 1800 arasında nüfus üç
buçuk kat artmışken ihracat hacmi yedi kat, tekrar ihracat ise on kat arttı. Bu
dönemde fiyatlar da düşünce değer bakımından artış miktara göre daha azdı. Bu
yüzyılda Kuzey Amerika, Batı ve Doğu Hint Adaları ile Afrika açık farkla Büyük
Britanya nın ana ihracat pazarları oldu, İngiltere'nin bu bölgelere olan
ihracatının değeri yüzyılın başında yarım milyon sterlinken yüzyılın sonunda 13
milyon sterline ulaşarak tüm ihracat içindeki payı yüzde 70'e yükseldi.
İngiltere'nin, sömürgeler ve Kuzey Amerika'dan yaptığı ithalat da artmaya devam
etti (toplamın yüzde 58'i) ve bunların kayda değer bir bölümü de tekrar
Avrupa'ya ihraç edildi.
Böylelikle İngiltere, 18. yüzyılın sonunda
sömürgelerinden büyük miktarda hammadde ithal eden ve sömürgelerine sanayi malı
ihraç ederken Avrupa ya da yüklü miktarda tekrar ihracat yapan bir sanayi ticaret
devine dönüştü. Sömürgeleştirme sürecinin mümkün kıldığı ticari büyümenin
İngiliz ekonomisinin sanayileşmesi ve genel büyümesi üzerinde kayda değer bir
etkisi olduğunu ekonomik araştırmalar da kanıtlamıştır. Büyüyen sanayi
ürünlerinin ihracat toplam çıktının içinde sanayinin payının artmasına (ve
tarımın payının düşmesine) sebep oldu. Böylece Britanya sanayileşmiş bir ülke
haline geldi. Tarımın yerini alan imalat sanayinin gittikçe önem kazanması
sonucunda, toprak sahiplerinin toplam gelirdeki payı düşerken çalışanların
payı arttı.
Sömürgelerin Uluslararası
Ticaretlerinin Tekelleştirilmesi: Sömürgelerde Sanayi Üretiminin Yasaklanması
Yoluyla Cari Fazla Hedeflenmesi
Doğu Hindistan
Şirketi'nin müdürü olan tüccar Thomas Mun, zenginleşmesi için Büyük
Britanya'nın ithalattan daha fazla ihracat yapması gerektiğine inanmıştı.
1664'te şöyle yazmıştır: "Zenginlik
ve servetimizi artırmak için, yabancılara bizim onlardan alıp tükettiğimiz
miktardan daha fazla mal satmamız gerekir.”
Bu, İngiliz
merkantilizmiydi. Ancak aynı zamanda, 15. yüzyıldan beri Portekizlilerin de
(her ne kadar ticaret yapmaktan çok yağmalamışlarsa da), yapmaya çalıştığı
şeydi. Dış ticaret (ve cari denge) açığının kapatılması gayreti; tarih boyunca
kaynak fakiri ülkelerde, ekonomi politikaları ve kararlarının önemli
şekillendiricilerinden olagelmiştir. Oyunun kurallarını baştan aşağı değiştiren
Sanayi Devrimi'nden sonra ise, dış ticaret fazlası elde edilebilmesi için
imalat sanayini geliştiren politikaların (sanayi politikası) uygulanması tamamen
zorunlu hale geldi.
Sömürge yasaları, “İngiltere'nin, kolonilerde imalat sanayinin
gelişmemesi ve bunun yerine kolonilerin sanayi ürünlerini İngiltere'den ithal
etmesi isteğini yansıtıyordu.”
Denizcilik ve sömürge
kanunları, kolonilerin sadece hammaddeyi anakara Britanya'ya ihraç
edebildikleri, Britanya'nın da bu hammaddeyi işledikten sonra mamul ürünleri
tekrar kolonilere ihraç ettiği etkili bir sistem yarattı. Bu ticaret, kraliyet
imtiyaznameleriyle tekel ticareti ayrıcalığı elde eden şirketler (en bilinen
örneği İngiliz Doğu Hindistan Şirketi) aracılığıyla yapılmaktaydı. Hammadde
kolonilerden piyasa değerinin altında satın alınıp mamul ürünler satıcı
tarafından belirlenen fiyatlarla satılmakta ve böylece kolonilerden
İngiltere'ye servet aktarılmaktaydı. Aynı şekilde mamul ürünlerin satışı da
İngiliz tekelinin gücünden istifade etmekteydi.
