Modern Dünyanın Kökenleri - Alparslan Aydar

Modern Dünyanın Kökenleri

 


Günümüzde “Batı medeniyeti” olarak tanımlanan ülkelerde, Müslümanlar ve Yahudiler başta olmak üzere Hristiyan olmayanların sistematik olarak yok edilmesi ne zaman, nerede, nasıl ve neden başladı? Modern Dünyanın Kökenleri; işte bu büyük soruya cevaben, Orta Çağ Batı Avrupa'sındaki tüm Müslüman ve Yahudi toplulukların ortadan kaldırılmasını ilk defa bir bütün olarak ve özgün bir soykırım kuramı çerçevesinde açıklamaktadır.
Zihinsel sömürgeleşme, farkına varılmadıkça kurtuluşu mümkün olmayan sinsi bir beladır ve elinizdeki eser, Batı merkezci ve Batı övgücü sosyal bilim hiyerarşisine karşı çıkışın somut bir tezahürüdür.

 Önsöz

Orta Çağ'ın erken dönemlerinde Sicilya ve Güney İtalyadan Aragon ve Kastilya’ya, Macaristan’dan Portekiz’e kadar Batı Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde Katolik hanedanların yönetiminde kayda değer nüfusu olan Müslüman toplulukları yaşıyordu. Hatta Müslümanlar yüzyıllarca, günümüzde İspanya'ya karşılık gelen topraklarda ve günümüzde İtalya'nın yönetimindeki Akdeniz'in en büyük adası olan Sicilyada nüfusun çoğunluğunu oluşturdu. Fakat bilhassa on üçüncü yüzyılın başında ve on beşinci yüzyılın sonunda zirveye çıkan katliamlar, cebren kitlesel din değiştirmeler ve sürgünler sonucunda 1526 yılı itibarıyla Batı Avrupanın hiçbir ülkesinde hiçbir yerleşimde tek bir Müslüman aile bile kalmayacak şekilde tüm Müslümanlar yok edilmişti. Dolayısıyla Batı Avrupa'nın hiçbir bölgesinde Orta Çağdan günümüze kadar kesintisiz olarak varlığını sürdürebilmiş tek bir Müslüman cemaati yoktur. Aynı sürecin bir sonucu olarak Orta Çağ'da sadece Sicilya'nın Palermo şehrinde var olduğu rivayet edilen yüzlerce cami ve mescitten veya Batı Avrupa'nın herhangi bir başka şehrindeki camilerden biri bile Müslümanların ibadethanesi olarak kullanılmaya devam ederek yirmi birinci yüzyıla ulaşamamıştır.

Orta Çağ'da Batı Avrupada Müslümanların yok edilişiyle eş zamanlı olarak, tüm Yahudiler de aynı aktörler tarafından ve yaklaşık olarak aynı yörelerde ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz’de Orta Çağ'dan günümüze kadar varlığını kesintisiz olarak sürdürebilmiş tek bir Yahudi cemaati, faaliyetini kesintisiz sürdürebilmiş tek bir sinagog yoktur. Bu ülkelerden bazılarına ancak yüzyıllar sonra Doğu Avrupa başta olmak üzere dünyanın başka yerlerinden Yahudiler göç etmiştir. Özetle, tek bir şehirde, bölgede veya tek bir devletin yönetiminde değil, İtalya, İspanya, Macaristan ve Portekiz'in tamamında tüm Müslümanlar; Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz'in tamamında tüm Yahudiler ve hatta Batı Avrupa genelinde Hristiyan sayılmayan tüm topluluklar da yok edilmiştir. Bu sürecin sonucu olarak Batı Avrupa'nın herhangi bir yöresinde, Türkiye’de meşhur olan bir ifadeyle, cami, kilise ve sinagog'un aynı mahallede, şehirde ve hatta ülkede var olabildiği bir örneğe yaşam hakkı tanınmamıştır. Daha sonraki dönemde “Batılı” olarak bilinecek ülkelerin ve toplumların “Batılı olmayan” ülkelerden ve toplumlardan ayırt edici özelliği, bir başka deyişle büyük ayrışma, tam da bu politikayla ortaya çıkmıştır. Batı toplumları emsalsiz bir şekilde tek bir din ve tek bir mezhebin mensuplarından ibaret hâle getirilmiş, bu eserdeki iddiama göre Katolik Hristiyan olmayan tüm grupların yok edilmesiyle bilinçli olarak böyle şekillendirilmiştir.

Bu eser, kuramsal olarak soykırım ve etnik temizlik dâhil olmak üzere sivillerin hedef alındığı nüfus mühendisliği uygulamalarının tarihsel kökenini, bu süreçleri mümkün kılan etkenleri ve gerçekleştiren aktörleri ortaya koymaktadır. Kitapta, Batı Avrupadaki tüm Müslümanların ve Yahudilerin neden, nasıl, nerelerde ve ne zaman yok edildikleri ilk defa bir bütün olarak ve özgün bir soykırım kuramı çerçevesinde açıklanmaktadır. Müslümanlar ve Yahudiler başta olmak üzere Katolik Hristiyan olmayan tüm din ve mezhep gruplarının yok edilmesinin, ulus devletin ve demokrasinin Batı Avrupada ortaya çıkmasının temellerini attığını ortaya koymaktadır.

Papalık liderliğindeki ruhban sınıfı, Batı kimliğini inşa eden, sınırlarını çizen ve yaklaşık 470 yıl boyunca (1059-1529) pek çok açıdan şekillendiren başlıca aktördür. Papalık ve ruhban bu liderlik rolünü icra ederken, Hristiyanlığın ilk bin yılında olmayan, Haçlı Seferlerinden Dominiken ve Fransisken tarikatlarına kadar, papalığa bağlı çok sayıda yeni güç unsuru ihdas ederek Müslümanlara, Yahudilere ve en başta da boyun eğdiremedikleri Hristiyan hükümdarlara karşı kullandılar. Dini ve siyasi bir hüviyet kazanarak ortaya çıktığı hâliyle “Avrupa” ve “Batı” kimliklerinin esas mimarı olarak tarihte bir kişiye işaret etmek gerekirse kanaatimce bu kişi eserimin başlığında da üstü kapalı olarak atıfta bulunduğum Papa III. Innocent (III. Masum) olur. Orta Çağ'ın ve dolayısıyla dünya tarihinin en güçlü ruhbani aktörü olarak III. Innocent'ın papalığı döneminde (1198-1216), Endülüs'ün Haçlılar tarafından işgalinde dönüm noktası olan Las Navas de Tolosa Muharebesi'nden (1212) Ortodoks Hristiyanlığın görkemli başkenti İstanbul'un Haçlılar tarafından işgaline (1215), Güney Fransa'daki Kathar inancının izini bırakmayacak şekilde kökünü kazıyan vahşi bir “imha savaşı” olan Albigens Haçlı Seferi'nin başlatılmasından (1209), Katolik Hristiyan âleminde Müslümanlara ve Yahudilere yönelik sistematik ayrımcılığın kurumsallaştırıldığı Dördüncü Lateran Konseyi'nin (1215) toplanmasına kadar Katolik Hristiyan Avrupa'nın tanımlanması, şekillenmesi ve sınırlarının çizilmesine yönelik devasa adımlar atılmıştır.

Avrupadaki tüm Müslümanların ve Yahudilerin yok edilmesi, böylelikle yalnızca Hristiyanlardan ve hatta sadece Katolik mezhepli Hristiyanlardan oluşan toplumların ve devletlerin yer aldığı bir bölgesel sistem kurulması, aslında “Batı medeniyeti” olarak bilinen devletler üstü ve toplumlar üstü kimliğin ortaya çıkışıyla eşzamanlıdır ve hatta Batı kimliğinin ortaya çıkışına eşdeğerdir. On birinci yüzyılın sonlarında Papa VII. Gregory (1073-1085) liderliğindeki ruhban sınıfının gerçekleştirdiği Gregoryen Reformu'yla başlayan ve Papa III. Innocent (1198-1216) döneminde ilk zirvesine ulaşan bu süreç, Batı Avrupada kurumları, devleti, toplumu, kültürü ve elbette dini ve mezhepsel kimliği şekillendirmiştir.


Modern Dünyanın Kökenleri
Şener Aktürk
Mîsak Dergisi
Sayı:423 / Şubat 2026


Dünya tarihine yön veren böylesine olağanüstü bir gelişmenin bugüne dek sosyal bilimlerde herhangi bir çalışmanın başlıca sorusu olmaması, tüm Müslümanları ve Yahudileri kimlerin nerede, ne zaman, nasıl ve niçin yok ettiklerinin bir bütün olarak araştırılmamış olması da kendi başına büyük bir muammadır. Kanaatimce bu çarpıcı eksiklik, Batı merkezci sosyal bilimcilerin, Batı'yı kötü gösterecek büyük soruları sormaktan ısrarla kaçınması, araştırma tasarımlarının en önemli safhası olan doğru soruyu bulmak ve sormak konusunda önyargılı ve tarafgir olmalarının bir yansımasıdır. Zihinsel sömürgeleşme, farkına varılmadıkça kurtuluşu mümkün olmayan sinsi bir beladır. İnşallah bu eserin böylesi bir farkındalık oluşturmaya, zihinsel uyanışa ve paradigma değişimine katkısı olur. Türkiye dâhil dünya çapında siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve hatta genel olarak sosyal bilimler, maalesef çoğunlukla Batı merkezci, sömürgeci bilgi üretimi hiyerarşisini yeniden üretmeye devam etmektedir. Avrupa merkezci fakat daha doğru ifadesiyle “Batı merkezci” ve “Batı övgücü” bilgi üretiminin birbiriyle ilişkili üç temel unsurundan bahsedilebilir. Bunların ilki ve kanaatimce en önemlisi, sosyal bilimler çalışmalarına konu olarak seçilen araştırma sorusudur.

Elinizdeki eser günümüzde “mutlak kötü” olarak görülen bir sonucun, dini ve mezhepsel azınlıkların tamamen yok edilişlerinin, neden Katolik Hristiyan Batı Avrupa ülkelerinde gerçekleştiği ve Batılı olmayan ülkelerde gerçekleşmediği gibi daha önce sistematik olarak sorulmamış bir soruya nedensel ve bütüncül bir cevap aramasından dolayı Batı merkezci anlatıyla çelişmektedir. Araştırma sorumun çıkış noktası, modern dünyayı şekillendiren Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz gibi başlıca Batı Avrupa devletlerini, dünyanın geri kalanından ayırt eden özelliğin, ülkelerindeki tüm dini ve mezhepsel azınlıkları Orta Çağ gibi oldukça erken bir dönemde yok etmiş oldukları tespitidir. Araştırma sorumun çıkış noktasındaki bu durum tespiti bile tek başına Batı merkezci bakış açısına karşı bir meydan okumadır.

Herhangi bir konuyu “bilmek” ve üzerine bilgi üretmek bir güç ilişkisidir. Araştırmacı özne, çalıştığı nesne üzerinde bilgi ve dolayısıyla güç sahibi olmaktadır. Sosyal bilimlerde hâlen egemen Batı merkezci yaklaşımın ikinci unsuru, Batılı sosyal bilimcilerin Batılı olmayan ülkeleri ve toplumları çalışarak ve onları “bilerek” geliştirdikleri uzmanlık ve bilgi üretimi yoluyla sahip oldukları güç ve bu güç ile kurdukları, hatta çoğunlukla sömürgecilik döneminden devralarak yeniden ürettikleri, bilgi hiyerarşisidir. Hollandalı bir araştırmacı Endonezya üzerine ders kitabı yazabilir, Suriyede mezhepler arası ilişkiler üzerine uzman olabilir veya Trabzon yerel siyaseti hakkında ahkâm kesebilir. Fakat Batılı olmayan, örneğin Müslüman ve Türk bir araştırmacının, Fransa siyaseti üzerine ders kitabı yazması veya Batı Avrupadaki mezhepler arası ilişkiler veya Katolik Kilisesi üzerine uzmanlık geliştirmesi beklenen veya istenen bir gelişme olmadığı gibi, böylesi teşebbüsler çoklukla kabul görmez, yayına kabul edilmez ve hatta açıkça karşı çıkılarak engellenmeye çalışılır. Bu bilgi hiyerarşisinin bilincinde olarak yazdığım bu eser, Müslüman ve Türk bir araştırmacının Orta Çağ Batı Avrupa'sının dini, mezhepsel, siyasi ve toplumsal çatışmalarını ve dönüşümünü çalışarak ortaya koyduğu bir eser olması açısından da, eleştirdiğim Batı merkezci ve Batı övgücü sosyal bilim hiyerarşisine karşı çıkışımın somut bir tezahürüdür.

Batı merkezci sosyal bilimlerin üçüncü unsuru da kavramların ve kuramların Batıda ve Batılı sosyal bilimciler tarafından üretilmesi, Batı dışı toplumların ancak ham veri sağlayıcısı ve Batı'da üretilmiş kavramların ve kuramların uygulayıcısı ve müşterisi olmaları şeklinde özetlenebilecek hiyerarşik bilgi üretimi düzenidir. Bu hiyerarşik bilgi üretimini tamamlayan bir unsur olarak Batılı olmayan sosyal bilimcilerden beklenen, sadece kendi toplumlarına ilişkin bilgi üretmeleri ve çoğunlukla ampirik veri veya yerel durumun yorumlanmasından ibaret bu bilgileri kavramsal ve kuramsal olarak işlenmek üzere Batılı sosyal bilimcilerin istifadesine sunmalarıdır. Örneğin Türk sosyal bilimcilerden beklenen, Batı'da üretilmiş kavramları ve kuramları “Türkiye vakasına” uygulamak, sadece Türkiye hakkında bilgi üreterek ve ürettikleri bu bilgileri de Batı dillerine çevirerek kavramsal ve kuramsal olarak işlenmek üzere Batılı sosyal bilimcilerin kullanımına sunmalarıdır. Bu döngü aslında küresel kapitalist sistemde azgelişmiş ülke ekonomilerine biçilen hammade sağlayıcısı rolünün sosyal bilimlerdeki izdüşümüdür. Türk üniversitelerinde, İngilizce olarak ve atıf faktörü olan SSCI (Social Science Citation Index) kapsamındaki dergilerde yayımlanan makalelerin çok önemli bir kısmının, belki de büyük çoğunluğunun, Türkler tarafından Türkiye üzerine yazılmış makaleler olması da bu Batı merkezci bilgi hiyerarşisinin Türkiye içinde bile yeniden üretildiğinin göstergesi sayılabilir.

Bu kitapta soykırım, etnik temizlik ve nüfus mühendisliği yoluyla Batı Avrupa'nın ve Batı kimliğinin şekillenmesini yeni bir kuram aracılığıyla ve daha önce bir arada çalışılmamış vakalar üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Birinci bölümde, etnik temizlik, soykırım, kimliklerin sınıflandırılması ve milliyetçiliğin kökenlerine ilişkin mevcut akademik literatürü, benim incelediğim Batı Avrupadaki Müslümanların ve Yahudilerin yok edilmesini açıklamaya yönelik muhtemel tahminlerinin, faydalarının ve eksikliklerinin neler olduğuna odaklanarak kısaca değerlendiriyorum. İkinci bölümde, etnik ve dini azınlıkların yok edilmesine ilişkin özgün tezimi sunuyorum. İkinci bölüm ayrıca Hristiyan olmayanların yok edilmesini sağlayan üç ana etkenin detaylı birer açıklamasını da içeriyor. Üçüncü bölüm kitabın merkezindeki ampirik soruyu ve vaka seçimimi açıklıyor. Dördüncü bölüm Orta Çağ Batı Avrupa'sında Müslümanların ve Yahudilerin yok edilişi sürecinde gözlenen kronolojik ve coğrafi farklılıkları benim ana iddiam açısından değerlendiriyor ve görünüşte açıklanması zor olabilecek bazı vakaların da aslında iddiamın tahminlerini teyit ederek doğruladığını gösteriyor. Beşinci bölüm Hristiyan olmayan grupların yok edildiği başlıca vaka çalışmalarını içeriyor. Altıncı bölüm, Katolik yönetimindeki Batı Avrupanın aksine Ortodoks Hristiyan ve Müslüman yönetiminde olanlar başta olmak üzere Batı dışı toplumların dini ve mezhepsel çeşitliliği barındıran yapısını örneklerle kısaca açıklıyor. Sonuç bölümü iddiamın ve bulgurJarımın kuramsal önemini, güncel gelişmelerle alakasını ve çıkarımlarını özetliyor.

Hiç Masum Değil: Ruhban, Hükümdarlar ve Batı Avrupa'da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi

Etnik temizlik, devlet ve toplum gibi bir siyasi birimin kültürel, ekonomik ve politik özelliklerini temelden şekillendirir ve sıklıkla modern ulus inşasıyla ilişkilendirilir. Neden bazı devletlerde etnik ve dini azınlıklar sürgün, cebren din değiştirtme ve katliamlarla yok edilirken bazı diğer devletlerde bu süreç yaşanmaz.

Etnik ve dini azınlıkların yok edilmesi yoluyla gerçekleştirilen nüfus mühendisliği, günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde yaşanan çatışmaların da önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Günümüzde akademik çalışmalar, “etnik temizlik” olarak bilinen azınlıkların yerinden edilmesi veya yok edilmesi sürecini modern bir gelişme olarak ele almaktadır. Etnik temizlik çoğunlukla demokrasinin veya milliyetçiliğin veya her ikisinin de yükselişinin bir sonucu olarak açıklanmaktadır. Michael Mann'ın kısa ve öz bir şekilde ifade ettiği üzere, “Katliamla temizlik moderndir, çünkü bu demokrasinin karanlık yüzüdür... Modernleştikçe ve demokratikleştikçe (katliamla temizlik de dünya çapında yayılmaktadır.” Etnik temizliğin modernliği varsayımı bu konudaki çok sayıda çalışmanın neden doğrudan yirminci yüzyıla odaklandığını da kısmen açıklamaktadır. Fakat demokratikleşen ve modernleşen devletlerden sadece bazıları büyük ölçekli etnik temizlik gerçekleştirirken, pek çok başka devlet etnik temizlik gerçekleştirmemektedir. Bu farklılığı açıklamaya çalışan bilim insanları, savaşların ve “savaş öncesinde yurtiçindeki ve uluslararası koşulların” nasıl etnik temizliği mümkün kıldığını veya kolaylaştırdığını vurgulamaktadırlar.

Bugüne dek etnik temizlik üzerine yapılan çalışmalarda ortaya konan açıklamalar benim ilgilendiğim sonucu yeterince açıklayamamaktadır: Katolik Kilisesi tarafından Hristiyan sayılmayanların Orta Çağ boyunca Batı Avrupada yok edilmesi.

Benim tezim, yeni bir ampirik odak noktası ve yeni bir kuramsal açıklamayla etnik ve dini azınlıkların yok edilmesine ilişkin mevcut kuramların daha önce özetlediğim eksikliklerini gidermeyi amaçlıyor. Rekabetçi bir jeopolitik bölgede, eğer uluslar-üstü bir aktör siyasi bir lideri dini azınlıkları yok ettiği için ödüllendiriyor ve üstelik dini azınlıkları yok etmeyen siyasi liderleri öngörülebilir şekilde cezalandırıyorsa, siyasi liderlerin dini azınlıkları yok edeceğini savunuyorum. Günümüzdeki siyasi sezgilere veya inanışlara aykırı olarak, aslında hükümdara sadık unsurlar olan dini azınlıkların (Müslümanlar ve Yahudiler Orta Çağ Avrupasında “hükümdarın malı” sayılıyordu) uluslar-üstü papalık/ruhban baskısı sebebiyle yok edildiğini iddia ediyorum. Bu iddiam ve kitapta bu iddiamı desteklemek üzere dini azınıkların yok edildiği çok sayıda örnek vakada ortaya koyduğum olay örgüsü, bilim insanlarının ulus devlet dönemindeki çatışmalarda etnik temizliğe dair gözlemlediği olay örgüsünün neredeyse tam tersidir. Çünkü ulus devlet dönemindeki etnik temizlik örneklerinde sıklıkla bir dış güçle ittifak hâlinde olan azınlığın yerelde hâkim olan devlet tarafından yok edildiğini görüyoruz.

Orta Çağ Batı Avrupasında hayatta kalabilmek için yaşanan kıyasıya jeopolitik rekabet benim açıklamakta olduğum farklı etnik temizlik ve soykırım örgüsünde kritik rol oynadı çünkü kıyasıya jeopolitik rekabet yerel hükümdarları papalık ve ruhbanın Hristiyan olmayanların yok edilmesine yönelik ısrarlı taleplerine itaat etmeye zorladı. Papalık liderliğindeki ruhban ve hükümdarlar arasındaki çatışmanın başlıca sebebi Hristiyan olmayan azınlıklar değildi fakat Müslümanların tamamı ve Yahudilerin çoğu papalık liderliğindeki ruhban ve hükümdarlar arasındaki çatışmanın bir parçası olarak yok edildi. Papalık liderliğindeki ruhbanın kınamalarına rağmen Hristiyan olmayanları barındıran ve koruyan bir hükümdar, tahttan indirilmek, öldürülmek ve tahtını başka bir hükümdara kaptırmak gibi risklerle karşı karşıyaydı. Papalık liderliğindeki ruhbanın Avrupa çapındaki müdahaleleri “öldüren bir uluslar-üstülüğe” işaretti.

Dini azınlıkların yok edilmesine ilişkin ortaya koyduğum bu özgün kuram aynı zamanda milliyetçiliğin kökenlerine de ışık tutmaktadır. Mevcut kuramlar milliyetçiliği etnik temizliğin öncülü olarak sunarken, benim kuramım bu kronolojiyi ve nedenselliği tersine çeviriyor. Orta Çağ'da Batı Avrupada dini azınlıkların yok edilmesinin uluslar-üstü bir dini reform (Gregoryen Reformu) sayesinde yükselen ruhban sınıfının ve Müslümanlarla Yahudilerin artık insan sayılmamasını içeren bir doktriner değişiklik sonucunda gerçekleştiğini iddia ediyorum. Uluslar-üstü aktörler tarafından sağlanan bu dini türdeşlik ironik bir şekilde Batı Avrupadaki siyasi yapıların ilk ulus devletlere dönüşmesini kolaylaştırdı. Dahası, bu dini demografik miras, ortaya çıkışından itibaren neden çoğu Batı Avrupa milliyetçiliğinin tek dinli (sadece Hristiyan) ve hatta tek mezhepli (sadece Katolik) bir şekle büründüğünü de büyük ölçüde açıklıyor. Hristiyan olmayan cemaatlerin yok edilmesi Avrupadaki siyasi yönetimlerin hanedan temelli varlıklardan dini türdeşlikleriyle öne çıkan nüfus yapısıyla tanımlanan varlıklara dönüşmesindeki kritik aşamaydı. Bu emsalsiz dönüşüm, “ulusların” inşa edilmesinin de önünü açtı.

Papalık liderliğindeki ruhban sınıfının, on birinci yüzyıldan itibaren Hristiyan olmayanların kitlesel olarak yok edilmesine yönelik talebinin motivasyonu ve bunu mümkün kılan neydi? On birinci yüzyılın son çeyreğinde ivme kazanan ve Gregoryen Devrimi olarak da bilinen Gregoryen Reformu hareketi papalığın ve ruhban sınıfının güçlerini dramatik bir şekilde artırdı. Gregoryen Reformu'yla hızla güçlenen papalık ve ruhban sınıfı Hristiyan olmayanların yok edilmesinin de baş aktörüydü. Bu süreçte, Katolik Kilisesi'nin Müslümanlara ve Yahudilere yönelik doktrini de daha dışlayıcı bir doğrultuda değişti. Bu değişiklik Müslümanların ve Yahudilerin insanlıktan (insan kabul edilmekten) çıkarılmalarıyla doruğa ulaştı ve papalık liderliğindeki ruhban sınıfının onların yok edilmesine ilişkin taleplerini motive etti. Müslümanların ve Yahudilerin artık insan sayılmamaları, hem bir hizip olarak papalık liderliğindeki ruhban sınıfının çıkarlarıyla uyumluydu, hem de ruhbanın dini kendine güvensizliğinin bir yansımasıydı. Birincisi, Müslümanlar ve Yahudiler hükümdarlara ait sayılıyor ve “kraliyet odasının serfleri” olarak tanımlanıyordu. Bu da onları hükümdarın malı ve hükümdarlarla olan mücadelelerinde papalık liderliğindeki ruhbanın hedefi hâline getiriyordu. İkincisi, Müslümanlar ve Yahudiler dini olarak da tehlikeli görülüyordu çünkü hem on yıllarca (hatta bazıları asırlarca) Hristiyan hâkimiyeti altında yaşadıkları hâlde Hristiyan olmamışlardı hem de ruhban Hristiyan halkın Müslümanlarla ve Yahudilerle temas sonucunda İslam'a veya Museviliğe geçeceğinden korkuyordu. Papalık ve ruhbanın hükümdarlara Hristiyan olmayanları yok etmeleri konusundaki baskıları nihayetinde başarılı oldu çünkü üçüncü bir faktör hükümdarları papalık liderliğindeki ruhban karşısında zayıf kılıyordu: Batı Avrupa'nın jeopolitik olarak kıyasıya bir var olma mücadelesi veren düzinelerce ufak tefek devletler diyebileceğimiz siyasi yönetimler arasında bölünmüş olması. Böyle bir jeopolitik bölünmüşlük ortamında, papanın ve ruhbanın dini azınlıkların yok edilmesi yönündeki taleplerine uymayan bir hükümdar ortadan kaldırılabilir ve papanın taleplerine itaat edecek başka bir hükümdar onun yerini alabilirdi.

Etnik ve Dini Azınlıklar Neden Yok Ediliyor

Katolik Batı Avrupa monarşileri tarafından Hristiyan olmayanların yok edilmesi üç faktörün bir araya gelmesiyle açıklanabilir:

Bu üç nedensel etken bir araya geldiğinde Batı Avrupadaki tüm Müslümanların ve neredeyse tüm Yahudilerin yok edilmesini sağladı. Papalığın liderliğini takip eden güçlü ruhban sınıfı, Batı Avrupalı hükümdarlardan Hristiyan olmayanları yok etmelerini talep etti. Kıyasıya rekabetçi jeopolitik ortam da bu hükümdarları papalık ve ruhbanın taleplerini yerine getirmeye zorladı.

Birincisi, on birinci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Gregoryen Reformları papalık liderliğindeki ruhban sınıfının gücünün kademeli olarak artmasını sağladı. Bu ruhban gücü, on üçüncü yüzyılda zirvesine ulaştı ve en ihtişamlı dönemini Papa III. Innocentın döneminde (1198-1216) yaşadı. Ruhbanı (birinci sınıf) hükümdarların ve soyluların (ikinci sınıf) müdahalesinden kurtararak güçlendiren reformlar, aynı zamanda ruhban gücünü gitgide papalık hükümetinde daha fazla merkezileştirdi. Böylece ruhbanın gücü ile papalığın gücü birbirine paralel olarak yükseldi.

İkincisi, Katolik Kilisesinin Müslümanları ve Yahudileri kavramsallaştırması bu dönemde dışlayıcı bir yönde değişti. Dini azınlıkların dışlayıcı bir yönde yeniden tanımlanması, Katolik Kilisesi'nin 1215 yılında Dördüncü Lateran Konseyi'nde Hristiyan olmayanları farklı kıyafetler giyme zorunluluğuyla damgalaması ve farklı bölgelerde yaşama zorunluluğuyla fiziksel olarak tecrit etmesiyle kritik bir eşiğe ulaştı. Bu tedbirler, Hristiyan olmayanların nihayetinde insanlıktan çıkarılmasıyla sonuçlandı ve bu da dini azınlıkların yok edilmesini kolaylaştırdı. Papalık liderliğindeki ruhban sınıfını, hem maddi çıkarları hem de dini açıdan kendine güvensizlikleri, Hristiyan olmayanları yok etmeye motive etti. Birincisi, Müslümanlar ve Yahudiler hükümdarların varlığı ve müttefikleriydi çünkü yasal olarak hükümdarın malı olarak tanımlanmışlardı ve bu da onları papalık ve ruhban sınıfının hedefi hâline getiriyordu. İkincisi, Müslümanlar ve Yahudiler dini açıdan tehlikeli görülüyordu. Müslümanların ve Yahudilerin on yıllarca Hristiyan yönetimi altında yaşadıkları hâlde Hristiyanlaşmamaları, ruhban sınıfının Hristiyanlığın üstünlüğüne inancını sarsıyordu. Dahası, ruhban sınıfı Hristiyan halkın Müslümanlarla ve Yahudilerle temas sonucunda Müslümanlaşmasından ve Yahudileşmesinden korkuyordu.

Üçüncüsü, Batı Avrupada bir hegemonun olmadığı kıyasıya jeopolitik rekabet papaların bazen kral koyucu rolü oynayabilmesine imkân sağlıyordu ki Gregoryen Reformu'na ismini veren Papa VI. Gregory'nin 1075'te yayımladığı Dictatus Papae fermanından itibaren papalar imparatorlar dâhil hükümdarları değiştirme hakkına sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Papaların hükümdarları değiştirmesi, nadiren gerçekleşse bile diğer dini geleneklerdeki dini liderlerin siyasi gücünü çok aşıyordu. Bu üç etkenin bir araya gelmesi yalnızca Batı Avrupa ya özgüydü.

Papalık liderliğinde giderek güçlenen ruhban sınıfı, dini türdeşleşme için lobi yaptı ve papalığın çok çeşitli güç unsurlarını kullanarak (örneğin Haçlı Seferleri, aforoz, tüm bir krallığı din hizmetlerinden mahrum bırakma, hükümdarların tahttan indirilmesi, ruhbanı hükümdarlara karşı kışkırtma, gezgin tarikatları seferber etme, engizisyon mahkemeleri kurma, hanedan evliliklerini onaylama veya iptal etme gibi) hükümdarları Hristiyan olmayan tebaalarını yok etmeye zorladı.

Papalık Liderliğinde Ruhbanın Yükselişi, Düşüşü ve Dirilişi

Hristiyan olmayanların yok edilişini sağlayan ilk bağımsız değişken papalık liderliğinde ruhban sınıfının gücünün on birinci asrın sonlarından itibaren başlayarak on üçüncü yüzyılda zirveye ulaşacak şekilde muazzam artışıdır. Katolik Kilisesi'nin kurumsal ve coğrafi olarak dünyevi-siyasi otoriteden ayrılığı (Roma dâhil Orta İtalyada “Papalık Devletleri” olarak asırlarca varlığını devam ettirdi) ruhban ile ruhban olmayanların birbirinden özerk güçleri olmasına imkân verdi. Ruhban ve dünyevi-siyasi otorite arasındaki bu köklü ayrılık, Papa Gelasius'un “Sezar'ın hakkı ve Tanrı'nın hakkı” olarak tarif ettiği “iki kılıç” söylemine dayanan ve “Gelasyen Doktrini” olarak da bilinen anlayışa kadar götürülebilir. Bu özerkliğe rağmen, hem ruhban hem de dünyevi otoriteler birbirlerinin hak iddia ettiği alanlara müdahale ediyorlardı. On ikinci yüzyıla gelindiğindeyse, Kilise içinde Gregoryen veya “hierokratik” olarak bilinen görüş egemen hâle geldi: Ruhbanın temsil ettiği ruhani otoritenin dünyevi otorite üzerinde hiyerarşik bir üstünlüğü olduğu ve dünyevi otoriteyi dahi teorik olarak papalığın hükümdarlara koşullu olarak devrettiği bir anlayış kabul gördü.

Ruhban, Hristiyan toplumunun üç sınıftan oluştuğuna dair anlayışı formüle etti ve bu sınıflı toplumda ruhban sınıfını Tanrı'ya en yakın ve en üstün sınıf olarak konumlandırdı. Bu üç sınıflı kavramsallaştırma, yaklaşık bin yıl boyunca Hristiyan Avrupa toplumlarında “toplumsal düzenin imgesi” olarak varlığını sürdürdü. Ruhban sınıfı Orta Çağdaki üç sınıfın birincisiydi. Ruhban sınıfı, Papalık liderliğinde “dua edenleri, kutsal olan ve ilahi hizmetle ilişkili olan her şeyin münhasır mülkiyetine sahip olanları” kapsıyordu ki bu özellikler onlara “otorite”  sağlıyordu. Ruhban sınıfı, manastır temelli ve gezgin tarikatlar (örneğin Dominikenler ve Fransiskenler gibi) dâhil olmak üzere, bir tarikata mensup olan düzenli ruhbanı da, tarikat mensubu olmayan “seküler” ruhbanı da kapsıyordu. İkinci sınıf “savaşanları” kapsıyordu ki bu sınıfa güç sahibi hükümdarlar ve prenslerin liderliğinde şövalyeler ve soylular dâhildi. Hristiyan toplumunun geri kalanı da üçüncü sınıfı oluşturuyordu ki bunlar “çalışanlar” veya “köylülerdi”.

Papalık ve ruhbanın gücü, Gregoryen Reformlarından itibaren dikkat çekici bir şekilde artan bir değişkendi. Papalığın gücü, papayı sadece Kardinaller Konseyi'nin seçebileceğini vurgulayan 1059 tarihli papalık seçimi kararnamesiyle arttı. Papa II. Alexander (1061-1073) Kardinaller Konseyi tarafından seçilen ilk papaydı. Papalığın yetkileri onun halefi Papa VII. Gregory (1073-1085) döneminde önemli ölçüde arttı. Kendi ismiyle anılan Gregoryen Reformlarını uygulayan VII. Gregory 1075 yılında yayımladığı Dictatus Papae fermanıyla papanın imparatorları dahi görevden alabileceğini ilan etti. Gregoryen Reformlarının amacı hükümdarları papalık ve ruhbanın gücüne tabi kılmaktı. Gregoryen Reformları, hükümdarlar dâhil seküler otoritelerin hem psikopos atamaları ve görevlendirmeleri yapmasını ve hem de dini makamları satmasını  yasaklayarak ruhbanı dünyevi güçlerin kontrolünden kurtardı.

Papa ve Ruhbanın Yeni Güçlerini Hükümdarlara ve Hristiyan Olmayanlara Karşı Kullanması

Teorimin birinci bağımsız değişkeni olan papa ve ruhbanın güçlerindeki artışı teyit eder şekilde, aforoz bildiğimiz anlamıyla ancak on ikinci yüzyılda egemen hâle geldi. Aforoza mahkûm edilen kimse Kilise'nin tüm kutsal ayinlerinden mahrum bırakılmış oluyordu ki Katolik Kilisesi'nin öğretisine göre ancak ruhban tarafından gerçekleştirilebilen bu kutsal ayinler Hristiyanlığın mecburi şartları arasındaydı ve onlardan mahrum kalan birinin ahirette kurtuluşa ermesi mümkün değildi. Aforozun daha iyi bilinen ve sonuçları itibarıyla daha etkili olan “hukukileştirilmiş” şeklinde, papa aforoz ettiği hükümdarı tahttan indirip, yerine başka birini tahta çıkarabiliyordu.

Nitekim papalar bazen Yahudileri barındıran ve Müslümanları, Yahudileri ve sapkın mezheplileri yok etmeyi reddeden hükümdarları cezalandırmak için de aforozu kullanıyorlardı.

“Yasak” olarak bilinen ceza ise aforozdan çok daha kapsamlı bir cezaydı, Bu cezaya mahkum edilen bir ülkede yaşayan tüm insanlar, çoğunlukla hükümdarları olan dünyevi yöneticilerinin günahkar politikaları sebebiyle dini hizmetlerden mahrum bırakılıyordu. Bu bir çeşit ruhani boykot veya ambargoydu. Yasak cezası en çok on üçüncü yüzyılda kullanıldı. Öyle ki sadece Papa III. Innocent döneminde en az elli yedi yerel ve genel yasak cezası uygulandı. Örneğin, Papa III. Innocent meşhur olduğu üzere 1208'de İngiltere'ye yasak cezası uyguladı çünkü Kral John papanın adayının Canterbury Başpiskoposu olmasını reddediyordu. Yasak cezası Hristiyan olmayanları koruyan hükümdarları cezalandırmak için de kullanılıyordu. Hükümdarları resmi görevlerde Müslümanları ve Yahudileri istihdam ettikleri için Macaristan iki defa yasak cezasına çarptırıldı çünkü papalık ve ruhban Müslüman ve Yahudileri resmi görevlerde istihdam etmeyi yasaklamıştı. Katolik Kilisesi tarafından kınanan birini veya eylemi desteklemek veya savunmak, on üçüncü asırda en çok rastlanan yasak cezası sebebiydi.

