Bir Mit Kurgulamak - Alparslan Aydar

Bir Mit Kurgulamak





Şiîlik, İran devrimiyle birlikte nüfusunun çok fevkinde bir nüfuza erişti. İran, emperyalizme karşı İslam dünyasıyla işbirliği yaparak en azından siyasi vahdet ve stratejik çatışmasızlık yolunda bir siyaset yerine Şiîliği araçsallaştırdığı, dönüştürdüğü ve teo-politikasında bir nesne haline getirdiği mezhep temelli bir dış politikayı tercih etti. İran'ın Sünni çoğunluğa karşı Irak, Afganistan ve Suriye’de ABD ve Rusya ile işbirliği yaparak gücünü artırmaya dönük istikrarlı yayılma politikası bölgede büyük travmalara sebep oldu. Büyük emperyal hayallerle adeta körleşen ve bölgeyi kan gölüne çeviren İran’ın Batılı güçlerin desteğiyle elde ettiği kazanımların çökmekte olduğu hakikati artık bölgede bir hayalet gibi dolaşıyor. Bu konunun her yönüyle incelendiği bir çalışmaya olan ihtiyaç kitabın temel hazırlanma gerekçesidir. 



Bir Mit Kurgulamak
Abdulkadir Şen
Tin Yayınları
Mîsak Dergisi
Sayı : 410 / Ocak 2025

Giriş

İran, bir imparatorluk bakiyesi olarak güçlü bir dil, derin bir düşünce dünyası ve son derece kadim bir devlet geleneğine sahiptir. Ortadoğu ile Asya arasında bulunan İran, oldukça zengin etnik ve dini sentezler barındıran son derece önemli jeopolitk ve kültürel bir havzada yer alır. Bu havza gündelik yaşamdan siyasete uzanan geniş bir yelpazede, hayatın her alanında inanç ve ideolojinin oynadığı merkezi rol itibariyle dünyanın geri kalanından farklılaşır. İran, hem kadim Arap-Fars çekişmesi bağlamında ötekileştirilen hem de Şiî olması nedeniyle inanç yönünden İslam dünyasının çoğunluğuyla farklılaşan bir ülke olarak, devrimin ilk dönemlerinde vahdet söylemini ön plana çıkarmış, devrimin meşruiyetini, imajını ve itibarını koruma eksenli bir siyaset izlemiştir, Ayetullah Humeyni döneminde İran rejimi misyoncu-idealist dış politikalara ağırlık vermiştir. Bu açıdan, devrimin sadece İran halkını değil tüm Müslüman ve ”mustazaf” halkları ilgilendirdiği, devrimcilerin yalnızca İran halkına karşı değil tüm İslâm dünyasına karşı sorumlu olduğu ve diğer ülkelerin de despotik rejimlerden kurtarılması gerektiği yönünde bir söylem geliştirilmiştir. Nitekim bu söylem, az bir zaman sonra ve İran'ın etkisiyle İran-Irak Savaşı'nın yaşanmasına neden olmuştur. Bu savaşta İran rejimi tüm motivasyonuna rağmen Irak karşısında başarısızlıklar yaşamış ve yüz binlerce kayıp vermiştir. Bununla beraber savaşın İran halkına getirdiği iktisadi ve beşeri kayıplar, İran'ın 1985 yılından sonra, yani Irak Savaşı'nın ortalarından itibaren, daha realist bir politika gütmesine neden olmuştur. Böylece İran Devleri, büyük oranda zayıflığının farkına vararak artık bir “ulus devlet” mantığıyla hareket ermek üzere kendi yönünü çizmiştir. Şiîlik ise İran ulusal çıkarlarının elinde bir araca dönüşmüştür.

Devrim sonrası İranlı liderler hem yurt içinde hem de yurt dışında Sünni Müslümanlarla iletişimlerini “onlar ve biz” kurgusu üzerinden yürütmüştür. Diğer tüm ulus-devletler gibi İran da devrim sonrasında tarihi ve kültürel kaynaklarına dayanarak bunları değerlendirmeyi tercih etmiştir. Humeyni, yeni rejimin kimliğinin belirlenmesinde Şiîlik vurgusunu esas aldıysa da devrimci kadrolar zaman içinde onun bu hedefine ayak uyduramamışlardır. Şah döneminin kurumları, bürokratları ve zihniyeti itibariyle tasfiye edilip edilememesine dair tartışmalar, İran’da devrim sonrasının ana gündemlerinin başında gelmekteydi. Ancak Şah döneminin iki bin beş yüzyıllık bir monarşiyi ve kadim Pers milli kültürünü temsil etmesi göz önünde bulundurulduğunda bu kadar köklü ve toplumun kılcal damarlarına sirayet etmiş derecede güçlü bir geleneği ve kültürü, “Yeni İran” projesi doğrultusunda tasfiye etmek o kadar da kolay bir şey değildi. 

İran kaynaklı “Şiî Hilali” tehdidi, İran’ın bölgede Şiî bir imparatorluk kurmaya çalıştığına ilişkin savlar, bu amaçla kullandığı araç, yöntem ve grupların analizi ile bu projenin yerküresel boyutunun sahici bir bakışla tespiti bu araştırmanın temel konularıdır. İran yayılmacılığının bilhassa son yıllarda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemendeki boyutunun ve muhtelif ülkelerdeki paralel serüveninin ortak ve farklı noktalarını ortaya koymak çalışmanın birinci önceliğidir. Suriye devrimiyle birlikte İran, Suriye ve Lübnan'da ağır bir darbe almış, Şiî hilalinin beli de kırılmıştır. Ancak Irak ve Yemen başta olmak üzere İran bağlantılı siyasi güçlerin hapishanelerinde yüz binlerce Sünni Müslüman çeşitli “Sednaya” hapishanelerinde işkence görmeye ve milyonlarca Sünni sivil kuşatma ve tehcir ile yaşamaya devam etmekte, İran’ın istikrarsızlaştırıcı misyonu devam etmektedir.

İran İslam Cumhuriyeti'nin mezhebi tutumu tartışma dışı bırakıldığında dahi bu ülkenin bölgesel siyasetinin coğrafyamızda milyonlarca insanın yaşamına mal olduğu ve yıllardır devam eden bir kargaşa ortamını beslediği dikkate alınarak konunun incelenmeye değer olduğu söylenebilir. İran, muhtelif ülkelerde var olan Şiî demografiyi harekete geçirmek ve silahlandırmak suretiyle gerçekleştireceği devrimler ya da vekâlet savaşları aracılığıyla kendisine dönük tehdit ve belaları merkezinden uzak tutmak şeklinde tehlikeli bir hayatta kalma stratejisi benimsemiştir. Dolayısıyla devrim döneminde rejimin en merkezi alanlarına hükmeden yeni elitlerin almış oldukları kararlar, girmiş oldukları yol ve devrim için biçtikleri rota göz önünde tutulursa bu türden bir yayılma politikası onlar açısından bir tercih değil kader olarak düşünülebilir. İran'ın istikrarlı yürüyüşünü hiçbir zaman durdurmayan yayılma politikaları, zamanla Suriye Krizi gibi büyük travmalar yaşanıncaya dek kanıksanmıştır. Şiî ve Sünni Müslümanlar arasında gerçekçi bir vahdet ya da “vahdet” kavramını fazlaca iddialı bulanların tercih ettiği şekliyle "stratejik çatışmasızlık” teşebbüsleri İranlı liderlerin toplu bencillikleri nedeniyle hep akim kalmıştır. Aynı zamanda ve oldukça da belirgin bir şekilde Sünni toplumlar, en derin tarihi ihtilafların uyandırılmasını kışkırtacak tarzda bir Şiîleştirme politikasının nesnesi haline getirilmiştir. Şia mezhebinin ve Şiî mezhepçiliğinin bölgemizde açtığı yaralar ve kaoslar İslam dünyasını onlarca yıl geriye götürmüştür. Bu uzun sürecin ilk menzili, öncelikli olarak Şia içinde tek bir ses ve ortak bir şuur üretmektir. Bu stratejide Alevi, Dürzi, Nusayri, Hazara ve Zeydi olan alt Şiî grupların Caferileştirilmesi, bir yandan da zaten Caferi inanışa sahip olan, fakat farklı “merci-i taklid” ve“havza-i ilmiye'lere” bağlı bulunan Şiî grupların homojenleştirilmesi hesap içre tutulmuş ve İran dini liderliğine bilakayduşart itaatleri sağlanmaya çalışılmıştır. İran'ın “teşeyyü ve İmâmiyyeleştirme” politikaları ülkeyi koruyucu bir direniş ekseni (mukaveme/mihver) oluşturmak ile ülkenin bütünlüğünü ve egemenliğini tehdit edici güçlere karşı tahkim edilmiş güçlerin -günümüzde pek çok örnekte görüldüğü gibi- vekâlet savaşlarında kullanılmasını sağlamak amaçlıdır.

Kitabın araştırma konusu hem Türkiye'yi yakından ilgilendiren bölgelerle alakalıdır hem de güncelliğini koruyan bir konu olarak vekâlet savaşlarını ele almaktadır. Meselenin son derece nazik oluşu, komşu ülkeler ve bölge halklarıyla kurulması arzulanan hassas ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler, Müslüman coğrafyalarda mezhep tarafgirliğinin neden olduğu hercümerç ve kırımlar nedeniyle İran'ın yayılmacı politikaları akademik çevrelerde dahi ‘nezaket yanlılığı' tuzağına düşülüp fazlaca gündem edilmeyerek kanıksanmaktadır. Bu yaklaşım birçok tarihçi ve aydının kalemini oyuncağa çevirmiştir. Oysa bilimsel çalışmalarla doğru sorunları incelememek bâriz gerçekliklerin açığa çıkamayışından daha tehlikeli sonuçlar doğurur ve gerekli boyutlara odaklanmamak da dikkatlerin mühim meselelerden farklı yönlere kaymasına sebebiyet verebilir. 

Bu araştırma İran İslam Cumhuriyeti'ni ve yayılma politikalarını incelemenin yanında Şiîliğin teşekkül sürecini, temel inançlarını ve doktrinini de ele almayı amaçlıyor. Tarih boyunca Şiî inancı ve muhtelif Şiî grupların iç içe geçmiş girift ilişkileri ve inançlarının çeşitli boyutlarının birbirini ne ölçüde ve hangi yönde etkilediği bu çalışmanın açığa çıkarmaya çalışacağı karmaşık meselelerden biridir. Ancak bu tarihsel ilişkinin doğasını kavrayarak ve onu şeffaflaştırarak, daha özelde ise İran'ın toplumsal, kültürel ve ekonomik biçimlenişini çözümleyerek Şiî failin eylemsel motivasyonlarını ve iş tutma biçimini anlamlandırabiliriz. Bu amaçla Şiîliğin gelişimi bağlamında tarihi değinilere yer verilerek Ehl-i Sünnet-Şia ilişkilerinin kökenleri değerlendirilecektir. Bu kitaba bir ön hazırlık olarak “Bir Din Kurgulamak: Şiîlik” kitabımızın okunması faydalı olacaktır. Çalışmanın ana konusu olan İran İslam Devrimi ve sonrasında bir politika olarak devreye soktuğu Şiî yayılmacılığı ve vekâlet savaşları konusuna arka plan bilgisi teşkil edecek bir bölümün ardından İran’ın devrim sonrası dış politikası incelenecektir. Bu teorik tartışma ve incelemelerden sonra İran'ın; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi bunalım alanlarında yürüttüğü faaliyetler ve vekâlet savaşları, Irak işgaliyle birlikte gündeme gelen “Şiî Hilali” projesi bağlamında ele alınmıştır.

Kitabın ilk kısmında uluslararası ilişkilerin realizm ve sosyal inşacılık kuramlarının temel meselelerinin tarihsel sosyoloji perspektifinden ele alındığı, çalışmanın dayandırıldığı kavram ve kuramların bir özetinin yer aldığı bölüm “Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve” sayılır. Eseri doktora tezinden kitaba çevirdiğimiz için teknik bazı analizleri kısaltmayı uygun gördük. Çalışmamızda tarihsel sosyolojinin dış politika analizlerinden ve devletin/siyasetin yerel ve uluslararası dinamiklerin karşılıklı etkileşimiyle, özellikle de özne-yapı, kimlik/kültür-çıkar ilişkisi bağlamında nasıl değişip dönüştüğüne ışık tutan imkânlarından faydalanılarak İran'ın işbu politikalarının temel dayanakları incelenmiştir. İran'ın bahsi geçen faaliyetlerine uluslararası ilişkilerin tarihsel sosyolojisi perspektifinden yaklaşılmıştır. Küreselleşmenin dönüştürücü etkisinin İran Devrimi'ni ve devrim sonrası dış politikayı nasıl etkilediği, Şiî grupların İran dış politikasının ve güvenlik konseptinin bir parçası oluşunda küreselleşme ve kültürel yersizleşmenin kurucu tesirine de yer verilmiştir.

Sonraki bölümler ana anlatının kuramsal ve tarihi arka planına ışık tutmaktadır. Şiîlik hakkında genel bilgiler verilerek Şiîliğin dini ve siyasi oluşumu ve gelişim süreci ele alınmıştır. Bu bölüm, İran İslam Cumhuriyeti'nin dayandığı dini ve tarihi geleneği tanımak ve günümüzdeki politikalarını yönlendiren temel motivasyonları anlayarak tahliller yapmak için gerekli görülmüştür. Böylece okuyucunun son derece girift dini ve sosyal kurumlar ile kuramların, kavramlar ve olayların tesiriyle şekillenen günümüzdeki Şiî-Sünni ilişkilerinin ve İran Devleti'nin yöntemlerinin arka planındaki olay ve olgulara bir nebze vâkıf olması hedeflenmiştir. Bu bölümde Şiî ve Sünni polemikçilerin temel tartışma konularına ilişkin değiniler yer almaktadır. Tarih boyunca Şiî-Sünni ilişkilerinin nasıl seyrettiğinin izi sürülerek bu tarihsel hafıza günümüzdeki söylemi ve siyaseti nasıl etkilediğine yer verilmiştir.

Kaçarlar dönemini inceleyen bölüm, Şiîliğin teşekkül tarihini inceleyen bölümlerden farklı olarak, Kaçarlar döneminden iribaren bu mezhep müntesiplerinin tarihteki siyasi rolünü odağa almıştır. Böylece İran İslam Cumhuriyeti'nin hangi özgül tarihsel sürecin ürünü olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu, ayrıca İran’ın günümüzde etkinlik çabası içinde olduğu antropolojik bölgenin sınırlarını çizmek için de gereklidir. Bu bölüm, İran İslam Devrimi'ne giden süreci ele alarak devrimin içinde doğduğu sosyolojiye ve rejimin kuramsal temellerini oluşturan liderliğin amaç ve yöntemlerine ışık tutmaktadır. Devrim sonrasında İran'ın dış politikası ile Şiîliği yaymak için kullandığı araçları ve yöntemleri ele alan bu bölüm, okurun devrimciler arasında süregiden tartışmalara da şahit olmasını sağlamaktadır.

Son bölümde ise İran'ın Şiîleştirme politikası ve vekâlet savaşları; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen bağlamında incelenerek geleceğe dönük bir projeksiyon tutulmakta, Şiî Hilali'nin etrafındaki sis perdesinin aralanmasına çalışılmaktadır. Bu kısımda İran’ın mezhebi inanışın araçsallaştırılmasına dayalı kimlik siyaseti ile vekâlet savaşlarının gelecekteki seyri ve etkileri ele alınarak muhtelif tespit ve önerilere yer verilmiştir.

Suriyede 2024 yılında yaşanan göz kamaştırıcı devrim İran'ın Şiî Hilali'nin belini kırmış, Suriye ve Lübnan halklarının ise özgürlüğe adım atmasını sağlamıştır. Hiç şüphesiz bu devrimin etkileri olacaktır ve İran'ın geçtiğimiz 45 yılda ABD ile ittifak yaparak Irak ve Afganistanı işgal etmesi ve yine Rusya ve yer yer ABD ve Batı ile iş birliği yaparak Suriye ve diğer bölgelerde Sünni gücü zayıflatmaya yönelik politikaları Suriye devrimiyle büyük bir darbe almıştır. İran’ın bölgede icra ettiği istikrarsızlaştırıcı rolün zayıflamasına neden olabilecek bu gelişmeler ışığında bölgede uzun vadede İran’ın zayıflayacağını öngörmek mümkündür. Hiç şüphesiz bölgemizi kasıp kavuran mezhep çatışması Batılı ve Doğulu gaspçıların menfaatinedir ve İran’ın Irak gibi ABD desteğiyle işgal ettiği Ehi-i Sünnet ülkelerden çekilip esir tuttuğu yüz binlerce Sünni Müslüman'ı serbest bırakması şartıyla Şiî-Sünni çatışmasının siyasi bir ittifaka dönüşmesi de hem muhtemeldir hem de İslam dünyasının faydasınadır. Böyle bir stratejik çatışmasızlık ya da siyasi vahdet -zira İran'ın Şiî mezhebinde yaptığı dönüşüm dini bir vahdeti mümkün kılmamaktadır- İran'ın ülkelerimizi sürüklediği mezhep savaşından çekilmesiyle mümkümdür. 

Irak'a Devrim İhracı

İran’da İslam Devrimi'nin gerçekleşmesiyle beraber Humeyni, bu devrimin İran'la sınırlı olmadığını ve devrimin ihracını hedeflediklerini kısa zamanda belli etti. İhraç bağlamında akla ilk gelen ülke elbette ki Iraktı. Nüfusunun yarısı Şiî olan; Necef, Kerbelâ, Kâzımiyye gibi kutsal merkezlerin bulunduğu ve büyük petrol rezervine sahip olan Irak, çok stratejik bir ülkeydi. Ayrıca İslam fetihleri öncesi Sasaniler'in İran'ın yanı sıra Irak’a da hükmetmesi ve hatta başkentlerinin İran’da değil Bağdat yakınlarındaki ‘Ktesifon’ (Medain) olması, Şah döneminde de devrim sonrasında da Irak’ın hep yutulacak bir lokma gibi görünmesine neden olmuştu. İslam, Irak’a egemen oluncaya kadar Irak olarak bilinen bölgeler yaklaşık dört yüzyıl boyunca MS. 227 yılında bölgeyi ele geçiren Sasaniler'in egemenliğindeydi. Özetle İranlılar, tarih boyunca Irak’ı oradaki Şiî nüfustan bağımsız olarak Fars toprakları olarak görmekte ve yaşam alanı olarak kabul ettikleri bu ülkede hak iddia etmekteydiler. Aynı zamanda laik Irak rejiminin örgütlü Iraklı Şiî hareketlere baskısı da İran rejiminin Irak’a müdahalesini meşrulaştırmak için kullanılabilirdi. Ayrıca Humeyni uzun yıllar boyunca Irak'ta yaşamıştı; havzada pek çok din adamıyla iyi ilişkileri ve dostluğu vardı, Irak iç siyasetini de iyi bilmekteydi. 

İran’ın devrim sonrası Irak içinde istikrarı hedef alıp Şiî bir devrim gerçekleştirmeye çalışması, Irak'ın iç siyasette Şiî muhalefeti kanlı yöntemlerle bastırmasını beraberinde getirdi. İran'ın devrimin hemen başında Iraktaki Şiî altyapısını kullanarak Saddam rejimini devirmek amacıyla örgütlenmeler kurmaya başlaması Irak tarafından egemenliğine bir saldırı olarak yorumlanıp tepkiye neden oldu. Irak, İran tehdidine karşı bir dizi önlem almaya başladı. İlk önce ülkedeki İranlı mollalar ve öğrenciler sınır dışı edilmeye başlandı. Saddam rejimi tarafından bu dönemde 100 ile 200 bin arasındaki İran asıllı Iraklının sınır dışı edildiğini belirtmektedir. İran ile yaşanan kriz henüz topyekün bir savaşa dönüşmeden önce Irak, İran destekli Şiî örgütlere operasyonlar düzenlemeye ve Necef havzası üzerinde baskı kurmaya başladı. Kaygılarının doğrulandığını gören Saddam Hüseyin, Sünni kimliğini ön planda tutarak halkın desteğini almaya çalıştı. Irak rejimi, İran yanlısı ayetullahları baskılarken öte yandan bazı Şiî âlimlerle iyi ilişkiler geliştirerek İran'ın güzergâhı gayet açık olan devrim planını akamete uğratmayı denedi. 

Ayetullah Muntazıri bir konuşmasında İran-Irak Savaşı'nın asıl nedeninin İran Devrimi sonrasında devrimi Irak’a ve diğer ülkelere ihraç edecekleri yönünde verdikleri güçlü mesaj ve sloganlar olduğu öz eleştirisini yapacaktı. Muntazıri, Irak-İran Savaşı'nın asıl nedeninin Humeyni'nin Irak’a dönük sert tutumu olduğunu düşünmekteydi. Devrim sonrası tutumlarının Irak’ı tedirgin ettiğini ve Irak’a bir delege göndererek iyi niyet ve dostluk mesajı verilmesi gerektiğini ifade eden Muntazıri, Humeyniden olumsuz yanıt almıştı. Muntazıri “komşularımızla aramıza duvar öremeyiz” dediğinde Humeyni'nin cevabı “duvar öreceğiz” demek olmuştu. Humeyni bununla da yetinmeyerek bir televizyon konuşmasında Irak halkına Saddamı devirmeleri halinde İran halkının kendilerine yardım edeceğini duyurmuştu. Bunun üzerine Irak'ta Şiî merkezlerin hareketlenmesi fazla zaman almadı. İran, Irak içinde kendi namına savaşacak silahlı gruplar peydahladı. Sadece haftalar içinde uzun yıllar Irak'ta yaşamış bir dini lider olan Humeymi'yi yakından tanıyan Şiî liderler, İran Devrimi'ni Irak'a taşımak için faaliyetlere ve temaslara başladılar, Irak rejimi de artan İran kaynaklı devrim ihracı tehditlerine karşı tutuklama operasyonları gerçekleştirdi ve süreç Muhammed Bâkır es-Sadr'ın idamına kadar giden sonuçları doğurdu. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehditleri, Saddam Hüseyin'in Irak’ı bölgesel bir güç ve Arap halklarının lideri olarak konumlandırma projesine katkı sağladı. İran endişesi Körfez ülkelerini Irak'a yakınlaştırıyordu. Devrimin ideolojik tutkuları komşu ülkeleri oldukça ürkütmüştü. Arap rejimleri açısından bakıldığında elbette Humeyni'nin İslam Devrimi yalnızca onların meşruiyetine yönelmiş dini bir tehdit değildi. Bilakis Humeyni'nin monarşi karşıtı söylemlerinin “gayrimeşru” monarşik devletçikleri rahatsız etmesi gayet tabii bir sonuçtu. Flumeyni sadece onların dini meşruiyetini sorgulamıyor, aynı zamanda varoluşlarının temelini dinamitleyecek şekilde monarşizmi de hedef alıyordu.” İran kendilerini direkt hedef almasa bile devrimin tüm ideoloji ve sloganları temelde Arap devletlerinin meşruiyetinin altını oymaktaydı.

Tüm bunlar Körfez ülkelerinin Saddam Hüseyini desteklemelerinin önünü açmaktaydı. Sonuçta ülkelerindeki Şiîler başta olmak üzere dini hareketleri yeni devrimler için kışkırtan İran’a karşı Irak'ın ön cephede olduğu bir savaş başladı. Saddam, devrim sonrası İran’da askeri emir-komuta zincirinin ve siyasi dengelerin bozulduğu karmaşayı ve zaafı fırsat bilerek hem ülkesindeki Şiî isyanı destekleyen İran'ı engellemek hem de Şattülarap meselesini Irak lehine çözmek ümidiyle İran'a savaş açtı. Savaşın başında İran yeni gerçekleşen devrimin muhtelif destekçi kitleleri arasındaki siyasi mücadeleler ile meşguldü. İki ülke arasında 1980 yılında başlayan savaş 8 yıl sürdü. Humeyni liderliğindeki İran ve Saddam liderligindeki Irak güçleri arasındaki çatışmalarda iki ülke ağır kayıplar verdi, bir milyon insan öldü ve bölgedeki mezhep temelli gerilim yükseldi. Savaş boyunca hem İran hem de Irak silah ihtiyaçlarını karşılamak için şaibeli ve şaşırtıcı ilişkiler içerisine girdi. İran’ın 1982 yılında Irak tarafından ele geçirilen bazı bölgeleri geri alması üzerine Sovyetler Birliği, İran’a destek vermeye başladı. Bu durumdan rahatsız olan Irak'ın Sovyetlerle ilişkileri bozulmaya başladı.  Bu süreçte Irak; Ürdün, Suudi Arabistan ve hatta Mısır'dan destek alırken İran ise Suriye ve Libya'nın desteğini görmeye başladı. İsrail de en önemli düşmanı olarak kodladığı Saddam rejimine karşı İran’a silah satışı gerçekleştirdi ve destek oldu.

1981'de İsrail Hava Kuvvetleri, gerçekleştirdikleri “Opera” isimli operasyonla Irak'ın Osirak Nükleer Tesisleri'ni imha etti. Bu gelişme bir süre İslam dünyasında kafaların karışmasına neden oldu. Zira Humeyni tarafından Siyonistlerin uşağı olarak görülen Saddam, Siyonistlerin saldırısına uğramıştı.

1986 yılında Reagan yönetiminin İran’a füze ve yedek parça satışını desteklediği açığa çıktı. Ortaya çıkan ve büyük gürültü koparan bu skandala konu olan silah satış işlemleri için Nikaraguadaki Sandinist hükümeti devirmek amacıyla mücadele eden isyancı kontraların İsviçredeki gizli banka hesapları kullanılmıştı. ABD yetkilileri, İran’a satacakları silah karşılığında Nikaraguadaki kontraların eylemlerini finanse etmeyi amaçladıklarını iddia ettiler. Bazı raporlarda, Reaganın Ulusal Güvenlik Konseyi'ni, hatta Suudi Arabistan ve Mısır bile İran'ın yedek parça tedarikine yardımcı olmaları için sıkıştırdığı anlaşılıyordu. ABD, ambargoya rağmen İran’a stratejik silahlar temin etmişti. Irangate Skandalı olarak bilinen bu silah alışverişinin ortaya çıkması ABD ile İran arasında bir danışıklı dövüş olduğu konusunu gündeme getirmiş ve devrimci liderlerin emperyalistlerle gerçekçi bir çatışmaya giriştikleri tezini tartışmaya açmıştı. Bu, devrimci İran’ın alışılagelinmiş zevahirine aykırı ve şaşırtıcı bir gelişmeydi. Hem ABD'li hem de İranlı yetkililer Irangate Skandalı'nı basite alarak geçiştirmeyi tercih etseler de gerçekte bu silah ticaretinin iki devletin de üst düzey yetkilileri tarafından onaylanarak yürütülen bir süreç olduğu ortaya çıktı. İran rejimi de Amerika'yı İran ile pazarlığa oturmaya mecbur bıraktığı yönünde bir söylem geliştirerek zevahiri kurtarmaya çalıştı. Bu silah pazarlığı ilişkisinde İsrail’e de bir rol verilmesi İran’a yönelik güvensizliği daha da arttırmış oldu. Irangate Skandalı'na konu olan alışveriş sayesinde İran rejimi, Saddam Hüseyin'in hava kuvvetlerine karşı ABD'den çok sayıda askeri yedek parça satın alma imkânı buldu. Ne var ki bu, İran'ın ABD ve İsrail ile asla uzlaşmayan ve onlarla savaş halindeki antiemperyalist bir devlet olduğu yönündeki hayalci İran sempatisine de büyük bir darbe vurdu.

Washington, Irak'ı yatıştırmak için Bağdat'a İran hakkında her zaman güncel olmasa da istihbarat desteği veriyordu. Sovyetler hem İran hem Irak’a silah satarken ABD ve İsrail taraflardan herhangi birinin kesin zafer kazanmasını engellemeyi amaçlayan bir politika yürüttüler. Kısacası Batı Bloku ve Sovyetler, dostlukta da düşmanlıkta da Irak ve İran’a aynı mesafedeydiler. Bu ülkeler İran ve Irak için “uzadıkça budama, kısaldıkça sulama” eksenli bir politika güttüler. Ancak İran başarılı bir propaganda kampanyasıyla Saddam rejimini Amerikanın bölgedeki kuklası olarak lanse ediyordu. Bu süreçte Irak, İran’ın Huzistan olarak bilinen eyaletindeki Araplara destek verirken, İran da Irak'taki Şiî hareketleri Irak rejimine karşı isyana teşvik etmekteydi. 1987 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ateşkes çağrısı içeren bir karar sundu ve 8 yıl süren İran-Irak Savaşı tarafların 598 sayılı BMGK kararını kabul etmesiyle sona erdi.

Humeyni, Irak-İran Savaşı'nın sonunda bu misyoncu/idealist devrimci söylemin hem ulusal hem de uluslararası aktörlerden kaynaklanan ciddi engellemelerle karşı karşıya kaldığını pahalı bedeller ödeyerek fark etti. Askeri danışmanları Humeyni'ye "Bu savaş on yıl da, yirmi yıl da sürebilir, ancak bu savaşı asla kazanamaz ve sadece daha fazla bedel öderiz. Irak rejimi ile ateşkesi kabul etmeliyiz.” dediklerinde, kendisini tüm dünya Müslümanlarının tek meşru lideri olarak gören bu yaşlı adam büyük bir hayal kırıklığı yaşamış ve elleri titreyerek ateşkes metnini imzaladıktan sonra bu andaşmaya imza atmakla adeta "bir kadeh zehir içtiğini” belirtmiştir. Humeyni meyus bir mecburiyetle antlaşmayı imzaladığında tüm Irak'a hâkim olma arzusuyla dopdoluydu ve bu hikâyeyi yarım bırakmak, uğruna ömrünü verdiği devrimin doğal sınırlarına çekilişi ve kendince en şanslı olduğu yerde, Şiîliğin geleneksel yurdu olan Irakta, hüsrana uğradığı anlamına gelmekteydi. İran rejiminin Irak ile ateşkese mecbur olduğunu Humeyni'ye nasıl açıklayacaklarını tartışan devrimci liderler aynı zamanda onu misyoncu, idealist ve hayalperest politikalarının bir karşılığının olmadığı gerçeğiyle de yüzleştirmiş oluyorlardı. Devrim ihracının aktörleri tüm çabalarına rağmen başarısız olmuş; başlarında heves, ellerinde ise yelden gayrı bir şey kalmamıştı. İran-Irak Savaşı'nda ödenen acı bedeller İran rejimini Şiîlerin güçlü olduklarında terk ettikleri, zayıfladıklarında ise devreye soktukları Şiî fıkhına uygun “takiye” siyasetine geri dönmeye mecbur etti.

Irak rejimi, İran-Irak Savaşı sonrasında kısa süreli bir toparlanmanın ardından gözünü sınır komşusu Kuveyt’e dikti, Irak ordusu 1990 yılında Kuveyti işgal etti ve bu işgalden bir yıl sonra başlayan Körfez Savaşı'nda aldığı ağır yenilgi sonrası Kuveyt'ten çekildi. ABD'nin başını çektiği uluslararası toplumun 1991'den 2003'e kadar uyguladığı gıda yaptırımlarının dolaylı etkileriyle en iyimser rakamlara göre 250 bin, diğer kimi kaynaklara göre ise bir milyonu aşkın insan yaşamını yitirdi.

Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin rejimine çok ağır bir darbe vurmuştu, Irak ordusu dağılarak Kuveyt'ten çekilmek zorunda kalmış ve rejim aşağılayıcı bir antdaşmayla savaşa son vermişti. Dağılan Irak ordusu, Kürt bölgeleri de dâhil olmak üzere pek çok yerden çekilmiş ve kontrolü tamamen kaybetmişti. Bu bozgun zaten tetikte bekleyen İran ve destek verdiği Şiî gruplar için mükemmel bir fırsattı ve bu imkânı değerlendirmekte gecikmediler, İran'ın Irak’ta gerçekleştirmeye çalıştığı Şiî isyanlar, özünde Osmanlılar döneminde Safevilerin desteğiyle gerçekleşen Şahkulu ve Celali isyanlarına benzemektedir. Zira Celali isyanlarında da isyancıların ideolojik Şiî kimliğinin yanında mevcut yönetime muhtelif açılardan itirazları bulunmaktaydı. Bu modern isyanların da motivasyonu mezhep temellidir. Bunlar da tıpkı Şahkulu ve Celali isyanları gibi devletin zaafa düşmesi sonucu dış güçlerden alınan destekle gerçekleşmiş ve bu isyanlar için yerel mezhebi demografi harekete geçirilmiştir. 

Irak İşgali ve Sonrasında İran'ın Rolü

Afganistanın işgalinin ardından ABD yeni/eski düşmanına, Irak rejimine, yönelmiştir. Saddam rejimi, İsrail’e karşı savaşan Hamas başta olmak üzere silahlı gruplara açık destek sağlamaktaydı. Bu tutumu İsrail'in Irak-İran Savaşı sırasında İran gizlice silah sağlamasına neden olmuştu. ABD'nin 2001 sonrasında şekillenen “Yeni Dünya Düzeni” planında Irak rejiminin yeri yoktu. Yeni başkan seçilen George W. Bush babasının yarım bıraktığı işi bitirmek ve Irak rejimini değiştirmek arzusundaydı. Bu yeni ve beklenmedik durum İran için de bir müjdeydi. İranlı yetkililer ABD'li mevkidaşlarıyla kısa sürede temas kurup Irak işgali için nasıl katkıda bulunabileceklerini tartışmakta gecikmediler. İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Tahran'ı ziyaret ederek İranlı mevkidaşlarıyla Irak rejimi konusunda ortak bir açıklama yaptı. Saddam Hüseyin yönetiminin kimyasal silah ürettiği yönünde oluşturulan uluslararası kamuoyunun ardından Saddam yönetimden çekilmesi için 72 saat süre tanındı. Muhtemelen tarafların zımni anlaşmasının en asli maddelerinden biri Irak'ın toprak bütünlüğüydü. İran'ın, Irak'ın kendisi için bir güvenlik tehdidine neden olabilecek bir bölünmeye uğraması ihtimali dışında Amerikan işgaline itirazı bulunmamaktaydı. İşgalin hemen ardından büyük çoğunluğu zaten İran tarafından desteklenen ve İran’da sürgünde bulunan Şiî liderler aceleyle Irak'a döndüler. 

ABD güçleri oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Bağdat’a girmeyi ve Saddam Hüseyin'in sembolik heykelini devirmeyi başardı. ABD, sadece rejime ait anıtlara değil, saraylar da dâhil Iraka yönelik tüm yağma ve talana göz yumdu. Saddam'ın ordusu ise adeta buharlaşmıştı. Saddam Hüseyin'in güçlü ordusunun kısa sürede dağılması, ABD güçleri için başlangıçta iyi bir işaret olarak kabul edildi. ABD Başkanı George W. Bush, Irak açıklarında bir Amerikan gemisinde ABD askerleriyle birlikte kameraların önüne geçerek üzerinde “Görev Tamamlandı” yazan bir pankartın önünde zafer konuşması yaptı. Hiç kimse savaşın bu derece kısa süreceğini tahmin etmemişti. Büyük bir zafer kazanmış bulunan Amerikan güçleri, ülkede sadece haftalar içinde yeni bir geçici hükümetin kurulacağını ilan edip çalışmalara başladıkları sırada Saddam ordusunun bu kadar hızlı dağılmasının bir müjde değil lanet olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı. Sünni yoğunluklu şehirlerde gerilla tarzı saldırılar başladı ve her geçen gün bu saldırılar dozunu daha da artırdı. Saddam Hüseyin, muhtemelen ABD müdahalesinin sınırlı olacağını tahmin ederek ordunun silahlarının çoğunu taraftarlarına dağıtmıştı. Camiler, okullar ve hastanelerde silah stokları yapılmış, işgal sonrasında da bu silahlar direnişçiler tarafından kullanılmıştı. 2003 yılının ortalarına doğru Iraklı direnişçiler Amerikan güçlerine karşı gerilla tipi saldırılar düzenlemeye başladılar. ABD, gerilla tarzı bir savaşla karşı karşıya olduğunu kabul etmek zorunda kaldı ve sonunda dış dünyadan ve hatta Bağdat’ın diğer mahallelerinden yalıtılmış, etrafı beton bariyerlerle güçlendirilmiş müstahkem bir alan oluşturarak tüm siyasi ve askeri operasyonlarını “Yeşil Bölge” ismi verilen bu alandan idare etmeye başladı. Saddam Hüseyin'in ordusundaki askerlerin çoğu silahlarını yanlarına alarak evlerine çekilmişlerdi ve Saddam subaylarının planlayıp icra ettiği saldırılarda devasa silah depolarından faydalanıyorlardı. Eski Baas kadroları; sahip oldukları devlet tecrübesi, istihbarat yetenekleri, yerini bildikleri silah depoları ve finans kaynakları ile daha önce benzeri nadir görünen türden bir gerilla savaşını başarı ile yürütmeye başladılar. Savaş henüz başlamadan önce Irak’a girmiş bulunan ve özellikle de Kürt bölgelerinde zaten militan üsleri bulunan cihat yanlısı savaşçılar da ülke dışından, bilhassa Afganistandan, gelen yabancı savaşçıların desteğiyle savaşın dozunu giderek arttırdılar.

Irak direnişi temelde Sünni Arap nüfusa dayanmaktaydı. İran bağlantılı Şiî liderler işgal güçlerine karşı savaşmama fetvası verdiler ve Şiî güçler yeni devleti ele geçirmek için ABD ile eş güdüm halinde çalışmayı tercih ettiler. Mukteda Sadr gibi isimler ise yerel dinamiklere dayanarak siyasette etkinlik arayışına girdiler. Kürt partiler, Barzani ve Talabani liderliğinde özerk bir “Federal Kürt Yönetimi” talebiyle çalışmalar yürüttüler ve kendi hesaplarına oldukça başarılı oldular. Baas Partisi'nin kapatılması ve devlet memurlarının görevden alınması, Irak sistemini çökertmekle kalmadı aynı zamanda Sünni Arapların siyasete dahil olmasını da engelledi. İşlerinden atılan memurlar ciddi bir öfkeyi de biriktirdiler ve ABD karşıtı direnişte önemli bir rol oynadılar. Zira her bir Sünni Arap, potansiyel bir Saddam destekçisi olarak telakki edilmekteydi. Oysa Saddam döneminde hapislere atılan çok sayıda Sünni hareket lideri de sürgünden dönen Şiî liderler gibi siyaset sahnesindeydi. Ancak İran destekli Şiî gruplar tarafından ortaya atılan Amerika'ya karşı direnişi örgütledikleri ve eski rejimin kalıntıları oldukları suçlamaları Sünni hareketlerin nüfuzunu azaltmak için bir yöntem olarak sistematik biçimde kullanıldı. Baas suçlaması, Sünni devrini bitirip devr-i sabık yaratmak ve Sünni halkı paryalaştırmak arzusunda olan Şiî aktörlerce bir araç olarak kullanıldı. 

İşgal sırasında Iraklı Şiîlerin en üst düzey merci sayılan Ayetullah Sistâni, milyonlarca Şiînin ABD kuvvetlerine karşı ayaklanmasını yasaklayan bir fetva yayınlamıştır. Şiî merci bundan 750 yıl önce 1258'de selefi İbn Alkami'nin yaptığını tercih etmiştir. Tarihin bu anını hatırlatmak önemlidir, zira Şiî-Sünni ilişkilerinin şeceresinde Sistâni'nin Irak işgali sırasındaki tutumunun önemli bir yeri olmuştur ve gelecekte de olacaktır. Sistâni aynı zamanda ABD'nin seçime gitmesini ve Irak’a yönetimi devretmesini talep eden kitlesel protestolarla Washington üzerinde baskı kurmuştur. ABD açısından da Irak bir bataklığa dönüşmeden ve artan gerilla tarzı saldırılardan daha fazla zarar görmeden önce, başarının zirvesindeyken, ülkeden ayrılmak makul bir seçenek olarak görülmüştür. ABD yönetimi açısından Irak’ta yapılacak seçimlerin ve siyasal süreçlerin, sonunda İran’a yarar sağlayacağı bir sır değildi. Her biri yirmi yıldan uzun süre İran’da yaşamış ve İran rejimiyle sosyal, dini ve iktisadi ilişkiler geliştirmiş bulunan Şiî liderlerin yeni Irak yönetiminde söz sahibi olacaklarını tahmin etmek güç değildi. Ancak İran’ın Irak’a egemen olması ya da mevcut yönetim piramidinin tepetaklak edilişiyle Şiîlerin devlete egemen oluşu sorun teşkil etmemekteydi. İsrail'in güvenliğine saygı duyan bir Irak yönetimi ve Sünni gerilla hareketinin durdurulması, Iraklı Şiîler ve İran hükümeti ile ABD işgal güçleri arasındaki mevcut zımni antlaşmanın en asli maddelerinden biriydi. Savaş öncesi ABD'li yetkililer İran'da çeşitli temaslarda bulunarak Şiî ayetullahları da Irak'a davet ettiler ve İranla beraber Irak'ın işgalini tasarladırlar. 

Nûri El Mâliki Dönemi (2006 - 2013)

Nûri el-Mâliki dönemi Irak tarihinin en karanlık periyodu olmuştur. Sıkı bir de-Baasizasyon taraftarı olan Mâliki, devletin Baas Partisi unsurlarından arındırılmasını, Şiî etkinliği artırmak ve Sünnileri siyasi süreçten uzak tutmak için bir araç olarak kullanmıştır. Sünni muhalefet de-Baasizasyonlu sıklıkla “de-Sünnizasyon' olarak isimlendirmiştir. Nûri el-Mâlikî, Irak'ta Sünni Blok'un da etkili olduğu El-Irakiyye Grubu'nun seçimlere katılması ve hükümet kurması süreçlerine büyük destek veren Türkiye’yi Irak'ın içişlerine karışmakla suçlamış ve iki ülke arasındaki su sorununu gündeme getirerek Türkiye'nin İran'ı dengeleme siyasetini engellemeyi amaçlamıştır.

Irak'ta ABD karşıtı direniş doruk noktasına ulaşmış, silahlı örgütler bazı şehirleri ele geçirmiş ve ABD'nin askeri kayıpları ciddi boyutlara ulaşmıştır. Çatışmalar Felluce, Ramadi, Diyala gibi bölgelerde şiddetlenmiş ve bazı bölgeler Sünni aşiretlerin ve direniş gruplarının eline geçmiştir. Mâliki rejimi bu bölgelerde abluka uygulamaya ve gıda girişini engellemeye başlamıştır. George W. Bush, Irak’ta ABD karşıtı saldırıların artması üzerine, Bağdat ve Sünni bölgelere ek askerler gönderme kararı alarak 20.000 yeni askeri savaşa göndermiştir.

Amerikan güçlerinin örgütlediği Irak ordusunun katılımcıları genelde Şiîler ve Peşmergelerden oluşmaktayken her bir siyasi partinin bir silahlı kanadı da vardı. Örneğin, İran desteğiyle Saddam rejimine karşı başarısız bir isyan başlaran Dava Partisi, silahlandırılmıştı. Flumeyni'nin kurdurduğu Irak Yüksek Devrim Konseyi, Bedir TIugayları'nı güçlendirdi. Mehdi Ordusu ve Irak Hizbullah'ı da Sünni direnişe ek olarak Sünni muhalefet ve kitlenin tümünün katliam, tehcir ve tutuklamalarla sindirilmesi süreçlerinde aktif rol aldılar. 2010 yılında seçimlerden önce Mâliki hükümeti, 15 Sünni partiyi Baas ile ilişkili oldukları iddiasıyla yasakladı. Irak Sünnilerine ait binlerce cami Şiîlerce Hüseyniye'ye çevrildi, Sünni vakıflara el konuldu, Sünni akademisyenler ve alimler suikastlarla yok edildi. İran destekli Şiî güçler kendi binalarını Sünni rakiplerinin harabe mekânları üzerine kurmaya kararlıydı.

En kutsal sayılan Sünni mekânlar dahi bu tahriplerden masun kalmadı. Bu dönemde Sünni halka dönük bu katliam operasyonları “Ölüm Tugayları” ismiyle bilinen bir belgesele ve çok sayıda esere konu oldu. Hizipçi çatışmalar korkunç bir hal aldı. Irak'ın işgalinden itibaren çoğu zaman ABD nezaretinde yürütülen Şiî merkezli devlet inşası ve Sünni inkârı/asimilesi projesi hayata geçirildi. Şiîler, son yüzyıl boyunca İran haricinde hiçbir ülkede çoğunluk olmamışlardı. ABD'nin Irak Savaşı nedeniyle ilk defa bir Arap ülkesinde Sünni çoğunluğa dönük katliam ve tehcirler neticesinde egemen olmaya başladılar.

2007 yılında başlayan Şiî akınlar neticesinde Irak'ın Sünni bölgelerinin birçoğu adeta bomboş kaldı. Her ay 100 bini aşkın Sünni ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve 2007 yılı itibariyle 2 milyonun üzerinde Sünni ülkeyi terk etti. Columbia Üniversitesi'nin bir araştırması, başkent Bağdat'ın beş milyonluk nüfusu içerisinde sadece birkaç yüz bin Sünni kaldığını ortaya çıkardı. Hâlbuki savaş öncesinde Kürtler de eklendiğinde Irak'ın Sünni nüfusu ülkenin çoğunluğunu oluşturuyordu.

ABD, Irak'ta işgal projesini Şiî lider Nûri el-Mâlikî yönetimi ile istikrarlı hale getirdi. İran ve Irak Şiîlerinin desteğini arkasına alan Mâliki, daha fazla vekillik önerisiyle muhalif Şiî lider Mukteda es-Sadr'ı da ikna ederek iktidarını sağlamlaştırdı. Modern Irak ordusu %90 oranında Şiîlerden oluşturulurken devlet makamları Sünnilerden arındırıldı, Bizzat Nûri el-Mâlikî ve İran tarafından devlet dışı silahlı Şiî gruplar kuruldu. İran, Irak ile yaşanan 8 yıllık savaştakine benzer bir şekilde Besic örgütlenmesini Irak'a kopyaladı ve Haşdi Şabi milis güçleri kuruldu. Irak ordusuna ek olarak bu Şiî milislerin silahları ise ABD tarafından direkt ya da dolaylı yollarla sağlanıyordu. İngiltere, 2006 yılında Basra ve diğer bölgelerdeki askeri üslerinden çekildiğinde askeri araçlarda ve binalarda bulunan tonlarca kıymetli malzemenin de Mehdi Ordusu ve diğer Şiî militanlar tarafından yağmalanmasına göz yumdu. Bu bir yönüyle ülkedeki Şiî güçlerin dolaylı olarak silahlandırılmasının bir yöntemiydi.

Nitekim Musul, Kerkük ve Anbar gibi bölgelerde Haziran 2014 tarihinde Sünni patlaması sırasında, Sünni silahlı güçler ve aşiret koalisyonu tarafından İran kontrolündeki Irak ordusundan ele geçirilen silahların çoğu ABD yapımıydı. ABD, Mâliki yönetimine Sünni nüfusu baskı altına almasını sağlayacak Apachi tipi helikopterler, Hummer jipler ve gelişmiş roket ve füze sistemleri teslim etmişti.

Daha sonra ülkeden çekilen ABD, ülkeyi fiilen İran destekli Şiîlere teslim etti. ABD stratejisi bu dönemde, karşısında büyük kayıplar verdiği Sünni halk direnişine karşı Şiîleri savaştırmak, böylece asker kaybını ve riski azaltmaktı. Bu nedenle Şiîler bilinçli bir programla güçlendirildi. Bu dönemde basına sızan çok sayıda video ve belge ABD'nin Şiî militanları Sünnilere karşı bilinçli olarak mezhep savaşı retoriği ile eğittiğini göstermekteydi. S309

ABD işgali ile birlikte iktidara gelen Şiîler intikam dürtüsüyle hareket etmeye başlamışken işgal güçleri ile müttefik olan Şiî yapılar da ülkeyi İran güdümündeki bir Şiî devletine dönüştürmek için legal ve illegal girişimlerde bulundular. İşgal dönemi boyunca yüzlerce Sünni vakfa el koyan, pek çok Sünni camisini Hüseyniye'ye çeviren ve ülkede tam bir de-Sünnizasyon politikası yürüten Şiî yapılar, bir yandan orduyu ve devlet kurumlarını tamamen ele geçirirken diğer yandan büyük katliamlara imza attılar. Yaşanan ve soykırım derecesine ulaşan vahşetin acı anıları, Sünni toplumlarda silinmesi çok güç bir Şiî imgesini belleklere kazıdı. İşgal dönemi ve sonrasında bir milyonu aşkın Sünni; Felluce, Ramadi, Musul ve Tikrit gibi şehirlere düzenlenen geniş çaplı askeri operasyonlarla katledildi. 3 milyon Sünni ise iç ve dış mülteci oldu.

Şiî lider Nûri el-Mâlikî'nin kontrolünde Sünni mahkûmlara işkenceler yapılan gizli hapishaneler ortaya çıkarıldı. ABD güçleri, Irak’ı terk ettiği süreçte tamamen Şiîlerden oluşan orduya devasa oranlarda silah teslim ettiler. Ebû Garib ve Taci gibi dünya kamuoyunda dehşete neden olan işkencelerle gündeme gelen Irak hapishanelerinde devam eden işkence programları da İran destekli yönetime devredildi. Mâliki döneminde dini fanatizm ile Sünni yoğunluklu şehirler kuşatılıp günlerce boykot ve bombardımanlara maruz bırakıldı. Bu dönemde başta İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) olmak üzere uluslararası kurumların yayınladığı insan hakları raporları; kitlesel katliamlar, hapishanelerde yapılan işkenceler ve yoğun mezhebi baskı gibi binlerce vakayı belgelemiştir.

 

Mehmed Zahid Aydar

Mîsak Dergisi
Sayı : 410 / Ocak 2025





Yorum Gönder

0 Yorumlar