Süreç içerisinde
İngiltere'nin imalat sanayi ve uluslararası ticareti gelişti. Yeni
topraklardaki sınırsız tarım alanı ve doğal kaynaklara sahip koloniciler olarak
Batı Hint Adaları ve Kuzey Amerikada bulunan koloniler de zenginleştiler.
Sanayi sonrası İngiltere'si artık tamamen hammadde ve yarı mamuller ithal eden
ve mamul malları ihraç eden bir ulus haline geldi. Bu eğilim, serbest ticaret
ideolojisinin tavan yaptığı ve bunu sanayisi gelişmiş olan İngiltere'nin
uluslararası politikasında bir araç olarak kullandığı 19. yüzyılda hızlandı.
1840'ın ilk yarısında, İngiltere tek taraflı ticaret serbestisi kararı alınca,
diğer ulusları sömürgeleşmemiş ülkelerle savaş ya da silahlı diplomasi yoluyla
serbest ticaret anlaşmaları yapmaya zorladı. Savaşlar ve
anlaşmazlıklar aralıklı olarak ekonomik küçülmelere ve durgunluklara yol
açarken, 1800 ile 1880 arasında, mamul ürünleri ve ticaret yolları ile sömürge
sistemini küresel çapta kontrol etmesi sayesinde İngiltere'nin ihracatı yirmi
kattan fazla arttı.
Sanayileşmenin Aşamaları
Makineler, bilgi ve
teknolojinin somutlaşmış şeklidir. Bu üretim ve teknoloji bilgisi, uzun yıllar
boyunca süren “fabrika öğrenmesi” (yaparak öğrenme) ve üretim AR-GE’nin
birikimli sonucu olarak elde edilir ve sürekli güncellenir. Teknoloji en basit
anlamda, girdilerin çıktılara dönüşmesi arasındaki ilişkidir. Makine
ithalatçısı ülke, ihracatçı üretici tarafından geliştirilen teknolojik bilgiyi
elde edemese de bu bilginin mücessesleşmiş görünümü olan makine sayesinde
üretim verimliliğini artırır. Makine ithalatı, sınai alanda sermaye
derinleşmesidir ve üretim teknolojisini değiştirdiğinden yurtiçi iş gücündeki
(saat başına) verimliliğin başlangıçta hızla artmasına sebep olur (Evre 1);
düşük sermaye birikimine sahip ülkeler bu şekilde makineleştikçe GSYH'de
sıçramalar yaşarlar. Ancak, işçilerin makineleri daha verimli kullanmayı
öğrenmeleri zaman alacağından makinelerden tam olarak fayda sağlamak da zaman
alacaktır.
İthalatçı ülke
işletmeleri ve iş gücü, zamanla makinelerin daha verimli kullanılması için
gerekli becerilerini artırırlar, Buna teknolojinin “benimsenmesi” adı verilir
(Evre 2-a). Yeni teknolojilerin benimsenmesiyle daha az girdiyle daha çok çıktı
üretilebilir. İş gücü eğitimi, teknolojinin benimsenmesine, yani makinenin daha
verimli kullanımına yardımcı olur. Böylece mevcut sermaye birikiminde artış
olmasa da üretim artabilir ve daha önce ithal edilen makinelerin verimliliği
artar.
İşçinin makineyi verimli
kullanması, tamirinde veya servisinde de iyi olacağı anlamına gelmez. Bu
becerilerin kazanımı sanayileşmedeki bir sonraki aşamadır ve bu tür beceriler
ithal edilmiş makineden elde edilen toplam verimliliği yükseltir? (Evre 2-b).
Bu, başlangıçtaki sermaye derinleşmesinden elde edilen verimlilik faydalarını
daha da tamamlar. Aynı zamanda ithalatçı ülkenin satış sonrası hizmetlerde dışa
bağımlılığını azaltır.
Sanayileşme sürecindeki
bir sonraki aşama taklittir (Evre 3). Eğer ülke (ya da şirket) bu aşamaya
gelmişse ithal makinelerin ya da ürünlerin benzerlerini ya da çok az
değiştirilmiş şekillerini ters mühendislikle imal eder. Bu, ülke için yeni bir
üretim alanıdır. Örneğin kumaş üreten firmalara sahip ülkenin şimdi artık
tekstil makinesi üreten firmaları olur. İçlerinde ABD, Güney Kore, Japonya ve
Rusya'nın bulunduğu ülkeler bu aşamayı farklı zamanlarda yaşamışlardır.
Taklit, ithal ikamesinin
yanı sıra yeni öğrenme yöntemleri ve beceriler yoluyla ülke için yeni bir
büyüme motoru haline gelebilir. Bunun nedeni, imalatta öğrenilenler de dâhil
olmak üzere bilginin kamu malı haline
gelmesi ile bu aşamada önemli “bilgi taşmaları”nın ortaya çıkmasıdır. Resmi
(formel) eğitimden geçmiş ya da fabrikalarda çalışarak öğrenmiş insanlar
tarafından, tersine mühendislikle gerçekleşen taklit süreci, resmi AR-GE
faaliyetleriyle bütçesi olmayan firmaların kısa yoldan ihtiyaçlarını
karşılayagelmiştir.
Temelde, taklidin
teknolojik bilgiye katkısı azdır ve ayrıca küresel teknolojik bilgiye de ciddi
bir katkıda bulunmaz. Ayrıca ileri şirketi yakalamak tam olarak mümkün
olmayabilir; çünkü tersine mühendislik makine içinde saklı gelen teknolojik
bilginin ancak belli bir bölümünün anlaşılabilmesini sağlar.
Ancak her şeye rağmen bu
aşamada şirketler için sınırlı olsa da oldukça değerli yeni öğrenme potansiyeli
mevcuttur. Taklit, sektöre geç giren şirketleri kadar geç kalkınan ülkelere de
fayda sağlamıştır. Almanya, Fransa, Güney Kore, Japonya ve Amerika Birleşik
Devletleri gibi örneklerin gösterdiği gibi, gelişmekte olan ülkelerin zengin
ülkeleri yakalamasında taklit değerli bir kısa yol olmuştur.
Güney Kore'nin Nökleer
Enerji Programı, 3. evreye geçişe iyi bir örnektir. Sung& Hong, Güney
Kore'nin 1956'da başlayan nükleer enerji programını “yabancı teknolojiyi emen bir kapasite” geliştirmek üzere “taklitçi
bir yakalama süreci” olarak nitelendirir. 1956'da Güney Kore birincil
ürünlerden oluşan düşük seviyedeki ihracatıyla düşük gelir grubunda bulunan bir
ülkeydi; 1990'larda nükleer enerji üretimi teknolojisini tamamıyla yerelleştirdi
ve bunu bir ihracat kalemine çevirdi. Bu, Güney Kore'yi dünyadaki az sayıda
nükleer üretim teknolojisine sahip ülkelerden biri yaptı.
Sanayileşme sürecindeki
bir sonraki ve son aşama sürekli yenilikçilik/yeni ürün gelişimi aşamasıdır
(Evre 4). Bunlar ya sürekli bazda devam eden formel ya da enformel AR-GE ile
veya üretim sürecindeki kademeli küçük yenilikler yoluyla gerçekleşir. Her
ikisi de TFV'ye dayalı olarak GSYH'yi büyütür. Ayrıca, yeni geliştirilmiş
ürünler ve makine parklarıyla sermayede yeni bir derinleşme sağlar ve
verimliliği artırırlar. Bu aşama, AR-GE becerilerine sahip insan gücü
gerektirir. Bu aşamadaki ülkeler ticari ürünleri olan firmalara sahiptir.
Küresel rekabette ayakta kalmak için maliyeti yüksek ancak aynı zamanda belirli
bir fiyatlandırma gücü sağlayan yeni ürünler geliştirmeleri gerekmektedir.
Parçaları Bir Araya
Getirmek: Uluslar Sanayi Politikasıyla Nasıl Başardılar?
Bu kitap sanayileşme
süreci ve sanayi politikalarıyla ilgili dikey (tarihsel) ve yatay (fikirler,
sektörler, ülkeler, örnek olaylar) fikirleri geniş bir yelpazede ele
almaktadır. Bunlardan çıkartılabilecek temel dersler ve politika tasarımıyla
ilgili rehber fikirler aşağıda özetlenmektedir.
İmalat sanayi (hâlâ)
iyidir. Hizmet sektörü istihdamın kaynağı iken
imalat sanayi teknoloji, verimlilik ve yeniliğin kaynağıdır. Sanayi hâlâ
büyümenin motorudur. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkeler ekonomik büyümeye
ve teknolojik elişmeye ihtiyaç duymaktadır. Sanayi tüm ekonomilere çeşitli
yollarla yardımcı olur. Gelişmekte olan ekonomiler için sanayi, düşük gelirli
ülkeler listesinden mezun olma ve orta-gelir tuzağından kurtulma yoludur. Öte
yandan, gelişmiş ekonomiler, sanayi sektöründen sadece teknolojik gelişme,
genel büyüme ve ihracat açısından değil; bölgesel gelir eşitsizliklerinin azaltılmasında
da faydalanabilir.
Sanayileşme hiçbir zaman
tesadüfi değildir; başarılı sanayileşme için sanayi politikası gereklidir.
Öyle ya da böyle, her devlet sanayileşmeyi ister, Sanayileşmenin öncüsü olan
Büyük Britanyada bile sanayi politikaları Sanayi Devrimi'nden önce başlatılmıştı;
Sanayi Devrimi gerçekleştiğinde, Büyük Britanya bundan yararlanmak ve
sanayileşmeyi kontrolünde tutmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Daha sonra, 19. ve 20. yüzyıllarda sanayileşen ülkelerin hepsi sanayi
politikaları uyguladılar. Büyüme, bölgesel gelir farklarının ortadan
kaldırılması ve teknolojik gelişme açısından sanayi politikaları hem gelişmiş
hem de gelişmekte ülkeler için önemli olmaya devam etmektedir.
Sanayi politikası ile
(genel) sanayileşme politikası aynı şeyler değildir.
Sanayileşmenin değişik evrelerinde o aşamaya uygun genel sanayi politikaları ve
sektörel sanayi politikaları (kazananı seçmek) uygulanmalıdır. Genel sanayi politikası
1 ve 2. evreler için daha uygundur. Bir ülkenin 2. Evre’den 3. Evre'ye
geçmesini sağlamak için odaklanmış sanayi politikalarına ihtiyaç duyulur.
Dünyadaki birçok ülke 1. veya 2. sanayileşme evrelerinde olduğundan bu
ülkelerdeki karar vericiler bu ayrımın farkında olmalıdır.
Hükümetin stratejik sektörleri
belirlemek üzere bir çerçevesi olmalıdır. Bunun için bu
kitapta dört kriter önerilmiştir:
* Kişi başı geliri veya
tüm ekonomideki büyüme oranını besleyecek katma değet potansiyeli
* Geri bağlantılar
* Yaparak öğrenme
derinliği (potansiyeli)
* Teknolojik öğrenme
derinliği (potansiyeli)
Stratejik sektörler
belirlenince bunların içinden ilk dört veya beş sektör hedeflenmelidir. Sektör
seçimleri “yanlış” dahi olsa bu sektörlerin ekonomik bağlantıları sayesinde
ortaya çıkan olumlu dışsallıklar, diğer sektörlerdeki ve ekonomi genelindeki
sosyal faydaların artmasına öncülük edecektir.
İhracata dayalı büyüme
sanayileşmenin önemli bir dayanağıdır. 1980'lere kadar
birçok ülke ithal ikamesi yöntemini denedi. Hükümetin iç pazarı kontrol
etmesindeki amaç, yerli firmaları imalat faaliyetleri sırasında edinecekleri
yaparak-öğrenme süreçlerinden faydalandırmak ve bu firmaların gelişmesine
yardımcı olmaktı. Önceleri geçim kaynağı olan iç pazar, ithal ikamesi yapan
firmalar için sonradan bir deli gömleğine dönüştü. İç pazarların
büyüklüğü ölçek ekonomileri için yeterli olmadığından sınai katman iyi
hazırlanmadı ve yerel imalattaki ithal teknoloji bağımlılığı devam etti.
İhracatın teşvik edilmediği ithal ikamesi birçok ülkenin kısa sürede dış denge
problemleriyle karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Yükselen ithalat ve yerinde
sayan ihracat, büyüyen ticari açıklara ve döviz rezervlerinin erimesine yol
açtı.
Yakın zamanda, ithal
ikamesi politikaları uygulayan ülkelerin içinde sadece ikisi, Japonya ve Güney
Kore istisnadır. Bu ülkeler ihracat teşvikiyle beraber uyguladıkları ithal
ikamesini gayet başarılı bir şekilde yürüttüler. Bu iki ülkenin işletmeleri yaparak
öğrenme ve ihraç ederek öğrenme süreçlerini tetikleyen daha büyük pazarlardan
faydalandı ve dış ticaret açığını ortadan kaldırarak uluslararası rezervlerin
erimesi probleminin üstesinden geldiler. Süreç içinde, iç pazardaki düşük
maliyetli iş gücü ile ithal ikamesi bedelleri bu işletmelerin uluslararası
piyasalarda rekabetçi fiyatlar vermelerini sağladı.