Artan papalık ve ruhban gücünün göstergesi olan bir diğer yeni güç enstrümanı ise 1179 yılında kabul edilen papalık ambargosuydu. Papalık ambargosunun başlıca amacı, Müslümanlarla, Yahudilerle veya dini hizipçi, bölücü olarak görülen Ortodokslarla ve papalık ile ruhbanın onaylamadığı herhangi biriyle ticaret yapan Batılı Katolik Hristiyanları cezalandırmak ve terbiye etmekti. Papalar genellikle ambargoları ekonomik ve diğer askeri olmayan güç unsurlarını hedef almakta kullanırlardı. Bu politikalar bazen tüccarlar gibi papalığın kuşku duyduğu Hristiyan gruplara da zarar veriyordu. Papalık liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları hedef alan politikaları, aslında papalık liderliğindeki ruhban ve onlara karşı direnen diğer Hristiyan rakipleri arasında gerçekleşen, yani Hristiyanların kendi arasındaki bir güç mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Haçlı Seferi, Gregoryen Reformlarının ilk papaları tarafından icat edilmiş yeni bir güç enstrümanıydı ve ilk defa on birinci yüzyılın sonlarında kullanıldı. Hristiyanlığın ilk bin yılında Haçlı Seferi olmadığı gibi, Orta Çağ boyunca da Batı/Katolik Hristiyanlığı dışındaki Hristiyan mezheplerinde Haçlı Seferi anlayışı ortaya çıkmadı. Haçlı Seferleri, Hristiyan olmayanların yok edilmesine şüphesiz önemli katkılarda bulundu. Müslümanlar veya dini sapkınlar (Katharlar gibi) Haçlı Seferlerinin doğrudan hedefiydi. Yahudiler de sefere çıkmış Haçlılar tarafından yolda öldürülüyordu. Örneğin, Kutsal Topraklara yönelik ilk Haçlı Seferi 1096'da Ren Vadisi'ndeki Yahudilerin katliamıyla yola çıktı. Albigens Haçlı Seferi ve İtalyan Haçlı Seferleri gibi Batı Avrupa içindeki Haçlı Seferleri, papalığın ve ruhbanın dini azınlıkların yok edilmesine ve dini türdeşleşmeye doğrudan katkıda bulundukları cezalandırma yöntemlerindendi. Hristiyan olmayanları koruyan Hristiyan hükümdarlar, kıta içindeki Haçlı Seferleri yoluyla cezalandırılıyordu. Zira Hristiyan olmayanların yok edilmesi papalık liderliğindeki ruhban ile rakipleri arasında cereyan eden, Hristiyanların kendi arasındaki güç mücadelesinin kilit bir unsurunu oluşturuyordu.

Papalığın Haçlılara sunduğu en yaygın teşvik, günahların affı anlamına gelen genel endüljanstı. Kısmi endüljansın aksine genel endüljans kişinin tüm günahlarının affı anlamına geliyordu. Bir kişi kırk gün kadar az bir süre Haçlı Seferi'ne katılarak dahi endüljans elde edebilirdi. Papalık kıta içindeki bir Haçlı Seferi'nde hedef alınan toprakları da ödül olarak teklif edebilirdi. Örneğin Papa III. Innocent, Toulouse Kontu'na karşı Haçlı Seferi'ne liderlik üstlenecek kişiyi teşvik etmek için Toulouse Kontu'nun topraklarını teklif etti. Papalığın bir diğer yeni güç enstrümanı da “gizli Müslümanlar” ve “gizli Yahudiler” dâhil olmak üzere dini sapkınları tespit ederek ortadan kaldırmak üzere kurulan Engizisyon müessesesiydi. Bu yeni kurum, ancak on üçüncü yüzyılın başlarında Toulouseda kurulan Engizisyon ile düzenli, formel ve kalıcı kurumsal biçimini aldı.

Papalık tarafından kurulan gezgin tarikatlar, özellikle Dominikenler ve Fransiskenler, papalık liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları yok etmek üzere kullandığı bir başka yeni ve etkili araçtı. Jeremy Cohen'in iddiasına göre, on üçüncü yüzyılın başlarında kuruluşlarından Orta Çağ'ın sonuna ve hatta daha da sonrasına kadar, Roma Kilisesi'nin bu ilk ve en önemli gezgin tarikatları, Dominikenler ve Fransiskenler, Batı dünyasında adeta ruhbanın tüm Yahudi karşıtı faaliyetlerini yönettiler ve denetlediler. Dominikenler Müslümanları ve Yahudileri Hristiyanlaştırmak ve dini sapkınlıkla mücadele etmek üzere Fransa, İberya ve İtalya genelinde görevlendirildiler. Papalık bazen psikoposluklardaki ruhbanla (bizzat psikoposlar gibi) ve soylularla kendi hükümdarlarına karşı ittifak kurmuştur. Papaların on ikinci yüzyıl başlarında Müslümanlarla savaşmak için kullandıkları bir diğer yeni güç enstrümanı da Tapınak Şövalyeleri ve Aziz Yuhanna veya Hastane Şövalyeleri (sonrasında Rodos ve nihayet Malta Şövalyeleri olarak da bilinen) gibi Katolik askeri tarikatlarıydı.

Papalık, Katolik Hristiyan devletlerin belli bölgeleri sömürgeleştirmesini ve topraklarını genişletmesini yetkilendirerek de hükümdarlar arasındaki jeopolitik rekabeti etkileyebiliyordu. Papalık, Afrikadan Amerika'ya kadar rakip Katolik hükümdarların toprak iddialarını karara bağlayan bir uluslar-üstü tahkim otoritesi olarak iş görüyordu. Örneğin Papa VI. Alexander, Portekiz ve İspanya'nın Amerika kıtası üzerindeki toprak iddialarını Batı yarımküreyi Portekiz ve İspanya'nın sömürge bölgeleri arasında ayırarak ve bu ayrımı da 1494 te Tordesillas Antlaşması ile resmileştirerek karara bağladı. Papalığın, devletlerin topraklarını genişletmesini tescil etme yetkisi, rakip hükümdarların kendilerini “en Katolik hükümdar” olarak sunmak için rekabet ettikleri aşırılık yarışı veya “teklif yükseltme” mekanizması için kilit bir teşvik sunuyordu. Teklif yükseltme mekanizması İberyada (Portekiz ve İspanya) kalan son Müslümanların ve Yahudilerin nihai olarak sürülmesini kısmen teşvik etti. Papalar hanedan evliliklerini ve siyasi birleşmeleri onaylayarak veya iptal ederek de jeopolitik rekabeti etkileyebiliyordu. Örneğin, papalık 1230'da Kastilya ve Leon'un birleşmesine yardım etti. Benzer şekilde, Aragon Kralı II. Ferdinand ve Kastilya Kraliçesi I.Isabella akraba oldukları için ancak papalığın onayıyla evlenebildiler. Onların evliliği İspanya'yı yarattı.

“Hristiyan olmayanların hükümdarların malı sayılması ve İnsanlıktan Çıkarılmaları” Papalık liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları ortadan kaldırmak istemesini motive eden iki farklı gelişmeden bahsedebiliriz. İlk gelişme Hristiyan olmayanların hükümdarın malı sayılacak şekilde yeniden tanımlanmasıydı. İkinci gelişme Hristiyan olmayanların insan sayılamayacaklarına ilişkin ruhbanın içtihadıydı. Her iki gelişme de Gregoryen Reformlarından sonra gerçekleşti. On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda, Kluniyaklar ve Dominikenler gibi çok etkili ruhban aktörleri Hristiyan olmayanları insanlıktan çıkardı ve şeytanlaştırdı. Papalık liderliğindeki ruhban bu dönemde Müslümanları ve Yahudileri Hristiyanlaştırmak için çaba gösterdi fakat büyük ölçüde başarısız oldu. Ruhbanın çabasına rağmen Hristiyan olmayı reddetmeleri, Katolik Kilisesi'nin Müslümanların ve Yahudilerin insan olmadığına dair bir içtihat geliştirmelerine yol açtı. S53 Julia Costa Lopezin gösterdiği üzere, “akıl yürütme kapasitesinin Hristiyanlaştırılması süreci” aracılığıyla, “din değiştirmeyenlerin (Hristiyanlığa geçmeyenlerin) akıl yürütme kapasitesine sahip olmadıkları ve dolayısıyla artık insan olmadıkları” sonucuna varıldı. İnsanlıktan çıkarılmaları da, Müslümanların ve Yahudilerin yok edilmelerini çok daha meşru bir uygulama hâline getirdi. Üstelik Hristiyan olmayanlar “bulaşıcı” ve tehlikeli olarak tasvir ediliyorlardı. Çünkü onların Hristiyanlarla temas etmeleri Hristiyanları Müslümanlaştırabilir veya Yahudileştirebilirdi. Tomaz Mastnak'ın ifadesiyle, “Müslümanları Hristiyanlığa döndürme ütopyası, Hristiyanların sapkınlığa düşmesini (Müslümanlaşmasını) engelleme distopyasına döndü.” Bulaşıcılık korkusu papalık liderliğindeki ruhbanın Müslümanlar ve Yahudilerin Hristiyanlarla temasını asgariye indirmek için bir dizi yeni politika geliştirmesine sebep oldu. Örneğin, 1215’teki Dördüncü Lateran Konseyi, Müslümanların ve Yahudilerin getto olarak da bilinen özel bölgelerde fiziksel olarak Hristiyanlardan izole olarak yaşamalarını ve kamusal alanda dini kimliklerini gösterecek şekilde kıyafetlerine bir rozet takmalarını zorunlu hâle getirdi.

Hükümdarlar ile papalık liderliğindeki ruhban arasındaki mücadelede, ruhban sınıfı Hristiyan olmayan azınlıkları hedef alıyordu çünkü Müslümanlar ve Yahudiler kraliyetin hizmetkârları olarak tanımlanmaları nedeniyle hükümdarların sahip olduğu bir güç unsuru olarak görülüyordu. Bu dönemde hükümdarın hizmetkarı olarak tanımlanmaları Hristiyan olmayanların statüsünde geçmişe göre önemli bir değişiklikti: “Bir zamanların özgür Roma vatandaşları “bizim Yahudiler” olarak adeta bir çeşit menkul değer gibi topraklarında yaşadıkları kale muhafızlarının, kontların veya kralların malı hâline geldi. Resmen bu şekilde kodlanmaları ancak 1236'da gerçekleşti, fakat Yahudilerin ve aynı kapsama giren Müslümanların kraliyetin hizmetkârları olarak kavramsallaştırılmaları Aragon, Kastilya ve Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bazı bölgelerinde on birinci yüzyılın sonlarına kadar götürülebilir. Bu statünün doğal sonucu olarak, Müslümanların ve Yahudilerin hükümdarlara bazı faydaları olduğunu fakat ruhbana hiçbir faydaları olmadığını iddia ediyorum. Yine kısmen bu statünün sonucu olarak, papalık liderliğindeki ruhban sınıfı veya soylular hükümdarlara karşı mücadelelerinde galip geldiklerinde, Müslümanların ve Yahudilerin zarar gördüğünü iddia ediyorum. Bu iddiamı doğrulayan kritik tarihsel gelişmeler bulunmaktadır. İngiltere'de Magna Cartada (1215) Yahudileri, Macaristan'da Altın Ferman (1222) ve Bereg Yemini'nde (1233) Müslümanları ve Yahudileri hedef alan maddeler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu meşhur tarihi belgeler, aynı anda papalık ve ruhban sınıfının soylularla ittifak hâlinde hükümdarlara ve hükümdarların varlığı olarak hedef alınan bu dini azınlıklara karşı kazandıkları zaferleri temsil etmektedir.

Mehmed Zahid Aydar

Mîsak Dergisi

Sayı: 423 / Şubat 2026

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar