Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler - Alparslan Aydar

Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler

 


Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler, barışa son veren barışın akabinde bölgenin içine çekildiği girdabın düşünsel panoramasını sunuyor. Bütün aksi iddialarına rağmen bir arada yaşama kültürünü yok eden birçok yeni ve modern devletin doğumuna yol açan fay hatlarının haritasını çiziyor. Batı dünyasında yaşanan büyük değişimin bu topraklara yansımalarını farklı boyutlarıyla analiz eden eser, başta Osmanlı Coğrafyası olmak üzere bölgedeki İslam toplumları arasındaki fikir hareketlerini doğrudan incelemek yerine bu hareketlerin ideolojik altyapısına odaklanıyor.

 

Fikri ve Siyasi Hareketlerin Ortaya Çıkışı

Zekeriya Kurşun (editör)

Her ne kadar Ortadoğu yerli bir kavram değilse de yerleşmiş olması ve bununla kadim bir coğrafyanın ve medeniyetin yeni varislerinin ifade edilmesi bizi de bunu kullanmaya icbar etmektedir. Bu kitapta, İran dahil, Osmanlı sonrası Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da devlet kuran veya kurmaya teşebbüs eden ideolojiler tartışılacaktır. Dicle-Fırat, Nil havzaları ve İran'da gelişen eski medeniyetlerin akabinde İslam Medeniyetinin yeşerdiği ve yüz yıl öncesine kadar büyük bir bölümü Osmanlı Devleti'nin egemenliği/nüfuzu altında olan coğrafyanın siyasi tarihi üzerine pek çok şey yazılmıştır. Ancak son iki yüz yılda bölgeyi şekillendiren ideolojik eğilimleri, siyasi tarihine zemin teşkil eden düşünceleri ve onların eylem analizini bir bütünlük içinde ele elan yeterli çalışmalar yapılmamıştır.

Kuşkusuz elinizdeki çalışmanın kaynakları arasında yer alan pek çok bağımsız araştırmalar vardır. Ancak okuyucu çoğu kere bu araştırmalar üzerinden sadece bir konuya odaklanabilmekte ve bir bütünlük içinde coğrafyanın bugününü oluşturan ideolojik haritasını anlamaktan uzaklaşmaktadır. Diğer taraftan bu çalışmaların da her zaman yeni bilgi, belge, bulgu ve yorumlar ışığında güncellenmesi gerektiği bir gerçektir. Burada ele alınan ideolojik şekillenmeler yirminci yüzyıl boyunca farklı isimler ile dünyanın çeşitli yerlerinde de etkin olmuşlardır. Bu yüzden konuyu farklı bir tartışmaya taşıyan önemli bir soru akla gelmektedir: Kitap boyunca incelenecek ideolojilerin ne kadarı bu coğrafyanın ürünüdür? Kabul etmeliyiz ki kadim medeniyetler coğrafyasında asırlarca kesintisiz devam etmiş olan yerleşik /yerli İslam kültürünün oluşturduğu fikri ve siyasi yapı, on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren geri döndürülemez bir biçimde güdümlü bir değişime maruz kaldı. Bu değişim, her ne kadar bölgesel problemlere paralel gelişse de birkaç istisna dışında, İslam toplumlarının kendi içindeki bir arayış ya da sorgulamadan ziyade, bölge dışı askeri, siyasi ve kültürel gelişmelerin etkisiyle ortaya çıktı. Avrupa'da gelişen Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi İnkılabı, Fransız İhtilali ve sömürge hareketleri gibi birbirini besleyen süreçler, kıta çapında köklü siyasal, kültürel ve askeri değişimleri tetiklemekle kalmamış, Avrupa yükselişinin de önünü açmıştır.

Diğer taraftan dünya telakkisini, ekonomik hayatını ve hatta düşünce biçimini şekillendiren askeri başarıların mağlubiyete ve toprak kayıplarına dönüşmesi, Osmanlı Devleti'nde yeni fikri arayışları da beraberinde getirmiştir. Bu ilk ıslahat veya dönüşüm taleplerinin temelinde askeri yenilgilerin önüne geçecek bir reform arayışının olduğu kuşkusuzdu. Ardından teknolojinin transferi, yeni düşüncelerin ithali ve eğitim alanındaki gelişmeler gelecekti. Söz gelimi Osmanlı'nın 1683'te Viyana'yı fethetme konusundaki başarısızlığı 1718'den itibaren Avrupa'daki topraklarının bir kısmından daha vazgeçmesini zorunlu hale getirdi. 1774'te Kırım'ın Rusya, 1798'de ise Mısır'ın Fransa tarafından işgal edilmesi sadece askeri birer gelişme olarak kalmadı; bilakis içerideki siyasal ve fikri arayışları hızlandırdı. Kuşkusuz bu arayışlar da merkezden ve sistemin içinden gelen arayışlardı, Bu yüzden felsefi olmaktan ziyade pratik ihtiyaçlara cevap verecek reformları öngörüyordu. Yerli arayışlar ve düzenlemeler yanında Batı'dan alıntılar başladı. Batıcı reformlar ile yeni ekonomik, siyasi ve askeri bir düzene geçiş hedeflense de bu reformlar, zaman içinde siyasi haritayı değiştirecek farklı arayışları da öne çıkardı.

Diğer taraftan Osmanlı, bir Türk-Sünni Devleti olsa da çok farklı etnik ve dini yapılardan oluşmaktaydı. Toplum milliyetlerden değil, millet diye tanımladığı dini inanç gruplarından meydan gelmekteydi. Bu durum imparatorluğun ömrünü uzattığı kadar, kendi kimliklerini muhafaza edebilen farklı unsurların yeni bir akım olan milliyetçiliğin etkisine girmesini de kolaylaştırdı. İlk milliyetçi kıpırdanmalar Sırplar ve Rumlar arasında yükseldi. 'Tanzimat'ın çözüm olarak önerdiği eşit teba veya herkesi kuşatacak Osmanlılık fikri beklenen meyvesini veremedi.