Yazılım mı, donanım mı:
Sanayileşme “fabrikalaşma değil aşamalar halinde ilerleyen bir kapasite inşası
sürecidir. Bir ülkede çok sayıda fabrika olması o
ülkenin sanayileştiğini göstermez. Apple, fabrikası olmayan bir sanayi
şirketidir. İkinci Dünya Savaşından sonra Almanya'da yıkılmayan hemen hemen
hiçbir fabrika kalmadığı gibi bunun yanında büyük şehirlerdeki neredeyse tüm
kütüphaneler, hastaneler vb.leri de yıkılmıştı. Ancak sanayileşme ve kalkınma fiziki altyapıdan çok beşeri altyapıdan
beslendiği için ülke kısa sürede tekrar kalkınmayı ve sanayileşmeyi başardı.
Kapasite (yetenek) inşası
fiziki, beşeri ve kurumsal unsurlar içerir. Ülke sanayileşme sürecinde yol
aldıkça kapasite inşası daha fazla emek ister. İthal makinelerle üretilen sınai
mallar (1. ve 2. evreler) sanayileşmenin başlangıcında yer alan ve karmaşık
olmayan bir süreçtir. Ülke 3 ve 4. evrelere geçtiğinde katma değer üretimi
artar. Böylece yüksek kapasite, yüksek katma değer yaratır. Sanayi
politikasının en önemli hedefi sınai yetenek geliştirme sürecini
hızlandırmaktır.
Sanayileşme, arkasında
güçlü bir sınai katman ile mümkündür. Başarılı bir
sanayileşmenin olmazsa olmaz şartı güçlü ve tamamlanmış bir sınai katmandır.
Güçlü bir sanayi katmanının inşa edilmesi için sanayi politikalarının geniş bir
araç yelpazesine sahip olması ve BTY, eğitimle finansal politikalar gibi geniş
bir politika kümesinin parçası olması gerekir.
Tebessüm Eğrisi'ne
dikkat. Sanayi politikaları, imalat
faaliyetlerinden yüksek katma değer üretilmesini sağlamalıdır. Sanayi
şirketlerinin Tebessüm Eğrisi'nin geniş kesimlerini (hatta daha iyisi tümünü)
kapsaması gerekir. Gelişmekte olan ülkeler fason üretim yaparak fazla para kazanamazlar;
sadece verimliliği artırmaya çalışarak kişi başı geliri yeterince
yükseltemezler. Her şeye rağmen, orijinal (markasız) malzeme (OEM) imalatı
yüksek katma değer üretmese de tipik bir 1. ve 2. Evre faaliyeti olarak sınai
karma değer üretimi için iyi bir başlangıçtır. Bununla birlikte, katma değerin
hızlı yükselmesi için ileri evrelere (3. ve 4.) geçilmesi gerekir.
Sanayi ve BTY
politikalarının sıralanması. Genel ve odaklanmış
sanayi politikaları ile BTY politikaları ülkenin içinde olduğu sanayileşme
evresine uygun olmalıdır. İlk iki evrede etkin olan genel sanayi
politikalarıyla başlayın ancak ilerledikçe sektörel politikalara geçişe
hazırlıklı olun. Sektörel sanayi politikaları öncelikle 2. Evre'den 3.'ye
geçişte ve 3. Evre süresince yardımcı olurlar. Ülkeniz 2. Evre'de ileri bir
seviyedeyse stratejik sektörleri belirleyin ve gerekli kaynakları ayırın. 3.
Evre'deyseniz sanayi politikalarını uygulamaya devam edin ancak BTY
politikaları için de hazırlıklı olun. BTY politikaları 2. Evre'den 4.’ye
geçişte ve 4. Evre'de etkindir. 4, Evre'deyseniz öncelikle BTY politikalarını
kullanın,
Kalkınma temelli Kamu
Alımı (KtKA) Politikaları: KtKA politikaları yerli
sanayi firmalarının pazara erişimini sağlayan güçlü bir araçtır, KtKA politikaları
sanayi firmalarına doğrudan destek sağlarken yatırım teşvikleri, teknolojik
veya inovasyon desteği (AR-GE) gibi “dolaylı” tedbirlerle tamamlanır. Güçlü
sınai katmana sahip sanayileşmiş ülkelerde ise yenilik için kamu satın alım politikaları
daha uygundur.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 411 / Şubat 2025
0 Yorumlar