Günümüzde “Batı medeniyeti” olarak tanımlanan
ülkelerde, Müslümanlar ve Yahudiler başta olmak üzere Hristiyan olmayanların
sistematik olarak yok edilmesi ne zaman, nerede, nasıl ve neden başladı? Modern
Dünyanın Kökenleri; işte bu büyük soruya cevaben, Orta Çağ Batı Avrupa'sındaki
tüm Müslüman ve Yahudi toplulukların ortadan kaldırılmasını ilk defa bir bütün
olarak ve özgün bir soykırım kuramı çerçevesinde açıklamaktadır.
Zihinsel sömürgeleşme, farkına varılmadıkça kurtuluşu
mümkün olmayan sinsi bir beladır ve elinizdeki eser, Batı merkezci ve Batı
övgücü sosyal bilim hiyerarşisine karşı çıkışın somut bir tezahürüdür.
Önsöz
Orta Çağ'da Batı Avrupada
Müslümanların yok edilişiyle eş zamanlı olarak, tüm Yahudiler de aynı aktörler
tarafından ve yaklaşık olarak aynı yörelerde ortadan kaldırılmıştır.
Dolayısıyla Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz’de Orta Çağ'dan günümüze
kadar varlığını kesintisiz olarak sürdürebilmiş tek bir Yahudi cemaati,
faaliyetini kesintisiz sürdürebilmiş tek bir sinagog yoktur. Bu ülkelerden
bazılarına ancak yüzyıllar sonra Doğu Avrupa başta olmak üzere dünyanın başka
yerlerinden Yahudiler göç etmiştir. Özetle, tek bir şehirde, bölgede veya tek
bir devletin yönetiminde değil, İtalya, İspanya, Macaristan ve Portekiz'in
tamamında tüm Müslümanlar; Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz'in tamamında
tüm Yahudiler ve hatta Batı Avrupa genelinde Hristiyan sayılmayan tüm
topluluklar da yok edilmiştir. Bu sürecin sonucu olarak Batı Avrupa'nın
herhangi bir yöresinde, Türkiye’de meşhur olan bir ifadeyle, cami, kilise ve
sinagog'un aynı mahallede, şehirde ve hatta ülkede var olabildiği bir örneğe
yaşam hakkı tanınmamıştır. Daha sonraki dönemde “Batılı” olarak bilinecek
ülkelerin ve toplumların “Batılı olmayan” ülkelerden ve toplumlardan ayırt
edici özelliği, bir başka deyişle büyük ayrışma, tam da bu politikayla ortaya
çıkmıştır. Batı toplumları emsalsiz bir şekilde tek bir din ve tek bir mezhebin
mensuplarından ibaret hâle getirilmiş, bu eserdeki iddiama göre Katolik
Hristiyan olmayan tüm grupların yok edilmesiyle bilinçli olarak böyle
şekillendirilmiştir.
Bu eser, kuramsal olarak
soykırım ve etnik temizlik dâhil olmak üzere sivillerin hedef alındığı nüfus
mühendisliği uygulamalarının tarihsel kökenini, bu süreçleri mümkün kılan
etkenleri ve gerçekleştiren aktörleri ortaya koymaktadır. Kitapta, Batı Avrupadaki
tüm Müslümanların ve Yahudilerin neden, nasıl, nerelerde ve ne zaman yok
edildikleri ilk defa bir bütün olarak ve özgün bir soykırım kuramı çerçevesinde
açıklanmaktadır. Müslümanlar ve Yahudiler başta olmak üzere Katolik Hristiyan
olmayan tüm din ve mezhep gruplarının yok edilmesinin, ulus devletin ve
demokrasinin Batı Avrupada ortaya çıkmasının temellerini attığını ortaya
koymaktadır.
Papalık liderliğindeki ruhban
sınıfı, Batı kimliğini inşa eden, sınırlarını çizen ve yaklaşık 470 yıl boyunca
(1059-1529) pek çok açıdan şekillendiren başlıca aktördür. Papalık ve ruhban bu
liderlik rolünü icra ederken, Hristiyanlığın ilk bin yılında olmayan, Haçlı
Seferlerinden Dominiken ve Fransisken tarikatlarına kadar, papalığa bağlı çok
sayıda yeni güç unsuru ihdas ederek Müslümanlara, Yahudilere ve en başta da boyun
eğdiremedikleri Hristiyan hükümdarlara karşı kullandılar. Dini ve siyasi bir
hüviyet kazanarak ortaya çıktığı hâliyle “Avrupa” ve “Batı” kimliklerinin esas
mimarı olarak tarihte bir kişiye işaret etmek gerekirse kanaatimce bu kişi
eserimin başlığında da üstü kapalı olarak atıfta bulunduğum Papa III. Innocent
(III. Masum) olur. Orta Çağ'ın ve dolayısıyla dünya tarihinin en güçlü ruhbani
aktörü olarak III. Innocent'ın papalığı döneminde (1198-1216), Endülüs'ün
Haçlılar tarafından işgalinde dönüm noktası olan Las Navas de Tolosa Muharebesi'nden
(1212) Ortodoks Hristiyanlığın görkemli başkenti İstanbul'un Haçlılar
tarafından işgaline (1215), Güney Fransa'daki Kathar inancının izini
bırakmayacak şekilde kökünü kazıyan vahşi bir “imha savaşı” olan Albigens Haçlı
Seferi'nin başlatılmasından (1209), Katolik Hristiyan âleminde Müslümanlara ve
Yahudilere yönelik sistematik ayrımcılığın kurumsallaştırıldığı Dördüncü
Lateran Konseyi'nin (1215) toplanmasına kadar Katolik Hristiyan Avrupa'nın
tanımlanması, şekillenmesi ve sınırlarının çizilmesine yönelik devasa adımlar
atılmıştır.
Avrupadaki tüm Müslümanların ve
Yahudilerin yok edilmesi, böylelikle yalnızca Hristiyanlardan ve hatta sadece
Katolik mezhepli Hristiyanlardan oluşan toplumların ve devletlerin yer aldığı
bir bölgesel sistem kurulması, aslında “Batı medeniyeti” olarak bilinen
devletler üstü ve toplumlar üstü kimliğin ortaya çıkışıyla eşzamanlıdır ve
hatta Batı kimliğinin ortaya çıkışına eşdeğerdir. On birinci yüzyılın
sonlarında Papa VII. Gregory (1073-1085) liderliğindeki ruhban sınıfının
gerçekleştirdiği Gregoryen Reformu'yla başlayan ve Papa III. Innocent
(1198-1216) döneminde ilk zirvesine ulaşan bu süreç, Batı Avrupada kurumları,
devleti, toplumu, kültürü ve elbette dini ve mezhepsel kimliği şekillendirmiştir.
Modern Dünyanın Kökenleri |
Dünya tarihine yön veren
böylesine olağanüstü bir gelişmenin bugüne dek sosyal bilimlerde herhangi bir
çalışmanın başlıca sorusu olmaması, tüm Müslümanları ve Yahudileri kimlerin
nerede, ne zaman, nasıl ve niçin yok ettiklerinin bir bütün olarak araştırılmamış
olması da kendi başına büyük bir muammadır. Kanaatimce bu çarpıcı eksiklik,
Batı merkezci sosyal bilimcilerin, Batı'yı kötü gösterecek büyük soruları
sormaktan ısrarla kaçınması, araştırma tasarımlarının en önemli safhası olan
doğru soruyu bulmak ve sormak konusunda önyargılı ve tarafgir olmalarının bir
yansımasıdır. Zihinsel sömürgeleşme, farkına varılmadıkça kurtuluşu mümkün
olmayan sinsi bir beladır. İnşallah bu eserin böylesi bir farkındalık
oluşturmaya, zihinsel uyanışa ve paradigma değişimine katkısı olur. Türkiye
dâhil dünya çapında siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve hatta genel
olarak sosyal bilimler, maalesef çoğunlukla Batı merkezci, sömürgeci bilgi
üretimi hiyerarşisini yeniden üretmeye devam etmektedir. Avrupa merkezci
fakat daha doğru ifadesiyle “Batı merkezci” ve “Batı övgücü” bilgi üretiminin
birbiriyle ilişkili üç temel unsurundan bahsedilebilir. Bunların ilki ve
kanaatimce en önemlisi, sosyal bilimler çalışmalarına konu olarak seçilen
araştırma sorusudur.
Elinizdeki eser günümüzde “mutlak kötü”
olarak görülen bir sonucun, dini ve mezhepsel azınlıkların tamamen yok
edilişlerinin, neden Katolik Hristiyan Batı Avrupa ülkelerinde gerçekleştiği ve
Batılı olmayan ülkelerde gerçekleşmediği gibi daha önce sistematik olarak sorulmamış
bir soruya nedensel ve bütüncül bir cevap aramasından dolayı Batı merkezci
anlatıyla çelişmektedir. Araştırma sorumun çıkış noktası, modern dünyayı
şekillendiren Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz gibi başlıca Batı Avrupa
devletlerini, dünyanın geri kalanından ayırt eden özelliğin, ülkelerindeki tüm
dini ve mezhepsel azınlıkları Orta Çağ gibi oldukça erken bir dönemde yok etmiş
oldukları tespitidir. Araştırma sorumun çıkış noktasındaki bu durum tespiti
bile tek başına Batı merkezci bakış açısına karşı bir meydan okumadır.
Herhangi bir konuyu “bilmek”
ve üzerine bilgi üretmek bir güç ilişkisidir. Araştırmacı özne, çalıştığı nesne üzerinde bilgi ve dolayısıyla güç
sahibi olmaktadır. Sosyal bilimlerde hâlen egemen Batı merkezci yaklaşımın
ikinci unsuru, Batılı sosyal bilimcilerin Batılı olmayan ülkeleri ve toplumları
çalışarak ve onları “bilerek” geliştirdikleri uzmanlık ve bilgi üretimi yoluyla
sahip oldukları güç ve bu güç ile kurdukları, hatta çoğunlukla sömürgecilik
döneminden devralarak yeniden ürettikleri, bilgi hiyerarşisidir. Hollandalı bir
araştırmacı Endonezya üzerine ders kitabı yazabilir, Suriyede mezhepler arası
ilişkiler üzerine uzman olabilir veya Trabzon yerel siyaseti hakkında ahkâm
kesebilir. Fakat Batılı olmayan, örneğin Müslüman ve Türk bir araştırmacının,
Fransa siyaseti üzerine ders kitabı yazması veya Batı Avrupadaki mezhepler
arası ilişkiler veya Katolik Kilisesi üzerine uzmanlık geliştirmesi beklenen
veya istenen bir gelişme olmadığı gibi, böylesi teşebbüsler çoklukla kabul
görmez, yayına kabul edilmez ve hatta açıkça karşı çıkılarak engellenmeye
çalışılır. Bu bilgi hiyerarşisinin bilincinde olarak yazdığım bu eser, Müslüman
ve Türk bir araştırmacının Orta Çağ Batı Avrupa'sının dini, mezhepsel, siyasi
ve toplumsal çatışmalarını ve dönüşümünü çalışarak ortaya koyduğu bir eser
olması açısından da, eleştirdiğim Batı merkezci ve Batı övgücü sosyal bilim
hiyerarşisine karşı çıkışımın somut bir tezahürüdür.
Batı merkezci sosyal bilimlerin
üçüncü unsuru da kavramların ve kuramların Batıda ve Batılı sosyal
bilimciler tarafından üretilmesi, Batı dışı toplumların ancak ham veri
sağlayıcısı ve Batı'da üretilmiş kavramların ve kuramların uygulayıcısı ve
müşterisi olmaları şeklinde özetlenebilecek hiyerarşik bilgi üretimi düzenidir.
Bu hiyerarşik bilgi üretimini tamamlayan bir unsur olarak Batılı olmayan
sosyal bilimcilerden beklenen, sadece kendi toplumlarına ilişkin bilgi
üretmeleri ve çoğunlukla ampirik veri veya yerel durumun yorumlanmasından
ibaret bu bilgileri kavramsal ve kuramsal olarak işlenmek üzere Batılı sosyal
bilimcilerin istifadesine sunmalarıdır. Örneğin Türk sosyal bilimcilerden
beklenen, Batı'da üretilmiş kavramları ve kuramları “Türkiye vakasına”
uygulamak, sadece Türkiye hakkında bilgi üreterek ve ürettikleri bu bilgileri
de Batı dillerine çevirerek kavramsal ve kuramsal olarak işlenmek üzere Batılı
sosyal bilimcilerin kullanımına sunmalarıdır. Bu döngü aslında küresel
kapitalist sistemde azgelişmiş ülke ekonomilerine biçilen hammade sağlayıcısı
rolünün sosyal bilimlerdeki izdüşümüdür. Türk üniversitelerinde, İngilizce
olarak ve atıf faktörü olan SSCI (Social Science Citation Index) kapsamındaki
dergilerde yayımlanan makalelerin çok önemli bir kısmının, belki de büyük
çoğunluğunun, Türkler tarafından Türkiye üzerine yazılmış makaleler olması da
bu Batı merkezci bilgi hiyerarşisinin Türkiye içinde bile yeniden üretildiğinin
göstergesi sayılabilir.
Bu kitapta
soykırım, etnik temizlik ve nüfus mühendisliği yoluyla Batı Avrupa'nın ve Batı
kimliğinin şekillenmesini yeni bir kuram aracılığıyla ve daha önce bir arada
çalışılmamış vakalar üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Birinci bölümde,
etnik temizlik, soykırım, kimliklerin sınıflandırılması ve milliyetçiliğin
kökenlerine ilişkin mevcut akademik literatürü, benim incelediğim Batı
Avrupadaki Müslümanların ve Yahudilerin yok edilmesini açıklamaya yönelik
muhtemel tahminlerinin, faydalarının ve eksikliklerinin neler olduğuna
odaklanarak kısaca değerlendiriyorum. İkinci bölümde, etnik ve dini
azınlıkların yok edilmesine ilişkin özgün tezimi sunuyorum. İkinci bölüm ayrıca
Hristiyan olmayanların yok edilmesini sağlayan üç ana etkenin detaylı birer
açıklamasını da içeriyor. Üçüncü bölüm kitabın merkezindeki ampirik soruyu ve
vaka seçimimi açıklıyor. Dördüncü bölüm Orta Çağ Batı Avrupa'sında
Müslümanların ve Yahudilerin yok edilişi sürecinde gözlenen kronolojik ve
coğrafi farklılıkları benim ana iddiam açısından değerlendiriyor ve görünüşte
açıklanması zor olabilecek bazı vakaların da aslında iddiamın tahminlerini
teyit ederek doğruladığını gösteriyor. Beşinci bölüm Hristiyan olmayan
grupların yok edildiği başlıca vaka çalışmalarını içeriyor. Altıncı bölüm,
Katolik yönetimindeki Batı Avrupanın aksine Ortodoks Hristiyan ve Müslüman
yönetiminde olanlar başta olmak üzere Batı dışı toplumların dini ve mezhepsel
çeşitliliği barındıran yapısını örneklerle kısaca açıklıyor. Sonuç bölümü
iddiamın ve bulgurJarımın kuramsal önemini, güncel gelişmelerle alakasını ve
çıkarımlarını özetliyor.
Hiç Masum Değil: Ruhban,
Hükümdarlar ve Batı Avrupa'da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi
Etnik temizlik, devlet ve
toplum gibi bir siyasi birimin kültürel, ekonomik ve politik özelliklerini
temelden şekillendirir ve sıklıkla modern ulus inşasıyla ilişkilendirilir.
Neden bazı devletlerde etnik ve dini azınlıklar sürgün, cebren din değiştirtme
ve katliamlarla yok edilirken bazı diğer devletlerde bu süreç yaşanmaz.
Etnik ve dini azınlıkların
yok edilmesi yoluyla gerçekleştirilen nüfus mühendisliği, günümüzde dünyanın
pek çok bölgesinde yaşanan çatışmaların da önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Günümüzde akademik çalışmalar, “etnik temizlik” olarak
bilinen azınlıkların yerinden edilmesi veya yok edilmesi sürecini modern bir
gelişme olarak ele almaktadır. Etnik temizlik çoğunlukla demokrasinin veya
milliyetçiliğin veya her ikisinin de yükselişinin bir sonucu olarak
açıklanmaktadır. Michael Mann'ın kısa ve öz bir şekilde ifade ettiği üzere, “Katliamla
temizlik moderndir, çünkü bu demokrasinin karanlık yüzüdür... Modernleştikçe ve
demokratikleştikçe (katliamla temizlik de dünya çapında yayılmaktadır.” Etnik
temizliğin modernliği varsayımı bu konudaki çok sayıda çalışmanın neden
doğrudan yirminci yüzyıla odaklandığını da kısmen açıklamaktadır. Fakat
demokratikleşen ve modernleşen devletlerden sadece bazıları büyük ölçekli etnik
temizlik gerçekleştirirken, pek çok başka devlet etnik temizlik
gerçekleştirmemektedir. Bu farklılığı açıklamaya çalışan bilim insanları,
savaşların ve “savaş öncesinde yurtiçindeki ve uluslararası koşulların” nasıl
etnik temizliği mümkün kıldığını veya kolaylaştırdığını vurgulamaktadırlar.
Bugüne dek etnik temizlik
üzerine yapılan çalışmalarda ortaya konan açıklamalar benim ilgilendiğim sonucu
yeterince açıklayamamaktadır: Katolik Kilisesi tarafından Hristiyan
sayılmayanların Orta Çağ boyunca Batı Avrupada yok edilmesi.
Benim tezim, yeni bir ampirik
odak noktası ve yeni bir kuramsal açıklamayla etnik ve dini azınlıkların yok
edilmesine ilişkin mevcut kuramların daha önce özetlediğim eksikliklerini
gidermeyi amaçlıyor. Rekabetçi bir jeopolitik bölgede, eğer uluslar-üstü bir
aktör siyasi bir lideri dini azınlıkları yok ettiği için ödüllendiriyor ve
üstelik dini azınlıkları yok etmeyen siyasi liderleri öngörülebilir şekilde
cezalandırıyorsa, siyasi liderlerin dini azınlıkları yok edeceğini savunuyorum.
Günümüzdeki siyasi sezgilere veya inanışlara aykırı olarak, aslında hükümdara
sadık unsurlar olan dini azınlıkların (Müslümanlar ve Yahudiler Orta Çağ
Avrupasında “hükümdarın malı” sayılıyordu) uluslar-üstü papalık/ruhban baskısı
sebebiyle yok edildiğini iddia ediyorum. Bu iddiam ve kitapta bu iddiamı
desteklemek üzere dini azınıkların yok edildiği çok sayıda örnek vakada ortaya
koyduğum olay örgüsü, bilim insanlarının ulus devlet dönemindeki çatışmalarda
etnik temizliğe dair gözlemlediği olay örgüsünün neredeyse tam tersidir. Çünkü
ulus devlet dönemindeki etnik temizlik örneklerinde sıklıkla bir dış güçle
ittifak hâlinde olan azınlığın yerelde hâkim olan devlet tarafından yok
edildiğini görüyoruz.
Orta Çağ Batı Avrupasında
hayatta kalabilmek için yaşanan kıyasıya jeopolitik rekabet benim açıklamakta
olduğum farklı etnik temizlik ve soykırım örgüsünde kritik rol oynadı çünkü
kıyasıya jeopolitik rekabet yerel hükümdarları papalık ve ruhbanın Hristiyan
olmayanların yok edilmesine yönelik ısrarlı taleplerine itaat etmeye zorladı.
Papalık liderliğindeki ruhban ve hükümdarlar arasındaki çatışmanın başlıca
sebebi Hristiyan olmayan azınlıklar değildi fakat Müslümanların tamamı ve
Yahudilerin çoğu papalık liderliğindeki ruhban ve hükümdarlar arasındaki
çatışmanın bir parçası olarak yok edildi. Papalık liderliğindeki ruhbanın
kınamalarına rağmen Hristiyan olmayanları barındıran ve koruyan bir hükümdar,
tahttan indirilmek, öldürülmek ve tahtını başka bir hükümdara kaptırmak gibi
risklerle karşı karşıyaydı. Papalık liderliğindeki ruhbanın Avrupa çapındaki
müdahaleleri “öldüren bir uluslar-üstülüğe” işaretti.
Dini azınlıkların yok
edilmesine ilişkin ortaya koyduğum bu özgün kuram aynı zamanda milliyetçiliğin
kökenlerine de ışık tutmaktadır. Mevcut kuramlar milliyetçiliği etnik
temizliğin öncülü olarak sunarken, benim kuramım bu kronolojiyi ve nedenselliği
tersine çeviriyor. Orta Çağ'da Batı Avrupada dini azınlıkların yok edilmesinin
uluslar-üstü bir dini reform (Gregoryen Reformu) sayesinde yükselen ruhban
sınıfının ve Müslümanlarla Yahudilerin artık insan sayılmamasını içeren bir
doktriner değişiklik sonucunda gerçekleştiğini iddia ediyorum. Uluslar-üstü
aktörler tarafından sağlanan bu dini türdeşlik ironik bir şekilde Batı
Avrupadaki siyasi yapıların ilk ulus devletlere dönüşmesini kolaylaştırdı.
Dahası, bu dini demografik miras, ortaya çıkışından itibaren neden çoğu Batı
Avrupa milliyetçiliğinin tek dinli (sadece Hristiyan) ve hatta tek mezhepli
(sadece Katolik) bir şekle büründüğünü de büyük ölçüde açıklıyor. Hristiyan
olmayan cemaatlerin yok edilmesi Avrupadaki siyasi yönetimlerin hanedan temelli
varlıklardan dini türdeşlikleriyle öne çıkan nüfus yapısıyla tanımlanan
varlıklara dönüşmesindeki kritik aşamaydı. Bu emsalsiz dönüşüm, “ulusların”
inşa edilmesinin de önünü açtı.
Papalık liderliğindeki ruhban
sınıfının, on birinci yüzyıldan itibaren Hristiyan olmayanların kitlesel olarak
yok edilmesine yönelik talebinin motivasyonu ve bunu mümkün kılan neydi? On
birinci yüzyılın son çeyreğinde ivme kazanan ve Gregoryen Devrimi olarak da
bilinen Gregoryen Reformu hareketi papalığın ve ruhban sınıfının güçlerini
dramatik bir şekilde artırdı. Gregoryen Reformu'yla hızla güçlenen papalık ve
ruhban sınıfı Hristiyan olmayanların yok edilmesinin de baş aktörüydü. Bu
süreçte, Katolik Kilisesi'nin Müslümanlara ve Yahudilere yönelik doktrini de
daha dışlayıcı bir doğrultuda değişti. Bu değişiklik Müslümanların ve
Yahudilerin insanlıktan (insan kabul edilmekten) çıkarılmalarıyla doruğa ulaştı
ve papalık liderliğindeki ruhban sınıfının onların yok edilmesine ilişkin
taleplerini motive etti. Müslümanların ve Yahudilerin artık insan
sayılmamaları, hem bir hizip olarak papalık liderliğindeki ruhban sınıfının
çıkarlarıyla uyumluydu, hem de ruhbanın dini kendine güvensizliğinin bir
yansımasıydı. Birincisi, Müslümanlar ve Yahudiler hükümdarlara ait
sayılıyor ve “kraliyet odasının serfleri” olarak tanımlanıyordu. Bu da onları
hükümdarın malı ve hükümdarlarla olan mücadelelerinde papalık liderliğindeki
ruhbanın hedefi hâline getiriyordu. İkincisi, Müslümanlar ve Yahudiler
dini olarak da tehlikeli görülüyordu çünkü hem on yıllarca (hatta bazıları
asırlarca) Hristiyan hâkimiyeti altında yaşadıkları hâlde Hristiyan
olmamışlardı hem de ruhban Hristiyan halkın Müslümanlarla ve Yahudilerle temas
sonucunda İslam'a veya Museviliğe geçeceğinden korkuyordu. Papalık ve ruhbanın
hükümdarlara Hristiyan olmayanları yok etmeleri konusundaki baskıları
nihayetinde başarılı oldu çünkü üçüncü bir faktör hükümdarları papalık
liderliğindeki ruhban karşısında zayıf kılıyordu: Batı Avrupa'nın jeopolitik
olarak kıyasıya bir var olma mücadelesi veren düzinelerce ufak tefek devletler
diyebileceğimiz siyasi yönetimler arasında bölünmüş olması. Böyle bir
jeopolitik bölünmüşlük ortamında, papanın ve ruhbanın dini azınlıkların yok
edilmesi yönündeki taleplerine uymayan bir hükümdar ortadan kaldırılabilir ve
papanın taleplerine itaat edecek başka bir hükümdar onun yerini alabilirdi.
Etnik ve Dini Azınlıklar
Neden Yok Ediliyor
Katolik Batı Avrupa monarşileri
tarafından Hristiyan olmayanların yok edilmesi üç faktörün bir araya gelmesiyle
açıklanabilir:
Bu üç nedensel etken bir araya
geldiğinde Batı Avrupadaki tüm Müslümanların ve neredeyse tüm Yahudilerin yok
edilmesini sağladı. Papalığın liderliğini takip eden güçlü ruhban sınıfı, Batı
Avrupalı hükümdarlardan Hristiyan olmayanları yok etmelerini talep etti.
Kıyasıya rekabetçi jeopolitik ortam da bu hükümdarları papalık ve ruhbanın
taleplerini yerine getirmeye zorladı.
Birincisi, on birinci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Gregoryen
Reformları papalık liderliğindeki ruhban sınıfının gücünün kademeli olarak
artmasını sağladı. Bu ruhban gücü, on üçüncü yüzyılda zirvesine ulaştı ve en
ihtişamlı dönemini Papa III. Innocentın döneminde (1198-1216) yaşadı. Ruhbanı
(birinci sınıf) hükümdarların ve soyluların (ikinci sınıf) müdahalesinden
kurtararak güçlendiren reformlar, aynı zamanda ruhban gücünü gitgide papalık
hükümetinde daha fazla merkezileştirdi. Böylece ruhbanın gücü ile papalığın
gücü birbirine paralel olarak yükseldi.
İkincisi, Katolik Kilisesinin Müslümanları ve Yahudileri
kavramsallaştırması bu dönemde dışlayıcı bir yönde değişti. Dini azınlıkların
dışlayıcı bir yönde yeniden tanımlanması, Katolik Kilisesi'nin 1215 yılında
Dördüncü Lateran Konseyi'nde Hristiyan olmayanları farklı kıyafetler giyme
zorunluluğuyla damgalaması ve farklı bölgelerde yaşama zorunluluğuyla fiziksel
olarak tecrit etmesiyle kritik bir eşiğe ulaştı. Bu tedbirler, Hristiyan
olmayanların nihayetinde insanlıktan çıkarılmasıyla sonuçlandı ve bu da dini azınlıkların
yok edilmesini kolaylaştırdı. Papalık liderliğindeki ruhban sınıfını, hem maddi
çıkarları hem de dini açıdan kendine güvensizlikleri, Hristiyan olmayanları yok
etmeye motive etti. Birincisi, Müslümanlar ve Yahudiler hükümdarların varlığı
ve müttefikleriydi çünkü yasal olarak hükümdarın malı olarak tanımlanmışlardı
ve bu da onları papalık ve ruhban sınıfının hedefi hâline getiriyordu.
İkincisi, Müslümanlar ve Yahudiler dini açıdan tehlikeli görülüyordu.
Müslümanların ve Yahudilerin on yıllarca Hristiyan yönetimi altında yaşadıkları
hâlde Hristiyanlaşmamaları, ruhban sınıfının Hristiyanlığın üstünlüğüne
inancını sarsıyordu. Dahası, ruhban sınıfı Hristiyan halkın Müslümanlarla ve
Yahudilerle temas sonucunda Müslümanlaşmasından ve Yahudileşmesinden korkuyordu.
Üçüncüsü, Batı Avrupada bir hegemonun olmadığı kıyasıya jeopolitik
rekabet papaların bazen kral koyucu rolü oynayabilmesine imkân sağlıyordu ki
Gregoryen Reformu'na ismini veren Papa VI. Gregory'nin 1075'te yayımladığı
Dictatus Papae fermanından itibaren papalar imparatorlar dâhil hükümdarları
değiştirme hakkına sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Papaların hükümdarları
değiştirmesi, nadiren gerçekleşse bile diğer dini geleneklerdeki dini
liderlerin siyasi gücünü çok aşıyordu. Bu üç etkenin bir araya gelmesi yalnızca
Batı Avrupa ya özgüydü.
Papalık liderliğinde giderek
güçlenen ruhban sınıfı, dini türdeşleşme için lobi yaptı ve papalığın çok
çeşitli güç unsurlarını kullanarak (örneğin Haçlı Seferleri, aforoz, tüm bir
krallığı din hizmetlerinden mahrum bırakma, hükümdarların tahttan indirilmesi,
ruhbanı hükümdarlara karşı kışkırtma, gezgin tarikatları seferber etme,
engizisyon mahkemeleri kurma, hanedan evliliklerini onaylama veya iptal etme
gibi) hükümdarları Hristiyan olmayan tebaalarını yok etmeye zorladı.
Papalık
Liderliğinde Ruhbanın Yükselişi, Düşüşü ve Dirilişi
Hristiyan olmayanların yok
edilişini sağlayan ilk bağımsız değişken papalık liderliğinde ruhban sınıfının
gücünün on birinci asrın sonlarından itibaren başlayarak on üçüncü yüzyılda
zirveye ulaşacak şekilde muazzam artışıdır. Katolik Kilisesi'nin kurumsal ve
coğrafi olarak dünyevi-siyasi otoriteden ayrılığı (Roma dâhil Orta İtalyada
“Papalık Devletleri” olarak asırlarca varlığını devam ettirdi) ruhban ile
ruhban olmayanların birbirinden özerk güçleri olmasına imkân verdi. Ruhban ve
dünyevi-siyasi otorite arasındaki bu köklü ayrılık, Papa Gelasius'un “Sezar'ın
hakkı ve Tanrı'nın hakkı” olarak tarif ettiği “iki kılıç” söylemine dayanan ve
“Gelasyen Doktrini” olarak da bilinen anlayışa kadar götürülebilir. Bu
özerkliğe rağmen, hem ruhban hem de dünyevi otoriteler birbirlerinin hak iddia
ettiği alanlara müdahale ediyorlardı. On ikinci yüzyıla gelindiğindeyse, Kilise
içinde Gregoryen veya “hierokratik” olarak bilinen görüş egemen hâle geldi:
Ruhbanın temsil ettiği ruhani otoritenin dünyevi otorite üzerinde hiyerarşik
bir üstünlüğü olduğu ve dünyevi otoriteyi dahi teorik olarak papalığın
hükümdarlara koşullu olarak devrettiği bir anlayış kabul gördü.
Ruhban, Hristiyan toplumunun üç
sınıftan oluştuğuna dair anlayışı formüle etti ve bu sınıflı toplumda ruhban
sınıfını Tanrı'ya en yakın ve en üstün sınıf olarak konumlandırdı. Bu üç
sınıflı kavramsallaştırma, yaklaşık bin yıl boyunca Hristiyan Avrupa toplumlarında
“toplumsal düzenin imgesi” olarak varlığını sürdürdü. Ruhban sınıfı Orta
Çağdaki üç sınıfın birincisiydi. Ruhban sınıfı, Papalık liderliğinde “dua edenleri, kutsal olan ve ilahi hizmetle
ilişkili olan her şeyin münhasır mülkiyetine sahip olanları” kapsıyordu
ki bu özellikler onlara “otorite” sağlıyordu. Ruhban sınıfı, manastır
temelli ve gezgin tarikatlar (örneğin Dominikenler ve Fransiskenler gibi) dâhil
olmak üzere, bir tarikata mensup olan düzenli ruhbanı da, tarikat mensubu
olmayan “seküler” ruhbanı da kapsıyordu. İkinci sınıf “savaşanları” kapsıyordu
ki bu sınıfa güç sahibi hükümdarlar ve prenslerin liderliğinde şövalyeler ve
soylular dâhildi. Hristiyan toplumunun geri kalanı da üçüncü sınıfı
oluşturuyordu ki bunlar “çalışanlar” veya “köylülerdi”.
Papalık ve ruhbanın gücü,
Gregoryen Reformlarından itibaren dikkat çekici bir şekilde artan bir
değişkendi. Papalığın gücü, papayı sadece Kardinaller Konseyi'nin
seçebileceğini vurgulayan 1059 tarihli papalık seçimi kararnamesiyle arttı.
Papa II. Alexander (1061-1073) Kardinaller Konseyi tarafından seçilen ilk
papaydı. Papalığın yetkileri onun halefi Papa VII. Gregory (1073-1085)
döneminde önemli ölçüde arttı. Kendi ismiyle anılan Gregoryen Reformlarını uygulayan VII. Gregory 1075 yılında yayımladığı Dictatus Papae fermanıyla
papanın imparatorları dahi görevden alabileceğini ilan etti. Gregoryen
Reformlarının amacı hükümdarları papalık ve ruhbanın gücüne tabi kılmaktı.
Gregoryen Reformları, hükümdarlar dâhil seküler otoritelerin hem psikopos
atamaları ve görevlendirmeleri yapmasını ve hem de dini makamları
satmasını yasaklayarak ruhbanı dünyevi güçlerin kontrolünden kurtardı.
Papa ve Ruhbanın Yeni
Güçlerini Hükümdarlara ve Hristiyan Olmayanlara Karşı Kullanması
Teorimin birinci bağımsız
değişkeni olan papa ve ruhbanın güçlerindeki artışı teyit eder şekilde, aforoz
bildiğimiz anlamıyla ancak on ikinci yüzyılda egemen hâle geldi. Aforoza mahkûm
edilen kimse Kilise'nin tüm kutsal ayinlerinden mahrum bırakılmış oluyordu ki
Katolik Kilisesi'nin öğretisine göre ancak ruhban tarafından
gerçekleştirilebilen bu kutsal ayinler Hristiyanlığın mecburi şartları
arasındaydı ve onlardan mahrum kalan birinin ahirette kurtuluşa ermesi mümkün
değildi. Aforozun daha iyi bilinen ve sonuçları itibarıyla daha etkili olan
“hukukileştirilmiş” şeklinde, papa aforoz ettiği hükümdarı tahttan indirip,
yerine başka birini tahta çıkarabiliyordu.
Nitekim papalar bazen
Yahudileri barındıran ve Müslümanları, Yahudileri ve sapkın mezheplileri yok
etmeyi reddeden hükümdarları cezalandırmak için de aforozu kullanıyorlardı.
“Yasak” olarak bilinen ceza ise
aforozdan çok daha kapsamlı bir cezaydı, Bu cezaya mahkum edilen bir ülkede
yaşayan tüm insanlar, çoğunlukla hükümdarları olan dünyevi yöneticilerinin
günahkar politikaları sebebiyle dini hizmetlerden mahrum bırakılıyordu. Bu bir
çeşit ruhani boykot veya ambargoydu. Yasak cezası en çok on üçüncü yüzyılda
kullanıldı. Öyle ki sadece Papa
III. Innocent döneminde en az elli yedi yerel
ve genel yasak cezası uygulandı. Örneğin, Papa III. Innocent meşhur olduğu
üzere 1208'de İngiltere'ye yasak cezası uyguladı çünkü Kral John papanın
adayının Canterbury Başpiskoposu olmasını reddediyordu. Yasak cezası Hristiyan
olmayanları koruyan hükümdarları cezalandırmak için de kullanılıyordu.
Hükümdarları resmi görevlerde Müslümanları ve Yahudileri istihdam ettikleri
için Macaristan iki defa yasak cezasına çarptırıldı çünkü papalık ve ruhban
Müslüman ve Yahudileri resmi görevlerde istihdam etmeyi yasaklamıştı. Katolik
Kilisesi tarafından kınanan birini veya eylemi desteklemek veya savunmak, on
üçüncü asırda en çok rastlanan yasak cezası sebebiydi.