Bütün bunlara rağmen gerek askeri modernleşme ve gerekse ekonomik çözüm arayışları gelirleri sınırlı ve tarım ekonomisine dayalı Osmanlı'nın coğrafyasına ağır geldi. Osmanlı'daki tezgahlar Batı'nın fabrika üretimine mağlup oldu ve Osmanlı vilayetlerinin pazarları nerdeyse Batılı malların istilasına uğradı. Aynı şekilde ülkeye getirilen bazı Batılı uzmanlar de çözüm üretemedi. Avrupa'da yetişip gelen Batılılaşmış aydınlar ise bürokratik tutuculuğu ve yerleşik yapıları aşamadı. Ya da bilginin transferini yapma ve adapte etmek yerine Batı kültürüne hayran taklitçi aydınlar haline geldi.

Buna rağmen aynı dönemde İmparatorluğun taşrasında ama özellikle Beyrut merkezli (Suriye vilayeti) Arap ıslahatçı grupların ortaya çıkışı, Ortadoğu'da ileride güçlenecek ayrılık düşüncesinin ilk ayak seslerini oluşturuyordu. Kuşkusuz bu gelişmede söz konusu bölgelerde faaliyet gösteren misyoner okulları ve misyonerlerin büyük etkisi oldu.


Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler

Zekeriya Kurşun

Mîsak Dergisi

Sayı:416 / Temmuz 2025

Anayasayı yeniden yürürlüğe koymak ve Osmanlı Devleti'nin kaybettiği eski gücünü ihya etmek maksadıyla orya çıkan Jön Türkler ve takipçileri İttihatçılara paralel olarak Arap, Arnavut, Kürt veya diğer unsurların aydınları arasında da pek çok yeni fikir hareketleri ve oluşumlar meydana geldi. İlginçtir, benzeri gelişmeler sadece Osmanlı coğrafyasında değil, Orta Asya Müslümanları ve İran'da da yaşanmıştır. Özellikle İran'da meşrutiyetin ilan edilmesi ile Osmanlı'daki 2. Meşrutiyet hareketleri hem zamanlama ve hem de sebep-sonuçları bakımından birbirine oldukça benzemektedirler.

Bu kitaptaki farklı bölümlerin amacı ne Osmanlı Coğrafyasında ve ne de diğer İslam toplumları arasındaki fikir hareketlerini doğrudan incelemek değildir. Zira bu konuda pek çok çalışma yapılmıştır. Bu yazıların amacı Osmanlı sonrası İran, merkezi Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da oluşan ideolojik altyapıyı irdelemektir.

Bir İdeoloji Olarak İslamcılık

Ahmet Emin Dağ

Birçok araştırmacının ittifak ettiği üzere, İslâmcılık, Batılı etkinin İslam dünyasına girişiyle birlikte karşı bir cevap üretmeye çalışan ve bunu yaparken İslam'dan esinlenen düşünce ekolünün genel adıdır. Bu anlamda İslamcılık, büyük İslam dairesi içinde bir yere sahip olsa da, bütünü değildir. Sadece bir İslam yorumudur. Modernist karakteri nedeniyle tarihte yaşanmış olan geleneksel İslami anlayışı büyük bir tenkide tabi tutarak, “halk Müslümanlığı” denilen anlayışı ağır biçimde eleştirir. İslamcılığın tezi, özet olarak bugün kötü durumda olmamızın nedeni İslam'ın yanlış anlaşılıp tam anlamıyla yaşanmamasıdır.

“Klasik İslamcılık” ilk temel metinlerini ve sözcülerini XIX. yüzyılın ortalarından 1960'ların ortalarına kadar süren bir asırlık süre içinde oluşturmuştur. Bu dönem genellikle, Batı medeniyetinde çok sayıda olumlu yön buldukları gibi, hayranlıkla karışık bir düşmanlık duygusuyla hareket etmişlerdir. İlk İslamcı kuşağın Batı etkisine karşı cevabı “kendi değerlerimizi koruyarak Batı medeniyetinin göz kamaştıran birikimlerini nasıl alabiliriz” şeklinde özetlenebilir.

Ancak 1960'ların ortasından itibaren ortaya çıkan “Yeni İslamcılık” ise Batı ile hesaplaşmayı sadece fikri düzlemde bırakmamış yoğun bir mücadele yöntemi benimsemiştir. Ayrıca yeni İslamcı gruplar kendi yaşadıkları ülke yönetimleriyle de yoğun bir mücadele içine girmiştir. Kimi gruplar bu hesaplaşmayı siyasi parti mücadelesi şeklinde yaparken, kimi ise silahlı yöntemlerle yürütmüştür. Bu yeni dönem İslamcılar'da Batı modernliğine karşı hayranlık şöyle dursun, söylemleri, tamamen Batı modernliğine yöneltilmiş köklü eleştirilerden kaynaklanmıştır. Bu yönüyle, yeni İslâmcı söylem, mazeret bildirici ve özür dileyici olmadığından İslâm'ın görünüşünü iyileştirmek için büyük bir gayret içine girmemiştir.

Batı'nın merkeziliği ve evrensel olduğu düşüncesini reddeden bu anlayış, bugün hayatiyetini sürdürmekle birlikte, artık bir üçüncü dönem içinde olunduğunu söyleyenler de az değildir. Zira küreselleşme Batı için yeni imkanlar yarattığı kadar, İslam dünyası için de yeni kapılar açmıştır. Buna “yeniden inşacı İslamcılık” adını verenlere göre burada ayırt edici özellik, İslamcı akımların geçmiştekinin tersine yeni bir medeniyet inşası ile gili hedeflere kilitlenmesidir.

Bu son dönemi “post-İslamizm” dönemi olarak niteleyenler de bulunmaktadır. Burada geleneksel anlamda İslami bir düzen kurma yanlısı olan İslamcıların artık modernizmle kavga etmek yerine, uzlaşarak bir şeyler yapması gerektiği ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş sonrasına denk gelen bu dönemde İslamcılığın daha uyumlu bir düşünce olmaya doğru hareket etmesi gerektiğini savunmaktadır. Emperyalizme karşı, İslam'ın yanlış anlaşılmasına karşı bir tepki hareketi olsa da, aynı zamanda modern dünyaya karşı bir uyum hareketidir.

Tüm İslamcılık tartışmalarının gelip dayandığı nokta; “İslami bir sistem kurma” ve bu amaca ulaşmada kullanılacak “yöntem” meselesidir dense yanlış olmaz. Bu noktada kimi hareketler tepeden inmeci değişimi öngörürken birçok hareket tabanı ikna ederek aşamalı biçimde dönüşümü ve İslamlaşmayı savunmaktadır. Tüm XX. yüzyıl İslamcı akımlarının temel ayrışma noktası bir anlamda bu yöntem meselesiyle yakından ilgili olduğundan, bugün dahi tartışmaların bittiğini söylemek mümkün değildir.

Bu perspektiften Modern dönem Ortadoğu'da İslamcı grupları anlamaya çalışan biri mutlaka “Siyasi hareketler”, “Davetçi hareketler” ve “Şiddet hareketleri” gibi nitelemelere başvurmak zorunda kalacaktır. Amaçları siyasi iktidarı ele geçirerek dönüşümü gerçekleştirmek olan İslamcı siyasi hareketler, yaşadıkları ülkedeki anayasal sistemin çerçevesi içinde, ulus devlet gerçeğini kabul ederek faaliyet göstermekte ve yabancı bir işgal dışında şiddet kullanımına kesinlikle karşı çıkmaktadır ve devrimci bir nitelikten ziyade, reformist bir karaktere sahiptir. Ortadoğu ülkelerindeki siyasi parti hareketleri, bazı gençlik hareketleri ve bazı cemaatlere ait kuruluşlar içinde en bariz olanı kuşkusuz İhvan'a yakın partilerdir.

Öte yandan davetçi hareketlerin amaçları ise siyasi iktidarı ele geçirmekten çok, İslami kimliği ve inancı muhafaza etmek olduğundan inançsızlara karşı ahlak ve inancı yüceltmek temel hedefiyle çalışmaktadırlar. Başlıca aktörleri; davetçiler ile bazı dernek, vakıf ve ulema yapılarıdır.

İslamcılık konusunda bugün en büyük tartışma konusu şiddet yanlısı hareketler üzerinden yürütülmektedir. Silahlı çatışma yoluyla devrim gerçekleştirmek isteyen grupları sayarken, çatışma düzeylerine göre bunları a) yozlaşmış olarak gördükleri kendi ülke yönetimlerine karşı savaşanlar, b) işgal altındaki İslam topraklarının kurtarılması için savaşan irredentistler ve c) Batı'ya karşı küresel çapta savaşan “mobil savaşçılar” gibi tasnifler yapmak mümkündür.

Ortadoğu'nun iç savaşlarındaki kontrolsüz şiddetin yol açtığı çirkin görüntüler, bütün İslamcı akımlar zan altında bırakan bir sonuç yarattığı için bugün İslamcı aydınlar yeniden savunmacı bir söyleme sürükleme riski bulunmaktadır. Bugüne kadar Batı'ya karşı moral üstünlüğü elinde bulundurarak fikir ve eylem üreten İslamcı aydınlar, bundan sonra alternatiflerini ortaya koymada oldukça zorlanacaktır. Ancak, Batı'nın bizzat kendisi geçmişte yaptıkları ile henüz hesaplaşmamış iken, bugün yeniden yükselen İslam karşıtı düşmanca söyleme sarılıp Müslüman toplumları yargılamaya kalkışması bu konuda Müslüman aydınların elini halen güçlü kılmaktadır.

Bugün İslamcı akımlar, Ortadoğu'daki krizler nedeniyle büyük bir meşruiyet krizi içine girmiş görünseler de, savaş sonrası yeniden inşa sürecinde söyleyecekleri sözler mutlaka olacaktır. Bu yönüyle İslamcıların çözüm bulması gereken temel sorun, dış düşman değil, daha çok içeriden yaşanan tehditlerin çözümlenmesi olacaktır. Bunun temel unsurları, bölgede yaşanan mezhebi ve etnik çatışmalarla ilgili olduğundan İslamcı proje sahiplerinin öncelikle bu ihtilafları çözecek ve bu çözüme büyük halk kitlelerini ikna edecek bir uzlaşı geliştirmeleri acil ihtiyaç olarak durmaktadır.

Bir Anka Kuşu: Arap Milliyetçiliği

Mehmet Fahri Danış

Tarih boyunca niteliği değişen bir olgu olarak Arap milliyetçiliği, öncelikle Osmanlı İmparatorluğunun dağılış sürecinde, Arapların kendi kimliklerini fark etmeleri ve yüceltmelerini simgeleyen kültürel bir hareket hüviyetinde olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında Arap Ortadoğu'sundaki mandater yöntemlere karşı bağımsızlık isteyen bir retorik kazanan hareket, takip eden süreçte Arap ulusal devletlerinin kendi tebaalarını bir arada tutmak ve ulusal kimliklerini şekillendirmek için kullandıkları bir enstrümana dönüşmüştür. Bu süreç içerisinde yekpare bir bütünlük arz etmeyen Arap milliyetçiliği kavramı, bütün Arapları birleştirmeyi amaçlayan Pan-Arabizm anlayışına vurgu yaptığı gibi genellikle laik karakterli bölgesel milliyetçilikleri (Vataniyye) ifade etmek için de kullanılmıştır. Esasında pratikte bu ikinci kullanım ön plana geçmiştir.

