Şiîlik, İran devrimiyle birlikte nüfusunun çok fevkinde bir nüfuza erişti. İran, emperyalizme karşı İslam dünyasıyla işbirliği yaparak en azından siyasi vahdet ve stratejik çatışmasızlık yolunda bir siyaset yerine Şiîliği araçsallaştırdığı, dönüştürdüğü ve teo-politikasında bir nesne haline getirdiği mezhep temelli bir dış politikayı tercih etti. İran'ın Sünni çoğunluğa karşı Irak, Afganistan ve Suriye’de ABD ve Rusya ile işbirliği yaparak gücünü artırmaya dönük istikrarlı yayılma politikası bölgede büyük travmalara sebep oldu. Büyük emperyal hayallerle adeta körleşen ve bölgeyi kan gölüne çeviren İran’ın Batılı güçlerin desteğiyle elde ettiği kazanımların çökmekte olduğu hakikati artık bölgede bir hayalet gibi dolaşıyor. Bu konunun her yönüyle incelendiği bir çalışmaya olan ihtiyaç kitabın temel hazırlanma gerekçesidir.
Abdulkadir Şen
Giriş
İran, bir imparatorluk bakiyesi olarak güçlü bir dil, derin bir düşünce
dünyası ve son derece kadim bir devlet geleneğine sahiptir. Ortadoğu ile Asya
arasında bulunan İran, oldukça zengin etnik ve dini sentezler barındıran son
derece önemli jeopolitk ve kültürel bir havzada yer alır. Bu havza gündelik
yaşamdan siyasete uzanan geniş bir yelpazede, hayatın her alanında inanç ve
ideolojinin oynadığı merkezi rol itibariyle dünyanın geri kalanından
farklılaşır. İran, hem kadim Arap-Fars çekişmesi bağlamında ötekileştirilen hem
de Şiî olması nedeniyle inanç yönünden İslam dünyasının çoğunluğuyla
farklılaşan bir ülke olarak, devrimin ilk dönemlerinde vahdet söylemini ön
plana çıkarmış, devrimin meşruiyetini, imajını ve itibarını koruma eksenli bir
siyaset izlemiştir, Ayetullah Humeyni döneminde İran rejimi misyoncu-idealist
dış politikalara ağırlık vermiştir. Bu açıdan, devrimin sadece İran halkını
değil tüm Müslüman ve ”mustazaf” halkları ilgilendirdiği, devrimcilerin
yalnızca İran halkına karşı değil tüm İslâm dünyasına karşı sorumlu olduğu ve
diğer ülkelerin de despotik rejimlerden kurtarılması gerektiği yönünde bir
söylem geliştirilmiştir. Nitekim bu söylem, az bir zaman sonra ve İran'ın
etkisiyle İran-Irak Savaşı'nın yaşanmasına neden olmuştur. Bu savaşta İran
rejimi tüm motivasyonuna rağmen Irak karşısında başarısızlıklar yaşamış ve yüz
binlerce kayıp vermiştir. Bununla beraber savaşın İran halkına getirdiği
iktisadi ve beşeri kayıplar, İran'ın 1985 yılından sonra, yani Irak Savaşı'nın
ortalarından itibaren, daha realist bir politika gütmesine neden olmuştur.
Böylece İran Devleri, büyük oranda zayıflığının farkına vararak artık bir “ulus
devlet” mantığıyla hareket ermek üzere kendi yönünü çizmiştir. Şiîlik ise İran
ulusal çıkarlarının elinde bir araca dönüşmüştür.
Devrim sonrası İranlı liderler hem yurt içinde hem de yurt dışında Sünni
Müslümanlarla iletişimlerini “onlar ve biz” kurgusu üzerinden yürütmüştür.
Diğer tüm ulus-devletler gibi İran da devrim sonrasında tarihi ve kültürel
kaynaklarına dayanarak bunları değerlendirmeyi tercih etmiştir. Humeyni, yeni
rejimin kimliğinin belirlenmesinde Şiîlik vurgusunu esas aldıysa da devrimci
kadrolar zaman içinde onun bu hedefine ayak uyduramamışlardır. Şah döneminin
kurumları, bürokratları ve zihniyeti itibariyle tasfiye edilip edilememesine
dair tartışmalar, İran’da devrim sonrasının ana gündemlerinin başında
gelmekteydi. Ancak Şah döneminin iki bin beş yüzyıllık bir monarşiyi ve kadim
Pers milli kültürünü temsil etmesi göz önünde bulundurulduğunda bu kadar köklü
ve toplumun kılcal damarlarına sirayet etmiş derecede güçlü bir geleneği ve
kültürü, “Yeni İran” projesi doğrultusunda tasfiye etmek o kadar da kolay bir
şey değildi.
İran kaynaklı “Şiî Hilali” tehdidi, İran’ın bölgede Şiî bir imparatorluk
kurmaya çalıştığına ilişkin savlar, bu amaçla kullandığı araç, yöntem ve
grupların analizi ile bu projenin yerküresel boyutunun sahici bir bakışla
tespiti bu araştırmanın temel konularıdır. İran yayılmacılığının bilhassa son
yıllarda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemendeki boyutunun ve muhtelif ülkelerdeki
paralel serüveninin ortak ve farklı noktalarını ortaya koymak çalışmanın
birinci önceliğidir. Suriye devrimiyle birlikte İran, Suriye ve Lübnan'da ağır
bir darbe almış, Şiî hilalinin beli de kırılmıştır. Ancak Irak ve Yemen başta
olmak üzere İran bağlantılı siyasi güçlerin hapishanelerinde yüz binlerce Sünni
Müslüman çeşitli “Sednaya” hapishanelerinde işkence görmeye ve milyonlarca
Sünni sivil kuşatma ve tehcir ile yaşamaya devam etmekte, İran’ın
istikrarsızlaştırıcı misyonu devam etmektedir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin mezhebi tutumu tartışma dışı bırakıldığında
dahi bu ülkenin bölgesel siyasetinin coğrafyamızda milyonlarca insanın yaşamına
mal olduğu ve yıllardır devam eden bir kargaşa ortamını beslediği dikkate
alınarak konunun incelenmeye değer olduğu söylenebilir. İran, muhtelif
ülkelerde var olan Şiî demografiyi harekete geçirmek ve silahlandırmak
suretiyle gerçekleştireceği devrimler ya da vekâlet savaşları aracılığıyla
kendisine dönük tehdit ve belaları merkezinden uzak tutmak şeklinde tehlikeli
bir hayatta kalma stratejisi benimsemiştir. Dolayısıyla devrim döneminde
rejimin en merkezi alanlarına hükmeden yeni elitlerin almış oldukları kararlar,
girmiş oldukları yol ve devrim için biçtikleri rota göz önünde tutulursa bu
türden bir yayılma politikası onlar açısından bir tercih değil kader olarak
düşünülebilir. İran'ın istikrarlı yürüyüşünü hiçbir zaman durdurmayan
yayılma politikaları, zamanla Suriye Krizi gibi büyük travmalar yaşanıncaya dek
kanıksanmıştır. Şiî ve Sünni Müslümanlar arasında gerçekçi bir vahdet ya da
“vahdet” kavramını fazlaca iddialı bulanların tercih ettiği şekliyle
"stratejik çatışmasızlık” teşebbüsleri İranlı liderlerin toplu
bencillikleri nedeniyle hep akim kalmıştır. Aynı zamanda ve oldukça da belirgin
bir şekilde Sünni toplumlar, en derin tarihi ihtilafların uyandırılmasını
kışkırtacak tarzda bir Şiîleştirme politikasının nesnesi haline getirilmiştir.
Şia mezhebinin ve Şiî mezhepçiliğinin bölgemizde açtığı yaralar ve kaoslar
İslam dünyasını onlarca yıl geriye götürmüştür. Bu uzun sürecin ilk menzili,
öncelikli olarak Şia içinde tek bir ses ve ortak bir şuur üretmektir. Bu
stratejide Alevi, Dürzi, Nusayri, Hazara ve Zeydi olan alt Şiî grupların
Caferileştirilmesi, bir yandan da zaten Caferi inanışa sahip olan, fakat farklı
“merci-i taklid” ve“havza-i ilmiye'lere” bağlı bulunan Şiî grupların
homojenleştirilmesi hesap içre tutulmuş ve İran dini liderliğine bilakayduşart
itaatleri sağlanmaya çalışılmıştır. İran'ın “teşeyyü ve İmâmiyyeleştirme”
politikaları ülkeyi koruyucu bir direniş ekseni (mukaveme/mihver) oluşturmak
ile ülkenin bütünlüğünü ve egemenliğini tehdit edici güçlere karşı tahkim
edilmiş güçlerin -günümüzde pek çok örnekte görüldüğü gibi- vekâlet
savaşlarında kullanılmasını sağlamak amaçlıdır.
Kitabın araştırma konusu hem Türkiye'yi yakından ilgilendiren bölgelerle
alakalıdır hem de güncelliğini koruyan bir konu olarak vekâlet savaşlarını ele
almaktadır. Meselenin son derece nazik oluşu, komşu ülkeler ve bölge
halklarıyla kurulması arzulanan hassas ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler,
Müslüman coğrafyalarda mezhep tarafgirliğinin neden olduğu hercümerç ve
kırımlar nedeniyle İran'ın yayılmacı politikaları akademik çevrelerde dahi ‘nezaket yanlılığı' tuzağına düşülüp
fazlaca gündem edilmeyerek kanıksanmaktadır. Bu yaklaşım birçok tarihçi ve
aydının kalemini oyuncağa çevirmiştir. Oysa bilimsel çalışmalarla doğru
sorunları incelememek bâriz gerçekliklerin açığa çıkamayışından daha tehlikeli
sonuçlar doğurur ve gerekli boyutlara odaklanmamak da dikkatlerin mühim
meselelerden farklı yönlere kaymasına sebebiyet verebilir.
Bu araştırma İran İslam Cumhuriyeti'ni ve yayılma politikalarını
incelemenin yanında Şiîliğin teşekkül sürecini, temel inançlarını ve doktrinini
de ele almayı amaçlıyor. Tarih boyunca Şiî inancı ve muhtelif Şiî grupların iç
içe geçmiş girift ilişkileri ve inançlarının çeşitli boyutlarının birbirini ne
ölçüde ve hangi yönde etkilediği bu çalışmanın açığa çıkarmaya çalışacağı
karmaşık meselelerden biridir. Ancak bu tarihsel ilişkinin doğasını kavrayarak
ve onu şeffaflaştırarak, daha özelde ise İran'ın toplumsal, kültürel ve
ekonomik biçimlenişini çözümleyerek Şiî failin eylemsel motivasyonlarını ve iş
tutma biçimini anlamlandırabiliriz. Bu amaçla Şiîliğin gelişimi bağlamında
tarihi değinilere yer verilerek Ehl-i Sünnet-Şia ilişkilerinin kökenleri
değerlendirilecektir. Bu kitaba bir ön hazırlık olarak “Bir Din Kurgulamak: Şiîlik” kitabımızın
okunması faydalı olacaktır. Çalışmanın ana konusu olan İran İslam Devrimi ve
sonrasında bir politika olarak devreye soktuğu Şiî yayılmacılığı ve vekâlet
savaşları konusuna arka plan bilgisi teşkil edecek bir bölümün ardından İran’ın
devrim sonrası dış politikası incelenecektir. Bu teorik tartışma ve
incelemelerden sonra İran'ın; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi bunalım
alanlarında yürüttüğü faaliyetler ve vekâlet savaşları, Irak işgaliyle birlikte
gündeme gelen “Şiî Hilali” projesi bağlamında ele alınmıştır.
Kitabın ilk kısmında uluslararası ilişkilerin realizm ve sosyal
inşacılık kuramlarının temel meselelerinin tarihsel sosyoloji perspektifinden
ele alındığı, çalışmanın dayandırıldığı kavram ve kuramların bir özetinin yer
aldığı bölüm “Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve” sayılır. Eseri doktora tezinden
kitaba çevirdiğimiz için teknik bazı analizleri kısaltmayı uygun gördük.
Çalışmamızda tarihsel sosyolojinin dış politika analizlerinden ve
devletin/siyasetin yerel ve uluslararası dinamiklerin karşılıklı etkileşimiyle,
özellikle de özne-yapı, kimlik/kültür-çıkar ilişkisi bağlamında nasıl değişip
dönüştüğüne ışık tutan imkânlarından faydalanılarak İran'ın işbu
politikalarının temel dayanakları incelenmiştir. İran'ın bahsi geçen
faaliyetlerine uluslararası ilişkilerin tarihsel sosyolojisi perspektifinden
yaklaşılmıştır. Küreselleşmenin dönüştürücü etkisinin İran Devrimi'ni ve devrim
sonrası dış politikayı nasıl etkilediği, Şiî grupların İran dış politikasının
ve güvenlik konseptinin bir parçası oluşunda küreselleşme ve kültürel
yersizleşmenin kurucu tesirine de yer verilmiştir.
Sonraki bölümler ana anlatının kuramsal ve tarihi arka planına ışık
tutmaktadır. Şiîlik hakkında genel bilgiler verilerek Şiîliğin dini ve siyasi
oluşumu ve gelişim süreci ele alınmıştır. Bu bölüm, İran İslam Cumhuriyeti'nin
dayandığı dini ve tarihi geleneği tanımak ve günümüzdeki politikalarını
yönlendiren temel motivasyonları anlayarak tahliller yapmak için gerekli
görülmüştür. Böylece okuyucunun son derece girift dini ve sosyal kurumlar ile
kuramların, kavramlar ve olayların tesiriyle şekillenen günümüzdeki Şiî-Sünni
ilişkilerinin ve İran Devleti'nin yöntemlerinin arka planındaki olay ve
olgulara bir nebze vâkıf olması hedeflenmiştir. Bu bölümde Şiî ve Sünni
polemikçilerin temel tartışma konularına ilişkin değiniler yer almaktadır.
Tarih boyunca Şiî-Sünni ilişkilerinin nasıl seyrettiğinin izi sürülerek bu
tarihsel hafıza günümüzdeki söylemi ve siyaseti nasıl etkilediğine yer
verilmiştir.
Kaçarlar dönemini inceleyen bölüm, Şiîliğin teşekkül tarihini inceleyen
bölümlerden farklı olarak, Kaçarlar döneminden iribaren bu mezhep
müntesiplerinin tarihteki siyasi rolünü odağa almıştır. Böylece İran İslam
Cumhuriyeti'nin hangi özgül tarihsel sürecin ürünü olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır.
Bu, ayrıca İran’ın günümüzde etkinlik çabası içinde olduğu antropolojik
bölgenin sınırlarını çizmek için de gereklidir. Bu bölüm, İran İslam Devrimi'ne
giden süreci ele alarak devrimin içinde doğduğu sosyolojiye ve rejimin kuramsal
temellerini oluşturan liderliğin amaç ve yöntemlerine ışık tutmaktadır. Devrim
sonrasında İran'ın dış politikası ile Şiîliği yaymak için kullandığı araçları
ve yöntemleri ele alan bu bölüm, okurun devrimciler arasında süregiden
tartışmalara da şahit olmasını sağlamaktadır.
Son bölümde ise İran'ın Şiîleştirme politikası ve vekâlet savaşları;
Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen bağlamında incelenerek geleceğe dönük bir
projeksiyon tutulmakta, Şiî Hilali'nin etrafındaki sis perdesinin aralanmasına
çalışılmaktadır. Bu kısımda İran’ın mezhebi inanışın araçsallaştırılmasına
dayalı kimlik siyaseti ile vekâlet savaşlarının gelecekteki seyri ve etkileri
ele alınarak muhtelif tespit ve önerilere yer verilmiştir.
Suriyede 2024 yılında yaşanan göz kamaştırıcı devrim İran'ın Şiî
Hilali'nin belini kırmış, Suriye ve Lübnan halklarının ise özgürlüğe adım
atmasını sağlamıştır. Hiç şüphesiz bu devrimin etkileri olacaktır ve
İran'ın geçtiğimiz 45 yılda ABD ile ittifak yaparak Irak ve Afganistanı işgal
etmesi ve yine Rusya ve yer yer ABD ve Batı ile iş birliği yaparak Suriye ve
diğer bölgelerde Sünni gücü zayıflatmaya yönelik politikaları Suriye devrimiyle
büyük bir darbe almıştır. İran’ın bölgede icra ettiği istikrarsızlaştırıcı
rolün zayıflamasına neden olabilecek bu gelişmeler ışığında bölgede uzun vadede
İran’ın zayıflayacağını öngörmek mümkündür. Hiç şüphesiz bölgemizi kasıp
kavuran mezhep çatışması Batılı ve Doğulu gaspçıların menfaatinedir ve İran’ın
Irak gibi ABD desteğiyle işgal ettiği Ehi-i Sünnet ülkelerden çekilip esir
tuttuğu yüz binlerce Sünni Müslüman'ı serbest bırakması şartıyla Şiî-Sünni
çatışmasının siyasi bir ittifaka dönüşmesi de hem muhtemeldir hem de İslam
dünyasının faydasınadır. Böyle bir stratejik çatışmasızlık ya da siyasi vahdet
-zira İran'ın Şiî mezhebinde yaptığı dönüşüm dini bir vahdeti mümkün
kılmamaktadır- İran'ın ülkelerimizi sürüklediği mezhep savaşından çekilmesiyle
mümkümdür.
Irak'a Devrim İhracı
İran’da İslam Devrimi'nin gerçekleşmesiyle beraber Humeyni, bu devrimin
İran'la sınırlı olmadığını ve devrimin ihracını hedeflediklerini kısa zamanda
belli etti. İhraç bağlamında akla ilk gelen ülke elbette ki Iraktı. Nüfusunun
yarısı Şiî olan; Necef, Kerbelâ, Kâzımiyye gibi kutsal merkezlerin bulunduğu ve
büyük petrol rezervine sahip olan Irak, çok stratejik bir ülkeydi. Ayrıca İslam
fetihleri öncesi Sasaniler'in İran'ın yanı sıra Irak’a da hükmetmesi ve hatta
başkentlerinin İran’da değil Bağdat yakınlarındaki ‘Ktesifon’ (Medain) olması,
Şah döneminde de devrim sonrasında da Irak’ın hep yutulacak bir lokma gibi
görünmesine neden olmuştu. İslam, Irak’a egemen oluncaya kadar Irak olarak
bilinen bölgeler yaklaşık dört yüzyıl boyunca MS. 227 yılında bölgeyi ele
geçiren Sasaniler'in egemenliğindeydi. Özetle İranlılar, tarih boyunca Irak’ı
oradaki Şiî nüfustan bağımsız olarak Fars toprakları olarak görmekte ve yaşam
alanı olarak kabul ettikleri bu ülkede hak iddia etmekteydiler. Aynı zamanda
laik Irak rejiminin örgütlü Iraklı Şiî hareketlere baskısı da İran rejiminin
Irak’a müdahalesini meşrulaştırmak için kullanılabilirdi. Ayrıca Humeyni uzun
yıllar boyunca Irak'ta yaşamıştı; havzada pek çok din adamıyla iyi ilişkileri
ve dostluğu vardı, Irak iç siyasetini de iyi bilmekteydi.
İran’ın devrim sonrası Irak içinde istikrarı hedef alıp Şiî bir devrim
gerçekleştirmeye çalışması, Irak'ın iç siyasette Şiî muhalefeti kanlı
yöntemlerle bastırmasını beraberinde getirdi. İran'ın devrimin hemen başında
Iraktaki Şiî altyapısını kullanarak Saddam rejimini devirmek amacıyla
örgütlenmeler kurmaya başlaması Irak tarafından egemenliğine bir saldırı olarak
yorumlanıp tepkiye neden oldu. Irak, İran tehdidine karşı bir dizi önlem almaya
başladı. İlk önce ülkedeki İranlı mollalar ve öğrenciler sınır dışı edilmeye
başlandı. Saddam rejimi tarafından bu dönemde 100 ile 200 bin arasındaki İran
asıllı Iraklının sınır dışı edildiğini belirtmektedir. İran ile yaşanan kriz
henüz topyekün bir savaşa dönüşmeden önce Irak, İran destekli Şiî örgütlere
operasyonlar düzenlemeye ve Necef havzası üzerinde baskı kurmaya başladı.
Kaygılarının doğrulandığını gören Saddam Hüseyin, Sünni kimliğini ön planda
tutarak halkın desteğini almaya çalıştı. Irak rejimi, İran yanlısı
ayetullahları baskılarken öte yandan bazı Şiî âlimlerle iyi ilişkiler
geliştirerek İran'ın güzergâhı gayet açık olan devrim planını akamete
uğratmayı denedi.
Ayetullah Muntazıri bir konuşmasında İran-Irak Savaşı'nın asıl nedeninin
İran Devrimi sonrasında devrimi Irak’a ve diğer ülkelere ihraç edecekleri
yönünde verdikleri güçlü mesaj ve sloganlar olduğu öz eleştirisini yapacaktı.
Muntazıri, Irak-İran Savaşı'nın asıl nedeninin Humeyni'nin Irak’a dönük sert
tutumu olduğunu düşünmekteydi. Devrim sonrası tutumlarının Irak’ı tedirgin
ettiğini ve Irak’a bir delege göndererek iyi niyet ve dostluk mesajı verilmesi
gerektiğini ifade eden Muntazıri, Humeyniden olumsuz yanıt almıştı. Muntazıri
“komşularımızla aramıza duvar öremeyiz” dediğinde Humeyni'nin cevabı “duvar
öreceğiz” demek olmuştu. Humeyni bununla da yetinmeyerek bir televizyon
konuşmasında Irak halkına Saddamı devirmeleri halinde İran halkının
kendilerine yardım edeceğini duyurmuştu. Bunun üzerine Irak'ta Şiî merkezlerin
hareketlenmesi fazla zaman almadı. İran, Irak içinde kendi namına savaşacak
silahlı gruplar peydahladı. Sadece haftalar içinde uzun yıllar Irak'ta yaşamış
bir dini lider olan Humeymi'yi yakından tanıyan Şiî liderler, İran Devrimi'ni
Irak'a taşımak için faaliyetlere ve temaslara başladılar, Irak rejimi de artan
İran kaynaklı devrim ihracı tehditlerine karşı tutuklama operasyonları
gerçekleştirdi ve süreç Muhammed Bâkır es-Sadr'ın idamına kadar giden sonuçları
doğurdu. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehditleri, Saddam Hüseyin'in Irak’ı
bölgesel bir güç ve Arap halklarının lideri olarak konumlandırma projesine
katkı sağladı. İran endişesi Körfez ülkelerini Irak'a yakınlaştırıyordu.
Devrimin ideolojik tutkuları komşu ülkeleri oldukça ürkütmüştü. Arap rejimleri
açısından bakıldığında elbette Humeyni'nin İslam Devrimi yalnızca onların
meşruiyetine yönelmiş dini bir tehdit değildi. Bilakis Humeyni'nin monarşi
karşıtı söylemlerinin “gayrimeşru” monarşik devletçikleri rahatsız etmesi gayet
tabii bir sonuçtu. Flumeyni sadece onların dini meşruiyetini sorgulamıyor, aynı
zamanda varoluşlarının temelini dinamitleyecek şekilde monarşizmi de hedef
alıyordu.” İran kendilerini direkt hedef almasa bile devrimin tüm ideoloji ve
sloganları temelde Arap devletlerinin meşruiyetinin altını oymaktaydı.
Tüm bunlar Körfez ülkelerinin Saddam Hüseyini desteklemelerinin önünü
açmaktaydı. Sonuçta ülkelerindeki Şiîler başta olmak üzere dini hareketleri
yeni devrimler için kışkırtan İran’a karşı Irak'ın ön cephede olduğu
bir savaş başladı. Saddam, devrim sonrası İran’da askeri emir-komuta zincirinin
ve siyasi dengelerin bozulduğu karmaşayı ve zaafı fırsat bilerek hem
ülkesindeki Şiî isyanı destekleyen İran'ı engellemek hem de Şattülarap
meselesini Irak lehine çözmek ümidiyle İran'a savaş açtı. Savaşın başında İran
yeni gerçekleşen devrimin muhtelif destekçi kitleleri arasındaki siyasi
mücadeleler ile meşguldü. İki ülke arasında 1980 yılında başlayan savaş 8 yıl
sürdü. Humeyni liderliğindeki İran ve Saddam liderligindeki Irak güçleri
arasındaki çatışmalarda iki ülke ağır kayıplar verdi, bir milyon insan öldü ve
bölgedeki mezhep temelli gerilim yükseldi. Savaş boyunca hem İran hem de Irak
silah ihtiyaçlarını karşılamak için şaibeli ve şaşırtıcı ilişkiler içerisine
girdi. İran’ın 1982 yılında Irak tarafından ele geçirilen bazı bölgeleri geri
alması üzerine Sovyetler Birliği, İran’a destek vermeye başladı. Bu durumdan rahatsız
olan Irak'ın Sovyetlerle ilişkileri bozulmaya başladı. Bu süreçte Irak; Ürdün, Suudi Arabistan ve
hatta Mısır'dan destek alırken İran ise Suriye ve Libya'nın desteğini görmeye
başladı. İsrail de en önemli düşmanı olarak kodladığı Saddam rejimine karşı
İran’a silah satışı gerçekleştirdi ve destek oldu.
1981'de İsrail Hava Kuvvetleri, gerçekleştirdikleri “Opera” isimli
operasyonla Irak'ın Osirak Nükleer Tesisleri'ni imha etti. Bu gelişme bir süre
İslam dünyasında kafaların karışmasına neden oldu. Zira Humeyni tarafından
Siyonistlerin uşağı olarak görülen Saddam, Siyonistlerin saldırısına uğramıştı.
1986 yılında Reagan yönetiminin İran’a füze ve yedek parça satışını
desteklediği açığa çıktı. Ortaya çıkan ve büyük gürültü koparan bu skandala
konu olan silah satış işlemleri için Nikaraguadaki Sandinist hükümeti devirmek
amacıyla mücadele eden isyancı kontraların İsviçredeki gizli banka hesapları
kullanılmıştı. ABD yetkilileri, İran’a satacakları silah karşılığında
Nikaraguadaki kontraların eylemlerini finanse etmeyi amaçladıklarını iddia
ettiler. Bazı raporlarda, Reaganın Ulusal Güvenlik Konseyi'ni, hatta Suudi
Arabistan ve Mısır bile İran'ın yedek parça tedarikine yardımcı olmaları için
sıkıştırdığı anlaşılıyordu. ABD,
ambargoya rağmen İran’a stratejik silahlar temin etmişti. Irangate Skandalı
olarak bilinen bu silah alışverişinin ortaya çıkması ABD ile İran arasında bir
danışıklı dövüş olduğu konusunu gündeme getirmiş ve devrimci liderlerin
emperyalistlerle gerçekçi bir çatışmaya giriştikleri tezini tartışmaya açmıştı.
Bu, devrimci İran’ın alışılagelinmiş zevahirine aykırı ve şaşırtıcı bir
gelişmeydi. Hem ABD'li hem de İranlı yetkililer Irangate Skandalı'nı basite
alarak geçiştirmeyi tercih etseler de gerçekte bu silah ticaretinin iki devletin
de üst düzey yetkilileri tarafından onaylanarak yürütülen bir süreç olduğu
ortaya çıktı. İran rejimi de Amerika'yı İran ile pazarlığa oturmaya mecbur
bıraktığı yönünde bir söylem geliştirerek zevahiri kurtarmaya çalıştı. Bu silah
pazarlığı ilişkisinde İsrail’e de bir rol verilmesi İran’a yönelik güvensizliği
daha da arttırmış oldu. Irangate Skandalı'na konu olan alışveriş sayesinde İran
rejimi, Saddam Hüseyin'in hava kuvvetlerine karşı ABD'den çok sayıda askeri
yedek parça satın alma imkânı buldu. Ne var ki bu, İran'ın ABD ve İsrail ile
asla uzlaşmayan ve onlarla savaş halindeki antiemperyalist bir devlet olduğu
yönündeki hayalci İran sempatisine de büyük bir darbe vurdu.
Washington, Irak'ı yatıştırmak için Bağdat'a İran hakkında her zaman
güncel olmasa da istihbarat desteği veriyordu. Sovyetler hem İran hem Irak’a silah satarken ABD ve İsrail taraflardan
herhangi birinin kesin zafer kazanmasını engellemeyi amaçlayan bir politika
yürüttüler. Kısacası Batı Bloku ve Sovyetler, dostlukta da düşmanlıkta da
Irak ve İran’a aynı mesafedeydiler. Bu ülkeler İran ve Irak için “uzadıkça budama, kısaldıkça sulama” eksenli
bir politika güttüler. Ancak İran başarılı bir propaganda kampanyasıyla Saddam
rejimini Amerikanın bölgedeki kuklası olarak lanse ediyordu. Bu süreçte Irak, İran’ın
Huzistan olarak bilinen eyaletindeki Araplara destek verirken, İran da
Irak'taki Şiî hareketleri Irak rejimine karşı isyana teşvik etmekteydi. 1987
yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ateşkes çağrısı içeren bir karar
sundu ve 8 yıl süren İran-Irak Savaşı tarafların 598 sayılı BMGK kararını kabul
etmesiyle sona erdi.
Humeyni, Irak-İran Savaşı'nın sonunda bu misyoncu/idealist devrimci
söylemin hem ulusal hem de uluslararası aktörlerden kaynaklanan ciddi
engellemelerle karşı karşıya kaldığını pahalı bedeller ödeyerek fark etti.
Askeri danışmanları Humeyni'ye "Bu savaş on yıl da, yirmi yıl da
sürebilir, ancak bu savaşı asla kazanamaz ve sadece daha fazla bedel öderiz.
Irak rejimi ile ateşkesi kabul etmeliyiz.” dediklerinde, kendisini tüm dünya
Müslümanlarının tek meşru lideri olarak gören bu yaşlı adam büyük bir hayal
kırıklığı yaşamış ve elleri titreyerek ateşkes metnini imzaladıktan sonra bu
andaşmaya imza atmakla adeta "bir kadeh zehir içtiğini” belirtmiştir.
Humeyni meyus bir mecburiyetle antlaşmayı imzaladığında tüm Irak'a hâkim olma
arzusuyla dopdoluydu ve bu hikâyeyi yarım bırakmak, uğruna ömrünü verdiği
devrimin doğal sınırlarına çekilişi ve kendince en şanslı olduğu yerde, Şiîliğin
geleneksel yurdu olan Irakta, hüsrana uğradığı anlamına gelmekteydi. İran
rejiminin Irak ile ateşkese mecbur olduğunu Humeyni'ye nasıl açıklayacaklarını
tartışan devrimci liderler aynı zamanda onu misyoncu, idealist ve hayalperest
politikalarının bir karşılığının olmadığı gerçeğiyle de yüzleştirmiş
oluyorlardı. Devrim ihracının aktörleri tüm çabalarına rağmen başarısız olmuş;
başlarında heves, ellerinde ise yelden gayrı bir şey kalmamıştı. İran-Irak
Savaşı'nda ödenen acı bedeller İran rejimini Şiîlerin güçlü olduklarında terk
ettikleri, zayıfladıklarında ise devreye soktukları Şiî fıkhına uygun “takiye”
siyasetine geri dönmeye mecbur etti.
Irak rejimi, İran-Irak Savaşı sonrasında kısa süreli bir toparlanmanın
ardından gözünü sınır komşusu Kuveyt’e dikti, Irak ordusu 1990 yılında Kuveyti
işgal etti ve bu işgalden bir yıl sonra başlayan Körfez Savaşı'nda aldığı ağır
yenilgi sonrası Kuveyt'ten çekildi. ABD'nin
başını çektiği uluslararası toplumun 1991'den 2003'e kadar uyguladığı gıda
yaptırımlarının dolaylı etkileriyle en iyimser rakamlara göre 250 bin, diğer
kimi kaynaklara göre ise bir milyonu aşkın insan yaşamını yitirdi.
Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin rejimine çok ağır bir darbe vurmuştu, Irak
ordusu dağılarak Kuveyt'ten çekilmek zorunda kalmış ve rejim aşağılayıcı bir
antdaşmayla savaşa son vermişti. Dağılan Irak ordusu, Kürt bölgeleri de dâhil
olmak üzere pek çok yerden çekilmiş ve kontrolü tamamen kaybetmişti. Bu bozgun
zaten tetikte bekleyen İran ve destek verdiği Şiî gruplar için mükemmel bir
fırsattı ve bu imkânı değerlendirmekte gecikmediler, İran'ın Irak’ta
gerçekleştirmeye çalıştığı Şiî isyanlar, özünde Osmanlılar döneminde
Safevilerin desteğiyle gerçekleşen Şahkulu ve Celali isyanlarına benzemektedir.
Zira Celali isyanlarında da isyancıların ideolojik Şiî kimliğinin yanında
mevcut yönetime muhtelif açılardan itirazları bulunmaktaydı. Bu
modern isyanların da motivasyonu mezhep temellidir. Bunlar da tıpkı Şahkulu ve
Celali isyanları gibi devletin zaafa düşmesi sonucu dış güçlerden alınan
destekle gerçekleşmiş ve bu isyanlar için yerel mezhebi demografi harekete
geçirilmiştir.
Irak İşgali ve Sonrasında İran'ın Rolü
Afganistanın işgalinin ardından ABD yeni/eski düşmanına, Irak rejimine,
yönelmiştir. Saddam rejimi, İsrail’e karşı savaşan Hamas başta olmak üzere
silahlı gruplara açık destek sağlamaktaydı. Bu tutumu İsrail'in Irak-İran
Savaşı sırasında İran gizlice silah sağlamasına neden olmuştu. ABD'nin 2001
sonrasında şekillenen “Yeni Dünya Düzeni” planında Irak rejiminin yeri yoktu.
Yeni başkan seçilen George W. Bush babasının yarım bıraktığı işi bitirmek ve
Irak rejimini değiştirmek arzusundaydı. Bu yeni ve beklenmedik durum İran için
de bir müjdeydi. İranlı yetkililer ABD'li mevkidaşlarıyla kısa sürede temas
kurup Irak işgali için nasıl katkıda bulunabileceklerini tartışmakta
gecikmediler. İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, Tahran'ı ziyaret ederek
İranlı mevkidaşlarıyla Irak rejimi konusunda ortak bir açıklama yaptı. Saddam
Hüseyin yönetiminin kimyasal silah ürettiği yönünde oluşturulan uluslararası
kamuoyunun ardından Saddam yönetimden çekilmesi için 72 saat süre tanındı.
Muhtemelen tarafların zımni anlaşmasının en asli maddelerinden biri Irak'ın
toprak bütünlüğüydü. İran'ın, Irak'ın kendisi için bir güvenlik tehdidine neden
olabilecek bir bölünmeye uğraması ihtimali dışında Amerikan işgaline itirazı
bulunmamaktaydı. İşgalin hemen ardından büyük çoğunluğu zaten İran tarafından
desteklenen ve İran’da sürgünde bulunan Şiî liderler aceleyle Irak'a
döndüler.
ABD güçleri oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Bağdat’a girmeyi ve
Saddam Hüseyin'in sembolik heykelini devirmeyi başardı. ABD, sadece rejime ait
anıtlara değil, saraylar da dâhil Iraka yönelik tüm yağma ve talana göz yumdu.
Saddam'ın ordusu ise adeta buharlaşmıştı. Saddam Hüseyin'in güçlü ordusunun
kısa sürede dağılması, ABD güçleri için başlangıçta iyi bir işaret olarak kabul
edildi. ABD Başkanı George W. Bush, Irak açıklarında bir Amerikan gemisinde ABD
askerleriyle birlikte kameraların önüne geçerek üzerinde “Görev Tamamlandı”
yazan bir pankartın önünde zafer konuşması yaptı. Hiç kimse savaşın bu derece
kısa süreceğini tahmin etmemişti. Büyük bir zafer kazanmış bulunan Amerikan
güçleri, ülkede sadece haftalar içinde yeni bir geçici hükümetin kurulacağını
ilan edip çalışmalara başladıkları sırada Saddam ordusunun bu kadar hızlı
dağılmasının bir müjde değil lanet olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya
başlamıştı. Sünni yoğunluklu şehirlerde gerilla tarzı saldırılar başladı ve her
geçen gün bu saldırılar dozunu daha da artırdı. Saddam Hüseyin, muhtemelen ABD
müdahalesinin sınırlı olacağını tahmin ederek ordunun silahlarının çoğunu
taraftarlarına dağıtmıştı. Camiler, okullar ve hastanelerde silah stokları
yapılmış, işgal sonrasında da bu silahlar direnişçiler tarafından
kullanılmıştı. 2003 yılının ortalarına doğru Iraklı direnişçiler Amerikan
güçlerine karşı gerilla tipi saldırılar düzenlemeye başladılar. ABD, gerilla
tarzı bir savaşla karşı karşıya olduğunu kabul etmek zorunda kaldı ve sonunda
dış dünyadan ve hatta Bağdat’ın diğer mahallelerinden yalıtılmış,
etrafı beton bariyerlerle güçlendirilmiş müstahkem bir alan oluşturarak tüm
siyasi ve askeri operasyonlarını “Yeşil Bölge” ismi verilen bu alandan idare
etmeye başladı. Saddam Hüseyin'in ordusundaki askerlerin çoğu silahlarını
yanlarına alarak evlerine çekilmişlerdi ve Saddam subaylarının planlayıp icra
ettiği saldırılarda devasa silah depolarından faydalanıyorlardı. Eski Baas
kadroları; sahip oldukları devlet tecrübesi, istihbarat yetenekleri, yerini
bildikleri silah depoları ve finans kaynakları ile daha önce benzeri nadir
görünen türden bir gerilla savaşını başarı ile yürütmeye başladılar. Savaş
henüz başlamadan önce Irak’a girmiş bulunan ve özellikle de Kürt bölgelerinde
zaten militan üsleri bulunan cihat yanlısı savaşçılar da ülke dışından,
bilhassa Afganistandan, gelen yabancı savaşçıların desteğiyle savaşın dozunu
giderek arttırdılar.
Irak direnişi temelde Sünni Arap nüfusa dayanmaktaydı. İran bağlantılı Şiî liderler işgal güçlerine
karşı savaşmama fetvası verdiler ve Şiî güçler yeni devleti ele geçirmek için
ABD ile eş güdüm halinde çalışmayı tercih ettiler. Mukteda Sadr gibi
isimler ise yerel dinamiklere dayanarak siyasette etkinlik arayışına girdiler. Kürt partiler, Barzani ve Talabani
liderliğinde özerk bir “Federal Kürt Yönetimi” talebiyle çalışmalar yürüttüler
ve kendi hesaplarına oldukça başarılı oldular. Baas Partisi'nin kapatılması
ve devlet memurlarının görevden alınması, Irak sistemini çökertmekle kalmadı
aynı zamanda Sünni Arapların siyasete dahil olmasını da engelledi. İşlerinden
atılan memurlar ciddi bir öfkeyi de biriktirdiler ve ABD karşıtı
direnişte önemli bir rol oynadılar. Zira her bir Sünni Arap, potansiyel bir
Saddam destekçisi olarak telakki edilmekteydi. Oysa Saddam döneminde hapislere
atılan çok sayıda Sünni hareket lideri de sürgünden dönen Şiî liderler gibi
siyaset sahnesindeydi. Ancak İran
destekli Şiî gruplar tarafından ortaya atılan Amerika'ya karşı direnişi
örgütledikleri ve eski rejimin kalıntıları oldukları suçlamaları Sünni
hareketlerin nüfuzunu azaltmak için bir yöntem olarak sistematik biçimde
kullanıldı. Baas suçlaması, Sünni devrini bitirip devr-i sabık yaratmak ve
Sünni halkı paryalaştırmak arzusunda olan Şiî aktörlerce bir araç olarak
kullanıldı.
İşgal sırasında Iraklı Şiîlerin en üst düzey
merci sayılan Ayetullah Sistâni, milyonlarca Şiînin ABD kuvvetlerine karşı
ayaklanmasını yasaklayan bir fetva yayınlamıştır. Şiî merci bundan 750 yıl önce 1258'de selefi
İbn Alkami'nin yaptığını tercih etmiştir. Tarihin bu anını hatırlatmak
önemlidir, zira Şiî-Sünni ilişkilerinin şeceresinde Sistâni'nin Irak işgali
sırasındaki tutumunun önemli bir yeri olmuştur ve gelecekte de olacaktır.
Sistâni aynı zamanda ABD'nin seçime gitmesini ve Irak’a yönetimi devretmesini
talep eden kitlesel protestolarla Washington üzerinde baskı kurmuştur. ABD
açısından da Irak bir bataklığa dönüşmeden ve artan gerilla tarzı saldırılardan
daha fazla zarar görmeden önce, başarının zirvesindeyken, ülkeden ayrılmak
makul bir seçenek olarak görülmüştür. ABD
yönetimi açısından Irak’ta yapılacak seçimlerin ve siyasal süreçlerin, sonunda
İran’a yarar sağlayacağı bir sır değildi. Her biri yirmi yıldan uzun süre
İran’da yaşamış ve İran rejimiyle sosyal, dini ve iktisadi ilişkiler
geliştirmiş bulunan Şiî liderlerin yeni Irak yönetiminde söz sahibi olacaklarını
tahmin etmek güç değildi. Ancak İran’ın Irak’a egemen olması ya da mevcut
yönetim piramidinin tepetaklak edilişiyle Şiîlerin devlete egemen oluşu sorun
teşkil etmemekteydi. İsrail'in
güvenliğine saygı duyan bir Irak yönetimi ve Sünni gerilla hareketinin
durdurulması, Iraklı Şiîler ve İran hükümeti ile ABD işgal güçleri arasındaki
mevcut zımni antlaşmanın en asli maddelerinden biriydi. Savaş öncesi ABD'li
yetkililer İran'da çeşitli temaslarda bulunarak Şiî ayetullahları da Irak'a
davet ettiler ve İranla beraber Irak'ın işgalini tasarladırlar.
Nûri El Mâliki Dönemi (2006 - 2013)
Nûri el-Mâliki dönemi Irak tarihinin en karanlık periyodu olmuştur. Sıkı
bir de-Baasizasyon taraftarı olan Mâliki, devletin Baas Partisi unsurlarından
arındırılmasını, Şiî etkinliği artırmak ve Sünnileri siyasi süreçten uzak
tutmak için bir araç olarak kullanmıştır. Sünni muhalefet de-Baasizasyonlu
sıklıkla “de-Sünnizasyon' olarak isimlendirmiştir. Nûri el-Mâlikî, Irak'ta
Sünni Blok'un da etkili olduğu El-Irakiyye Grubu'nun seçimlere katılması ve
hükümet kurması süreçlerine büyük destek veren Türkiye’yi Irak'ın içişlerine
karışmakla suçlamış ve iki ülke arasındaki su sorununu gündeme getirerek
Türkiye'nin İran'ı dengeleme siyasetini engellemeyi amaçlamıştır.
Irak'ta ABD karşıtı direniş doruk noktasına ulaşmış, silahlı örgütler
bazı şehirleri ele geçirmiş ve ABD'nin askeri kayıpları ciddi boyutlara
ulaşmıştır. Çatışmalar Felluce, Ramadi, Diyala gibi bölgelerde şiddetlenmiş ve
bazı bölgeler Sünni aşiretlerin ve direniş gruplarının eline geçmiştir. Mâliki
rejimi bu bölgelerde abluka uygulamaya ve gıda girişini engellemeye
başlamıştır. George W. Bush, Irak’ta ABD karşıtı saldırıların artması üzerine,
Bağdat ve Sünni bölgelere ek askerler gönderme kararı alarak 20.000 yeni askeri
savaşa göndermiştir.
Amerikan güçlerinin örgütlediği Irak ordusunun katılımcıları genelde Şiîler
ve Peşmergelerden oluşmaktayken her bir siyasi partinin bir silahlı kanadı da
vardı. Örneğin, İran desteğiyle Saddam rejimine karşı başarısız bir isyan
başlaran Dava Partisi, silahlandırılmıştı. Flumeyni'nin kurdurduğu Irak Yüksek
Devrim Konseyi, Bedir TIugayları'nı güçlendirdi. Mehdi Ordusu ve Irak
Hizbullah'ı da Sünni direnişe ek olarak Sünni muhalefet ve kitlenin tümünün
katliam, tehcir ve tutuklamalarla sindirilmesi süreçlerinde aktif rol aldılar. 2010 yılında seçimlerden önce Mâliki
hükümeti, 15 Sünni partiyi Baas ile ilişkili oldukları iddiasıyla yasakladı.
Irak Sünnilerine ait binlerce cami Şiîlerce Hüseyniye'ye çevrildi, Sünni
vakıflara el konuldu, Sünni akademisyenler ve alimler suikastlarla yok edildi.
İran destekli Şiî güçler kendi binalarını Sünni rakiplerinin harabe mekânları
üzerine kurmaya kararlıydı.
En kutsal sayılan Sünni mekânlar dahi bu tahriplerden masun kalmadı. Bu
dönemde Sünni halka dönük bu katliam operasyonları “Ölüm Tugayları” ismiyle
bilinen bir belgesele ve çok sayıda esere konu oldu. Hizipçi çatışmalar korkunç
bir hal aldı. Irak'ın işgalinden itibaren çoğu zaman ABD nezaretinde yürütülen Şiî
merkezli devlet inşası ve Sünni inkârı/asimilesi projesi hayata geçirildi. Şiîler,
son yüzyıl boyunca İran haricinde hiçbir ülkede çoğunluk olmamışlardı. ABD'nin
Irak Savaşı nedeniyle ilk defa bir Arap ülkesinde Sünni çoğunluğa dönük katliam
ve tehcirler neticesinde egemen olmaya başladılar.
2007 yılında başlayan Şiî akınlar neticesinde Irak'ın Sünni bölgelerinin
birçoğu adeta bomboş kaldı. Her ay 100
bini aşkın Sünni ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve 2007 yılı itibariyle 2
milyonun üzerinde Sünni ülkeyi terk etti. Columbia Üniversitesi'nin bir
araştırması, başkent Bağdat'ın beş
milyonluk nüfusu içerisinde sadece birkaç yüz bin Sünni kaldığını ortaya
çıkardı. Hâlbuki savaş öncesinde Kürtler de eklendiğinde Irak'ın Sünni
nüfusu ülkenin çoğunluğunu oluşturuyordu.
ABD, Irak'ta işgal projesini Şiî lider Nûri el-Mâlikî yönetimi ile
istikrarlı hale getirdi. İran ve Irak Şiîlerinin desteğini arkasına alan
Mâliki, daha fazla vekillik önerisiyle muhalif Şiî lider Mukteda es-Sadr'ı da
ikna ederek iktidarını sağlamlaştırdı. Modern Irak ordusu %90 oranında Şiîlerden
oluşturulurken devlet makamları Sünnilerden arındırıldı, Bizzat Nûri el-Mâlikî
ve İran tarafından devlet dışı silahlı Şiî gruplar kuruldu. İran, Irak ile
yaşanan 8 yıllık savaştakine benzer bir şekilde Besic örgütlenmesini Irak'a
kopyaladı ve Haşdi Şabi milis güçleri kuruldu. Irak ordusuna ek olarak bu Şiî
milislerin silahları ise ABD tarafından direkt ya da dolaylı yollarla
sağlanıyordu. İngiltere, 2006 yılında Basra ve diğer bölgelerdeki askeri
üslerinden çekildiğinde askeri araçlarda ve binalarda bulunan tonlarca kıymetli
malzemenin de Mehdi Ordusu ve diğer Şiî militanlar tarafından yağmalanmasına
göz yumdu. Bu bir yönüyle ülkedeki Şiî güçlerin dolaylı olarak
silahlandırılmasının bir yöntemiydi.
Nitekim Musul, Kerkük ve Anbar gibi bölgelerde Haziran 2014 tarihinde
Sünni patlaması sırasında, Sünni silahlı güçler ve aşiret koalisyonu tarafından
İran kontrolündeki Irak ordusundan ele geçirilen silahların çoğu ABD yapımıydı.
ABD, Mâliki yönetimine Sünni nüfusu baskı altına almasını sağlayacak Apachi
tipi helikopterler, Hummer jipler ve gelişmiş roket ve füze sistemleri teslim
etmişti.
Daha sonra ülkeden çekilen ABD,
ülkeyi fiilen İran destekli Şiîlere teslim etti. ABD stratejisi bu dönemde,
karşısında büyük kayıplar verdiği Sünni halk direnişine karşı Şiîleri
savaştırmak, böylece asker kaybını ve riski azaltmaktı. Bu nedenle Şiîler bilinçli
bir programla güçlendirildi. Bu dönemde basına sızan çok sayıda video ve belge
ABD'nin Şiî militanları Sünnilere karşı bilinçli olarak mezhep savaşı retoriği
ile eğittiğini göstermekteydi. S309
ABD işgali ile birlikte iktidara gelen Şiîler intikam dürtüsüyle hareket
etmeye başlamışken işgal güçleri ile müttefik olan Şiî yapılar da ülkeyi İran
güdümündeki bir Şiî devletine dönüştürmek için legal ve illegal girişimlerde
bulundular. İşgal dönemi boyunca yüzlerce
Sünni vakfa el koyan, pek çok Sünni camisini Hüseyniye'ye çeviren ve ülkede tam
bir de-Sünnizasyon politikası yürüten Şiî yapılar, bir yandan orduyu ve devlet
kurumlarını tamamen ele geçirirken diğer yandan büyük katliamlara imza attılar.
Yaşanan ve soykırım derecesine ulaşan vahşetin acı anıları, Sünni
toplumlarda silinmesi çok güç bir Şiî imgesini belleklere kazıdı. İşgal dönemi ve sonrasında bir milyonu aşkın
Sünni; Felluce, Ramadi, Musul ve Tikrit gibi şehirlere düzenlenen geniş çaplı
askeri operasyonlarla katledildi. 3 milyon Sünni ise iç ve dış mülteci oldu.
Şiî lider Nûri el-Mâlikî'nin kontrolünde Sünni mahkûmlara işkenceler yapılan gizli hapishaneler ortaya çıkarıldı. ABD güçleri, Irak’ı terk ettiği süreçte tamamen Şiîlerden oluşan orduya devasa oranlarda silah teslim ettiler. Ebû Garib ve Taci gibi dünya kamuoyunda dehşete neden olan işkencelerle gündeme gelen Irak hapishanelerinde devam eden işkence programları da İran destekli yönetime devredildi. Mâliki döneminde dini fanatizm ile Sünni yoğunluklu şehirler kuşatılıp günlerce boykot ve bombardımanlara maruz bırakıldı. Bu dönemde başta İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) olmak üzere uluslararası kurumların yayınladığı insan hakları raporları; kitlesel katliamlar, hapishanelerde yapılan işkenceler ve yoğun mezhebi baskı gibi binlerce vakayı belgelemiştir.
Mehmed Zahid Aydar
Mîsak Dergisi
Sayı : 410 / Ocak 2025
0 Yorumlar