Artan papalık ve ruhban gücünün
göstergesi olan bir diğer yeni güç enstrümanı ise 1179 yılında kabul edilen
papalık ambargosuydu. Papalık ambargosunun başlıca amacı, Müslümanlarla,
Yahudilerle veya dini hizipçi, bölücü olarak görülen Ortodokslarla ve papalık
ile ruhbanın onaylamadığı herhangi biriyle ticaret yapan Batılı Katolik
Hristiyanları cezalandırmak ve terbiye etmekti. Papalar genellikle ambargoları
ekonomik ve diğer askeri olmayan güç unsurlarını hedef almakta kullanırlardı. Bu politikalar
bazen tüccarlar gibi papalığın kuşku duyduğu Hristiyan gruplara da zarar
veriyordu. Papalık liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları hedef alan
politikaları, aslında papalık liderliğindeki ruhban ve onlara karşı direnen
diğer Hristiyan rakipleri arasında gerçekleşen, yani Hristiyanların kendi
arasındaki bir güç mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıydı.
Haçlı Seferi, Gregoryen
Reformlarının ilk papaları tarafından icat edilmiş yeni bir güç enstrümanıydı
ve ilk defa on birinci yüzyılın sonlarında kullanıldı. Hristiyanlığın ilk bin
yılında Haçlı Seferi olmadığı gibi, Orta Çağ boyunca da Batı/Katolik Hristiyanlığı
dışındaki Hristiyan mezheplerinde Haçlı Seferi anlayışı ortaya çıkmadı. Haçlı
Seferleri, Hristiyan olmayanların yok edilmesine şüphesiz önemli katkılarda
bulundu. Müslümanlar veya dini sapkınlar (Katharlar gibi) Haçlı Seferlerinin
doğrudan hedefiydi. Yahudiler de sefere çıkmış Haçlılar tarafından yolda
öldürülüyordu. Örneğin, Kutsal Topraklara yönelik ilk Haçlı Seferi 1096'da Ren
Vadisi'ndeki Yahudilerin katliamıyla yola çıktı. Albigens Haçlı Seferi ve
İtalyan Haçlı Seferleri gibi Batı Avrupa içindeki Haçlı Seferleri, papalığın ve
ruhbanın dini azınlıkların yok edilmesine ve dini türdeşleşmeye doğrudan
katkıda bulundukları cezalandırma yöntemlerindendi. Hristiyan olmayanları
koruyan Hristiyan hükümdarlar, kıta içindeki Haçlı Seferleri yoluyla cezalandırılıyordu.
Zira Hristiyan olmayanların yok edilmesi papalık liderliğindeki ruhban ile
rakipleri arasında cereyan eden, Hristiyanların kendi arasındaki güç
mücadelesinin kilit bir unsurunu oluşturuyordu.
Papalığın Haçlılara sunduğu en
yaygın teşvik, günahların affı anlamına gelen genel endüljanstı. Kısmi
endüljansın aksine genel endüljans kişinin tüm günahlarının affı anlamına
geliyordu. Bir kişi kırk gün kadar az bir süre Haçlı Seferi'ne katılarak dahi endüljans
elde edebilirdi. Papalık kıta içindeki bir Haçlı Seferi'nde hedef alınan
toprakları da ödül olarak teklif edebilirdi. Örneğin Papa III. Innocent,
Toulouse Kontu'na karşı Haçlı Seferi'ne liderlik üstlenecek kişiyi teşvik etmek
için Toulouse Kontu'nun topraklarını teklif etti. Papalığın bir diğer yeni güç
enstrümanı da “gizli Müslümanlar” ve “gizli Yahudiler” dâhil olmak üzere dini
sapkınları tespit ederek ortadan kaldırmak üzere kurulan Engizisyon
müessesesiydi. Bu yeni kurum, ancak on üçüncü yüzyılın başlarında Toulouseda
kurulan Engizisyon ile düzenli, formel ve kalıcı kurumsal biçimini aldı.
Papalık tarafından kurulan
gezgin tarikatlar, özellikle Dominikenler ve Fransiskenler, papalık
liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları yok etmek üzere kullandığı bir
başka yeni ve etkili araçtı. Jeremy Cohen'in iddiasına göre, on üçüncü yüzyılın
başlarında kuruluşlarından Orta Çağ'ın sonuna ve hatta daha da sonrasına kadar,
Roma Kilisesi'nin bu ilk ve en önemli gezgin tarikatları, Dominikenler ve
Fransiskenler, Batı dünyasında adeta ruhbanın tüm Yahudi karşıtı faaliyetlerini
yönettiler ve denetlediler. Dominikenler Müslümanları ve Yahudileri
Hristiyanlaştırmak ve dini sapkınlıkla mücadele etmek üzere Fransa, İberya ve
İtalya genelinde görevlendirildiler. Papalık bazen psikoposluklardaki ruhbanla
(bizzat psikoposlar gibi) ve soylularla kendi hükümdarlarına karşı ittifak
kurmuştur. Papaların on ikinci yüzyıl başlarında Müslümanlarla savaşmak için
kullandıkları bir diğer yeni güç enstrümanı da Tapınak Şövalyeleri ve Aziz
Yuhanna veya Hastane Şövalyeleri (sonrasında Rodos ve nihayet Malta Şövalyeleri
olarak da bilinen) gibi Katolik askeri tarikatlarıydı.
Papalık, Katolik Hristiyan
devletlerin belli bölgeleri sömürgeleştirmesini ve topraklarını genişletmesini
yetkilendirerek de hükümdarlar arasındaki jeopolitik rekabeti
etkileyebiliyordu. Papalık, Afrikadan Amerika'ya kadar rakip Katolik
hükümdarların toprak iddialarını karara bağlayan bir uluslar-üstü tahkim
otoritesi olarak iş görüyordu. Örneğin Papa VI. Alexander, Portekiz ve
İspanya'nın Amerika kıtası üzerindeki toprak iddialarını Batı yarımküreyi
Portekiz ve İspanya'nın sömürge bölgeleri arasında ayırarak ve bu ayrımı da
1494 te Tordesillas Antlaşması ile resmileştirerek karara bağladı. Papalığın,
devletlerin topraklarını genişletmesini tescil etme yetkisi, rakip
hükümdarların kendilerini “en Katolik hükümdar” olarak sunmak için rekabet
ettikleri aşırılık yarışı veya “teklif yükseltme” mekanizması için kilit bir
teşvik sunuyordu. Teklif yükseltme mekanizması İberyada (Portekiz ve İspanya)
kalan son Müslümanların ve Yahudilerin nihai olarak sürülmesini kısmen teşvik
etti. Papalar hanedan evliliklerini ve siyasi birleşmeleri onaylayarak veya
iptal ederek de jeopolitik rekabeti etkileyebiliyordu. Örneğin, papalık 1230'da
Kastilya ve Leon'un birleşmesine yardım etti. Benzer şekilde, Aragon Kralı II.
Ferdinand ve Kastilya Kraliçesi I.Isabella akraba oldukları için ancak
papalığın onayıyla evlenebildiler. Onların evliliği İspanya'yı yarattı.
“Hristiyan olmayanların
hükümdarların malı sayılması ve İnsanlıktan Çıkarılmaları” Papalık
liderliğindeki ruhbanın Hristiyan olmayanları ortadan kaldırmak istemesini
motive eden iki farklı gelişmeden bahsedebiliriz. İlk gelişme Hristiyan
olmayanların hükümdarın malı sayılacak şekilde yeniden tanımlanmasıydı. İkinci
gelişme Hristiyan olmayanların insan sayılamayacaklarına ilişkin ruhbanın
içtihadıydı. Her iki gelişme de Gregoryen Reformlarından sonra gerçekleşti. On
ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda, Kluniyaklar ve Dominikenler gibi çok etkili
ruhban aktörleri Hristiyan olmayanları insanlıktan çıkardı ve şeytanlaştırdı.
Papalık liderliğindeki ruhban bu dönemde Müslümanları ve Yahudileri
Hristiyanlaştırmak için çaba gösterdi fakat büyük ölçüde başarısız oldu. Ruhbanın
çabasına rağmen Hristiyan olmayı reddetmeleri, Katolik Kilisesi'nin
Müslümanların ve Yahudilerin insan olmadığına dair bir içtihat geliştirmelerine
yol açtı. S53
Julia Costa Lopezin gösterdiği üzere, “akıl yürütme kapasitesinin
Hristiyanlaştırılması süreci” aracılığıyla, “din değiştirmeyenlerin
(Hristiyanlığa geçmeyenlerin) akıl yürütme kapasitesine sahip olmadıkları ve
dolayısıyla artık insan olmadıkları” sonucuna varıldı. İnsanlıktan
çıkarılmaları da, Müslümanların ve Yahudilerin yok edilmelerini çok daha meşru
bir uygulama hâline getirdi. Üstelik Hristiyan olmayanlar “bulaşıcı” ve
tehlikeli olarak tasvir ediliyorlardı. Çünkü onların Hristiyanlarla temas etmeleri
Hristiyanları Müslümanlaştırabilir veya Yahudileştirebilirdi. Tomaz Mastnak'ın
ifadesiyle, “Müslümanları Hristiyanlığa döndürme ütopyası, Hristiyanların
sapkınlığa düşmesini (Müslümanlaşmasını) engelleme distopyasına döndü.”
Bulaşıcılık korkusu papalık liderliğindeki ruhbanın Müslümanlar ve Yahudilerin
Hristiyanlarla temasını asgariye indirmek için bir dizi yeni politika
geliştirmesine sebep oldu. Örneğin, 1215’teki Dördüncü Lateran Konseyi,
Müslümanların ve Yahudilerin getto olarak da bilinen özel bölgelerde fiziksel
olarak Hristiyanlardan izole olarak yaşamalarını ve kamusal alanda dini
kimliklerini gösterecek şekilde kıyafetlerine bir rozet takmalarını zorunlu
hâle getirdi.
Hükümdarlar ile papalık
liderliğindeki ruhban arasındaki mücadelede, ruhban sınıfı Hristiyan olmayan
azınlıkları hedef alıyordu çünkü Müslümanlar ve Yahudiler kraliyetin
hizmetkârları olarak tanımlanmaları nedeniyle hükümdarların sahip olduğu bir
güç unsuru olarak görülüyordu. Bu dönemde hükümdarın hizmetkarı olarak tanımlanmaları
Hristiyan olmayanların statüsünde geçmişe göre önemli bir değişiklikti: “Bir
zamanların özgür Roma vatandaşları “bizim Yahudiler” olarak adeta bir çeşit
menkul değer gibi topraklarında yaşadıkları kale muhafızlarının, kontların veya
kralların malı hâline geldi. Resmen bu şekilde kodlanmaları ancak 1236'da
gerçekleşti, fakat Yahudilerin ve aynı kapsama giren Müslümanların kraliyetin
hizmetkârları olarak kavramsallaştırılmaları Aragon, Kastilya ve Kutsal Roma
İmparatorluğu'nun bazı bölgelerinde on birinci yüzyılın sonlarına kadar
götürülebilir. Bu statünün doğal sonucu olarak, Müslümanların ve Yahudilerin
hükümdarlara bazı faydaları olduğunu fakat ruhbana hiçbir faydaları olmadığını
iddia ediyorum. Yine kısmen bu statünün sonucu olarak, papalık liderliğindeki
ruhban sınıfı veya soylular hükümdarlara karşı mücadelelerinde galip
geldiklerinde, Müslümanların ve Yahudilerin zarar gördüğünü iddia ediyorum. Bu
iddiamı doğrulayan kritik tarihsel gelişmeler bulunmaktadır. İngiltere'de Magna
Cartada (1215) Yahudileri, Macaristan'da Altın Ferman (1222) ve Bereg Yemini'nde
(1233) Müslümanları ve Yahudileri hedef alan maddeler bulunmaktadır.
Dolayısıyla bu meşhur tarihi belgeler, aynı anda papalık ve ruhban sınıfının
soylularla ittifak hâlinde hükümdarlara ve hükümdarların varlığı olarak hedef
alınan bu dini azınlıklara karşı kazandıkları zaferleri temsil etmektedir.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı: 423 / Şubat 2026
0 Yorumlar