Soğuk Savaş'ın oluşturduğu uluslararası konjonktür içerisinde, Arap milliyetçiliği sosyalist ideolojinin kaynaklarından beslenmiş ve Batı emperyalizminin yayılmacılığına karşı kendisini yelpazenin solunda konumlandırmıştır. Filistin Sorunu'nun makro ölçekte etkiler oluşturmaya başladığı ve Arap halklarının bağımsızlıklarına kavuştukları bir dönemde, popülaritesi gittikçe artan bir hareket olarak Pan-Arabizm de halk tarafından sevilen karizmatik liderler ve devletler üstü çeşitli organizasyonlar vasıtasıyla yaygınlık kazanmıştır. 1944'te Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen tarafından Araplık bilincinin sınırlar üstü niteliğine vurgu yapmak amacıyla kurulan “Arap Devletler Birliği” ve ardından Nasırizm ile Baas idelojilerinin ön ayak olduğu “Birleşik Arap Cumhuriyeti” projeleri, Pan-Arabizm'in zirveye çıktığı durumu simgelemektedir. Öte yandan söz konusu girişimlerin başarısızlığı kısa sürede ortaya çıkmış ve bu durum Arap milliyetçiliğinin Ortadoğu halkları nezdindeki popülaritesine büyük darbe vurmuştur.

Bir Kurucu İdeoloji Olarak: Türk Milliyetçiliği

Burak Çalışkan

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren savunmacı bir tavırla ortaya çıkan Türkçülük düşüncesi Osmanlı Türkleri arasında zayıflayan devletlerini kurtarma umudu olarak görünürken, Türkistan Türkleri ise kimlik oluşturma ve aidiyetlerini ispat etme noktasında Türkçülüğü geliştirmeye çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türkçülük hareketi ilk dönemde, kaynağını Avrupa'da gerçekleştirilen Türkoloji çalışmalarından alarak kendi dil bilimsel, tarihsel ve yazınsal çalışmalarına yönelmiştir. Türkçülük düşüncesine bilimsel destek ve kaynak sağlayan bu çalışmalar, hareketin ilerlemesi adına önemli bir altyapı sağlamıştır. Ayrıca Türkçülük, Genç Osmanlılardan başlayarak İttihat ve Terakki'ye kadar uzanan süreçte siyaset içerisinde de güçlü bir yer edinmiştir.

Rusya'nın kendilerine uyguladıkları Ruslaştırma politikasını ve Panslavizm'i büyük tehditler olarak algılayan Türkistan Türkleri ise on sekizinci yüzyıldan itibaren İslami reform hareketleri ve Türkçülük alanında önemli çalışmalar gerçekleşmişlerdir. Geleneksel eğitim metotlarını değiştirerek yerine Türk kültürünü ve İslam'ı da geri planda bırakmayacak Batı bilimlerine uygun bir eğitim sistemi uygulamaya çalışmışlardır. Kimliklerini koruma düşüncesiyle milliyetçilik görüşlerini Türk ulusu üzerinden yürüten Türkistan Türkleri, Osmanlı Türkçüleriyle de yakın bir irtibata sahip olmuşlardır. Bu etkileşim imparatorluk içerisinde gerçekleştirilen Türkçülük çalışmalarına önemli katkılar sağlamıştır.

II. Meşrutiyet ile birlikten örgütlenen Türkçülük hareketi Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi önemli isimlerle Turan fikrini ön plana çıkartmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmbaratorluğu'nun Rusya karşısında olduğu düşünüldüğünde Türkistan Türklerinin Rus zulmünden kurtarılarak imparatorlukla birleşeceklerine dair oluşan inanç, mitolojik bir anavatan düşüncesinin resmedildiği Turancılık düşüncesini beslemiştir. Ancak savaşın sonlarına doğru yaşanan gelişmeler Turancılığın etkisini azaltırken, bölgesel milliyetçiliğin gelişmesini sağlamıştır. Anadolu coğrafyasıyla sınırlı bir Türkçülük, Türkçülerin zihninde şekil bulmaya başlamıştır.

Anadolu'da başlayan Milli Mücadele döneminde de Türkçülük ve Turancılık gibi kavramlar terkedilerek Türk milliyetçiliği kavramı ön plana çıkmıştır. Türklerin kendi varlıklarını koruyabilecekleri ve sınırları belli olan bir devlete sahip olma düşüncesi içerisinde Türk milliyetçiliği gelişim göstermiştir. Milli Mücadele'nin ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi ise Türk milliyetçiliği olmuştur. Anadolu Türklüğünü öne çıkaran Kemalist Türk milliyetçiliği, Batı sisteminin içerisinde yer alabilecek bir devlet inşası oluşturmaya çalışmıştır.

Kemalist Türk milliyetçiliğinin oturtmaya çalıştığı bu sistem, 1940'lı yıllarla birlikte aşınmaya başlamıştır. Kültürel anlamda Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi isimlerin siyasal anlamda ise MHP'nin başlattığı Türk milliyetçiliğini Türk-İslam düşüncesi etrafında şekillendirmeye çalışması resmi Türk milliyetçiliğinden farklılaşmayı getirmiştir.

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Kafkasya ve Orta Asya'da Türkiye ile etnik köken ve din bağı bulunan Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan devletleri kurulmuştur. Birkaç istisna dışında uzun yıllardır resmi politikalarda uygulanan statükoculuk ve Asya'ya sırtını dönme bu ülkelerin kurulmasıyla yerini Kafkasya ve Orta Asya'ya karşı merak ve keşfetme duygusuna bırakmıştır. Türk dünyasını keşfetmek ve Türkiye modelini bölgeye sunmak, Türk milliyetçilerinin iki amacı olarak belirmiştir.

Ne var ki Kafkasya ve Orta Asya'nın bir strateji ve siyasi kültür hazinesi olarak hiç gündemde olmadığı bir ortamdan bir anda gündemin merkezine yerleşmesi psikolojik hazırlık sürecini engellemiştir. İlk aşamada gösterilen ani, nostaljik ve duygusal tepkiler ve bu tepkilere dayalı ön hazırlığı olmayan beyanlar, rasyonel bir dış politika ilişkisini güçleştirmiştir. Orta Asya ülkelerinden büyük ve karşılıksız kalan beklentiler dile getirilmiştir. Bu beklentiler hem Orta Asya ülkelerini hem de bölge üzerindeki kıtasal güçleri tedirgin etmiştir.

Bölgeyle ilgili hazırlıksızlık Türk dünyasının benzerliklerinin, farklılıklarının, ayrılıkların, kuşkularının yeterince etüt edilememesine neden olmuştur. Bu durumda da gerçekçi politikaların izlenememesine yol açmıştır. Ancak her şeye rağmen bu süreç 1990'lı yıllarla birlikte Türk dünyası ile ilgili daha yoğun bir çalışmanın gerçekleştirilmesini sağlamıştır.

Türk milliyetçiliğini etkileyen en önemli faktörlerden biri de 1980'li yıllarla birlikte Türkiye'de faaliyetlerini artırmaya başlayan PKK terör örgütü olmuştur. Günümüze kadar gelen süreçte Türkiye'den beklentileri yahut endişeleri olan birçok devlet tarafından desteklenen PKK, özellikle son çeyrek asırda Irak ve Suriye'de yaşanan çatışmalardan oldukça yararlanmıştır. Gizli veya açık bir şekilde bu terör örgütünün birçok devlet tarafından silahlandırıldığı ve parasal destek gördüğünü ortaya çıkaran belgeler, Türkiye'ye karşı yürütülen dolaylı bir savaşı gözler önüne sermiştir. Terör örgütünün faaliyetlerinin yanında Batılı medya organları ve akademik yayınlarla Türk halkına bir beka sorunu olduğu fikrini yayan çalışmalar, uzun yıllar Türkiye'yi küresel politikalarda reflektif bir savunma içerisinde bırakmıştır.

Bu savunma hissi Türk milliyetçiliğinin düşünsel, sosyal, ideolojik ve kültürel anlamda bir arayış içerisinde olduğunu göstermektedir. Küresel politikada gerçekleşen olaylara karşı Türk milliyetçiliğinin gösterdiği anlık tepkiler, Türkiye'yi de dünya politikasında edilgen hale getirmektedir. Halbuki Türk milliyetçiliğinin uzanabileceği devasa bir alan hala mevcuttur.

İran Milliyetçiliği

Riad Domazeti

İran milliyetçiliği olarak tabir ettiğimiz olgu, modern İran'da toplumun ve kültürün önemli bir parçasını oluşturur. Gerek İranlı aydınlar ve gerekse İran toplumu, köklü geçmişlerine olan hayranlığın yanı sıra, İslam dinini kabulünden sonra bile kendilerine ait bu özelliklerini ve benliklerini koruma eğiliminde olmuşlardır. Bu anlamda modern İran milliyetçiliğinin oluşmasında, dil, toprak, coğrafya, tarih, sanat eserleri, adetler ve görenekleri esas alan kültürel alt yapının yanı sıra, sonradan Şiiliğin eklenmesi ile geniş bir arka plan etkili olmuştur.

Kaçar döneminde başlayan ve Pehlevi yönetimi ile birlikte sistematik bir şekilde devam eden ordunun ve bürokrasinin merkezileşmesiyle birlikte, ülkede ortaya çıkan yeni dini muhafazakar ve laik elitler arasında, milliyetçilik tartışması önemli hale gelmiştir. Bu dönem itibariyle özellikle seküler elitler arasında İran'da milliyetçilik namına Sasani ve Pers imparatorluklarıyla özdeşleşme ve İslam'dan önceki evreye gitme eğilimi görünür olmuştur. Pehleviler döneminde bu, halktan kopuk ve Aryanist ırkı esas alan ırkçı bir fikre dönüşmüştür. Buna karşın, Batılılaşma ve seküler milliyetçiliğe karşı reaksiyon olarak muhafazakâr milliyetçilik önemli bir akım olarak yükselişe geçmiştir.

1979 yılı Humeyni devrimine giden yolda önemli rol oynayan bu muhafazakâr milliyetçi söylem, devrim sonrasında da bir şekilde varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Bugün Ortadoğu'daki güç mücadelesi ve İran'ın nüfuz alanını genişleme iseği bu milliyetçi düşünceden beslenmektedir. Özellikle Arap ve yer yer de Türk karşıtı bir söyleme eşlik eden bu anlayış, Ortadoğu bölgesindeki İran yayılmacılığının temel motivasyonu olmaya başlamıştır. Değişen koşullarla birlikte söylemini ve araçlarını değiştirse de güçlü İran milliyetçiliği fikri, Şiilik, Farsça ve antik dönem unsurların yüceltilmesine dayanan güçlü dayanağını muhafaza etmektedir.

Kürt Milliyetçiliği

Melahat Tok

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde gerek imparatorluk içi gerekse Avrupa eksenli siyasi ve düşünsel gelişmelerin bir yansıması olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması ve modern ulus devletlerin kurulmasının ardından parçalı bir karakterde gelişmiştir.

Temelde Türkiye, Irak ve İran arasında bölünen imparatorluğun Kürt nüfusu, bu üç ülkede özünde aynı ilkeleri barındırsa da mücadele yöntemi ve koşulları konusunda ayrılıklar sergileyen milliyetçi gruplar ortaya çıkarmıştır. Suriye'de yaşayan Kürt nüfus ise, büyük oranda Türkiye kökenli olduğu için ayrı bir sosyolojik ve siyasi araştırma konusudur.

Ortadoğu'da modern dönemde ortaya çıkan yeni devletlerde yönetici elitler, devleti oluşturan farklı etnik ve dini grupları sisteme dahil etmek üzere farklı yöntemler izlemişlerdir. İzlenilen bu yollar Kürt milliyetçi hareketlerin, bulundukları ülkelerde hâkim sosyo-ekonomik ve siyasi hatlara göre şekillenmesine zemin hazırlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Kürt kültür ve edebiyatını inşa etmeye yönelik olarak İstanbul'da ve dar bir aydın çevresinde gelişen Kürt milliyetçi hareketi, İmparatorluğun yıkılmasından sonraki ilk yirmi yılda ideolojik bir hareket olmanın ötesinde “isyanlar dönemi” denilebilecek sıcak bir sürece girmişti. I. Dünya Savaşı sırasında Batılı devletlerin oluşturduğu beklenti dalgasının tersine, savaş sonrasında ortaya çıkan farklı mandater devletlerin uyguladığı merkezileştirme politikaları bu isyanları tetikleyen başlıca unsurlar olmuştu. Türkiye, Irak, İran ve Suriye'de farklı dinamiklerle gelişen ve “Kürt isyanları” ortak başlığı altında toplanabilecek bu sıcak olaylar ardından devletlerin güvenlik refleksleri ağır bastı. Bu nedenle XX. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen olaylar, bir süreliğine sindirilmiş görünse de, sonraki dönemlerde Kürt milliyetçileri farklı hareketler olarak yeniden ortaya çıkı. Örneğin Türkiye'de, 1960'lı yıllardan itibaren kendini sol bir hareket olarak ifade ederken, 1980'li yıllarda “şiddet”in “söylem”e baskın geldiği bir terör sürecine dönüştü.

Kürt milliyetçi düşüncesinin en güçlü olduğu ikinci ülke Irak'ta ise İngiliz himayesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması umudunun karşılıksız kalması üzerine, 1920'lerde Mehmet Berzenci ile başlayan milliyetçi isyanlar, 1930'larda Mustafa Barzani liderliğinde feodal isyana dayalı bir oluşuma dönüştü. 1970'lerde ve özellikle Saddam Hüseyin döneminde, Kürtlerin siyasi alanın dışına itilmesi ve dolayısıyla Kürt milliyetçiliğinin keskinleşmesi, daha fazla militanlaşma ile sonuçlandı. 1991 yılından itibaren Batılı ülkelerin Saddam yönetimine karşı başlattıkları ambargo ve kuşatma Kuzey İrak'taktı Kürt gruplarca yeni bir fırsatta dönüşürken, 2003 yılındaki ABD işgal ile birlikte fiili bir otonominin kuruluşunu getirdi.

Modern İran'da ise hükümetin merkezileştirme politikalarna karşı isyan eden Kürt aşiretlerin feodal karakteri onların milliyetçi bir hareket olarak nitelenmesini önlemektedir. 1979 İslam Devrimi ve hemen ardından başlayan 1980-1988 İran-Irak savaşı birçok açıdan sorunlu bir denge ortaya çıkardığında, Kürt milliyetçi hareketi savaşın fırsatlarından yararlanmaya odaklandıysa da ciddi bir kazanım elde edememişlerdir. İran'daki milliyetçi hareketin bugün, Türkiye ve Irak'taki gruplarla karşılaştırılınca, daha emekleme aşamasında olduğunu söylemek yanlış almayacaktır.

Osmanlı sonrasında ortaya çıkan manda idareleri altında farklı dinamiklerle şekillenen Kürt hareket ve isyanlarının çoğu için milliyetçi dinamiklerden bahsetmek mümkün olmasa da, faktörler arasında etnik boyutların olduğuna kuşku yoktur. Feodal ayrıcalıkları kaybetme, dini hassasiyet, yerleşik düzenin bozulmasından duyulan hoşnutsuzluk, sosyal adaletin tam olarak temin edilmemesi vb, birçok faktörün iç içe geçtiği bu olayların tetikleyici unsurları içinde etnik anlamda milliyetçi hislerin de olduğu söylenebilir

Bununla beraber, modern dönem Ortadoğu tarihi içinde Kürt milliyetçiliği denildiğinde neyin kastedildiği çoğu zaman net olarak anlaşılamaz. Yüzyıl önce Batılı ülkelerin yapmış olduğu taksimat büyük oranda bugünkü sınırları ortaya çıkarırken, Kürt milliyetçiliği konusu o tarihten bugüne miras kalan sorunlardan birine dönüşmüştür. Eğer isyanlar üzerinden bir yorum yapılacaksa bu olayların milliyetçilik boyutunun tarihsel olarak tartışmalı olduğu hatırlanmalıdır. Sosyal adalet eksikliği, ayrımcılık vb. unsurları merkeze alan bir tanım yapılacaksa, o zaman tepkisel hareketlerin ideolojik anlamda milliyetçi kökenleri zayıf kalacaktır. Bu nedenle Kürt milliyetçiliği denilince neyin anlaşılması gerektiği konusu büyük bir tartışmanın ana temasını oluşturmaktadır.

Kürt milliyetçiliği ile ilgili bir diğer tartışma konusu, değişik ülke sınırları içine dağılmış vaziyetteki genel Kürt nüfusu ile belirli ideolojik grupların başını çektiği siyasal gruplar arasındaki uçurumdur. Başka bir ifadeyle, bugün Kürt milliyetçiliği adına ortaya çıkmış görünen hareketlerin, temel karakteristik özelliği muhafazakarlık ve geleneksel değerler olan Kürt halkını ne oranda temsil ettiği büyük bir soru işaretidir. Yerleşik devlet güçleri ile bazı militan Kürt hareketleri arasında devam eden çatışmaların, genel Kürt kitlesi ile yürütülmediği göz önüne alınırsa, Kürt milliyetçiliğinin kapsamı konusunda da ciddi bir tartışma ortaya çıkmaktadır,

Bir diğer kapalı mesele de Kürt milliyetçiliği iddiasındaki militan hareketlerin sorun olarak ortaya koydukları unsurlarla çözüm olarak sundukları formüller arasındaki çelişkidir. Miltanlaşmış bu gruplar, temsil iddiasında oldukları halk kitlesinin sorunlarını çözecek barışçı formüller yerine onları daha mağdur edecek eylemlere daha yatkın görünmektedirler. Bu da, halkın beklentilerinden ziyade, yüzyıl önce Osmanlı Devleti'ni parçalayan Batılıların yarım bıraktıkları işi tamamlama gibi bir misyona daha yakın olduklarını hissettirmektedir. Üstelik Suriye örneğinde olduğu gibi, iç savaş başta olmak üzere yakın coğrafyada meydana gelen iç çatışmalara bakınca, militan hareketlerin her seferinde Batılı güçlerin kendilerini ileri cephe hattı alarak konumlandırması, kendi iradelerinden ziyade başka bir gücün mızrak ucu rolüne talip olduklarını göstermektedir. Türkiye, Irak, İran ve hatta Suriye'de Kürt milliyetçiliği iddiasındaki kişi ya da teorisyenlerin tanımlamalarında ve taleplerindeki farklılık, Kürt milliyetçiliğinin sınırlarının nerede başlayıp nerde bittiği konusunda ciddi bir muğlaklık oluşturmaktadır.

Ortadoğu’da Sol Düşünce ve Sosyalist Hareketler

Uğur Ovacıklı

Ortadoğu'daki sosyalist hareketlerin kökenleri 19. yüzyılın sonuna kadar geriye götürülebilir, Ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısına karşılık gelen Ortadoğulu devletlerin bağımsızlık mücadelesine kadar olan sosyalist hareketler, mevcut iktidarlara zayıf bir alternatif olmaktan ileriye gidememiştir. Ancak Ortadoğu'nun 1950'li yıllarıyla birlikte sosyalizm, her ülkenin kendi siyasi, toplumsal ve kültürel bağlamı içerisinde giderek güçlenen bir eğilim içerisine girmiştir. Sosyalizmin Ortadoğu'daki en hâkim formu Arap sosyalizmi olarak karşımıza çıkmıştır. İran'da daha çok Sovyetler'in desteğiyle gelişen sosyalist düşünce, 1900'lü yıllardan İran İslam Devrimi'ne kadar güçlü bir alternatif olarak varlığını korumuştur. Ortadoğu'da faaliyet gösteren emperyalist Batı'yı ve onların gölgesinde hüküm süren monarşi rejimlerini hedef tahtasına oturtan Arap sosyalizmi, ideolojik olarak Arap milliyetçiliği ile karşılıklı bir etkileşim içerisindeydi. Arap toplumunu ezilen bir ulus olarak gören Arap sosyalizmi temel argümanını klasik sosyalizmdeki sınıf kavramı yerine ulus kavramı üzerine inşa etti. Arap sosyalizmi, sıkı bir anti-kapitalizmden ziyade anti-emperyalizmi temel motivasyonu haline getirdi. Yani sosyalizm, Araplar için daha çok dış politika aracı olup, iç politikada ise devlet denetiminde olan ekonominin milliyetçi motivasyonla birlikte kontrol edilmesi için vardı.

Öncelikli olarak Mısır'da başlayan, Baas Partisi iktidarlarıyla Suriye ve Irak'ta devam eden sosyalist iktidarlar Cezayir, Libya, Yemen ve Tunus gibi ülkelerde de kendisi göstermiştir. Bu ülkelerdeki sosyalist deneyim her bir ülkenin kendi dinamikleri içerisinde kendilerine has bir formda yaşanmıştır. Filistin, Suriye ve İran'daki Marksist-Leninist ve radikal sol kanadı temsil eden ve gerilla faaliyetleri yürüten örgütler istisna tutulduğunda, Ortadoğu'ya sirayet eden yaygın sol düşüncenin Marksizm'i ve sınıf mücadelesini reddettiği açıkça söylenebilir. Çünkü bu sol düşünce Ortadoğu'da özel mülkiyet ve miras hakkı korur. Aynı zamanda sınıflar arası rekabeti körüklemekten ziyade sınıflar arası iş birliği hedefler, onlar için çatışan değil çalışan önemlidir. Toplumsal temelde sosyal adaleti sağlamak adına ülke içerisindeki kaynaklar olabildiğince vaat edilmiştir.

Ortadoğu'da sosyalizmin 21. yüzyıla güçlü bir şekilde taşınamamasının önündeki en büyük engellerden bir tanesi de sosyalist rejimlerdeki yoğun otoriterleşme eğilimleri olmuştur. Sosyalist rejimler halkın siyasi ve karar alma süreçlerine katılımı için dinamik bir kanal olmak yerine, tek parti yönetiminin siyasi formülü ve buna bağlı olarak muhaliflere baskı ve sindirme politikası için çalışmışlardır. Otoriter rejimin kaynakları olan: rejimle ordu arasındaki güçlü koalisyon, suni parlamentolar, muhalefet partilerine yönelik böl ve yönet politikası, seçimlere toplumun resmen gazını almak ve petrolden gelen parayı tümüyle güvenlik güçlerine yatırarak muhalefeti sindirme gibi politikaları uygulayan rejimlerle halk arasında derin uçurum oluşmuştur. Bunun yanında iktidar sahibi olan partiler, parti içi demokrasiyi de geliştirememişlerdir. Ortadoğu devletleri için otoriter rejimlerin dirençli yapısı bu dönemle birlikte yerleşmiştir.

Arap sosyalizminin bütün unsurlarını kapsamasa bile bazı sosyalist azınlık elitleri, sözde rasyonel temelleriyle Avrupa uygarlığının tanrısal İslami düzenden üstün olduğu inancını yerleştirmeye çalıştılar, Bunun sonucunda Arap toplumları derin bir sarsıntıya uğradı. On altı asırdır Ortadoğu'nun temel direği sayılan İslamiyet'in bu şekilde saf dışı bırakılmaya çalışılması, halkı halk adına konuştuklarını söyleyen aydın sınıfından uzaklaştırdı.

Halkın Batılı fikirlere yönelik gelişen yabancılığı, ekonomik sorunlara pratik çözümler bulma ihtiyacı ve toplumsal birtakım sıkıntıları çözmek amacıyla parti sistemine zıt gelişen halk örgütlenmelerin doğmasına yol açtı.

Arap sosyalist düşüncesi artık Arap Birliği hedefinden uzak bir mesafede, Arap coğrafyası ile ilişkisini istikrarsız ve çarpık bir Filistin politikası ile sınırlamakta ve sosyalizm kavramına ise hiç itibar etmemektedir. Yüzyılın ortasından itibaren canlanan Arap sosyalizmi, her ne kadar kapsamlı ve kuramsal temelde bir ideoloji geliştirememiş olsa da, Arap toplumunda yarattığı heyecan ve canlılık ile hem bölge tarihine hem de dünya tarihine damgasını vurmuştur.

Yahudi Milliyetçiliği: Siyonizm

Seda Özalkan

Üç bin yıllık Yahudi dini geleneği, 1800'lerde Avrupa'da oraya çıkan Aydınlanma hareketinin tesiriyle etkisini kaybederek, sorgulanmaya ve terk edilmeye başlanmıştır. Avrupa'daki milliyetçi ve seküler devrimlerin etkisiyle Yahudilerin zihin dünyasında oluşan bu dönüşüm ardından doğan Siyonizm, köklü dini geleneğin en önemli unsuru olan “Siyon'a dönüş” idealini 19. yüzyılın gerçeklikleriyle yoğurarak Filistin'e dönüş olarak somut bir projeye dönüştürmüştür.

O dönem yükselen milliyetçi hareketler arasında olağandışı bir hareket olan Siyonizm, başka bir halkın vatanında bir devlet kurmak istemektedir. Bu da Siyonizm'in aslında sıradan Yahudiler için vaat edilmiş topraklara “geri dönüş” ideolojisi mi yoksa, yüzlerce yıldır bölgede yaşayan Filistin coğrafyasındaki yerli halk için bir “kolonyalizm” hareketi mi olduğu tartışmasını doğurmuştur. Yahudi dini geleneğindeki dönüş ideali, geçmiş tarihi devirler içinde sıradan Yahudi topluluğu ile Müslüman veya Hıristiyan Araplar arasında ayrıcalıklara yol açmamış ve dini bir çatışma unsuru olarak görülmemiştir. Ancak Siyonizm ile birlikte toplumlar arasındaki bu algının da tamamen değiştiğini söylemek gerekir,

Bugün dünya genelindeki yaklaşık on beş milyon Yahudi'nin yaklaşık %73'ü Siyonizm'in kendilerini tamamen veya büyük oranda tanımladığını düşünmektedir. Ancak 1990'lardan itibaren ortaya çıkan yeni tarihçiler ve post-Siyonist akımlar çerçevesinde gerek İsrail'de gerek diasporada Siyonizm'i sorgulamaya başlayan Yahudilerin sayısı da giderek artmaktadır. Bu durum hem Yahudilerin İsrail'in geleceğine dair yaptıkları tartışmalar, hem de İsrail-Filistin meselesinin geleceği açısından önem arz etmektedir.

Feminizm

Sinem Karadağlı

Feminizm Batı ideolojisinden kaynaklanmışsa da Ortadoğu'daki feminizmin geldiği nokta Batı ideolojisinden farklı biçimde kendi anlayışını oluşturmaya başlamıştır, Nüfusunun büyük bölümünü Müslümanların oluşturduğu Ortadoğu ülkelerinde kadınlar Batılı feminist yaklaşımdan ziyade kendi bölgelerinde kadının her alanda görünür olmasını yaşadıkları coğrafyaya uyarlayarak bir model inşa etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Batı feminizmi ve Ortadoğu'daki feminizm arasında ideolojik ve nitelik farklılıkları vardır.

Batı sisteminde feminist yaklaşım genel olarak siyasal ideolojiler etrafında yorumlanırken, Ortadoğu ülkelerinde görülen ve “İslami feminizm” olarak nitelendirilen anlayış kendini temel referans olarak Kuran ve hadislere dayandırma ihtiyacı duymaktadır. Kimi Batılı medya kuruluşlarınca gösterildiği gibi İslam'ın kadın-erkek eşitsizliğini öngören bir din olmadığını savunan bu anlayış, ataerkillik ile mücadelede diğer feminist yaklaşımlardan farklı olarak İslam'ın eşitliği savunan bir din olduğunu anlatmakta ve bunun için de dini kaynakları kullanmaktadır, Buna göre Ortadoğu coğrafyasında kadının birey olma sorunu İslam ve Kuran'dan değil hâkim olan ataerkil sistemden kaynaklanmaktadır.

 “İslami feminizm” kavramı, hem Türkiye, İran, Mısır hem de Ortadoğu'nun diğer ülkelerinde yaşayan kadınlar tarafından akademik olarak daha çok araştırılmayı zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte bu sahada çalışan entelektüel Müslüman kadınların İslamcı feminizme alternatif kavramlar üretmeleri yahut İslamcı feminist söylemin sınırlarını bizzat kendilerinin çizmeleri, düşüncelerini daha rahat ifade edebilmeleri için zorunlu görünmektedir.

Mehmed Zahid Aydar

Mîsak Dergisi

Sayı: 416 / Temmuz 2025

 

 

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar